İran'da Bundan Sonra...

Beklenen oldu ve ABD-İsrail ikilisi İran’a saldırdı, İran da onlara karşılık veriyor. Son saldırıların en çarpıcı sonucu, savaşın ilk saatlerinde Tahran’a düzenlenen füze saldırılarında İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in de öldürülmüş olması. Bu elbette İran'ı belirsiz bir sürecin içine sokmuş görünüyor.  Bu sürecin asıl sorunlarından birisi, Hamaney’in yerine kimin geçeceğinin normal prosedürler içinde belirlenip belirlenemeyeceği. Çünkü savaşta İran lideri Hamaney’in yanısıra birçok üst düzey siyasetçi ve Devrim Muhafızları komutanı da öldürüldü. Geçen yılki 12 gün savaşı sırasında öldürülen Devrim Muhafızı Komutanları ve siyasetçiler de eklendiğinde, ortaya çıkan otorite boşluğunun normal süreçlerin işlemesini sekteye uğratması kaçınılmaz görünüyor. Bunlar şimdilik, savaşın ilk tozu dumanı ortadan kalktıktan sonra kısa sürede yanıtlarını bulabileceğimiz sorunlar gibi görünüyor.

Gelelim ABD-İsrail saldırılarının asıl gerekçelerine. Savaşın gerekçeleri arasında en “ikna edici” olanı, İran’ın ısrarla sürdürdüğü nükleer silahlanma çalışmaları. İran ısrarla nükleer çalışmalarının nükleer silah üretmeyi amaçlamadığını ileri sürüyordu. Hatta ABD-İsrail saldırısında öldürülen İran lideri Ali Hamaney, 2003’te İslam’a aykırı olduğu gerekçesiyle, nükleer silah üretimini ve kullanılmasını yasaklayan bir fetva bile verdi ama bunlar hiç ikna edici değildi.   

Gerçi İran'ın nükleer silah üretme çalışmaları, İslam Devrimi’nden önce, ABD ve İsrail’in sevgili dostu devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi zamanında başlamıştı, ama Şah’ın Fransızlarla birlikte başlattığı nükleer santral kurma çalışmaları o zaman bu ikili tarafından hiç de sorun edilmemişti. Nükleer dışı enerji kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan İran'ın nükleer çalışmalarının sadece barışçıl ve nükleer enerji üretmeye yönelik olduğuna inanmak, Şah zamanında da mümkün değildi, bugün de mümkün değil.

İran’ın nükleer çalışmalarının 2002’de rejim karşıtı Halkın Mücahitleri örgütü eliyle ifşa edilmesinden sonra, bir tarafta İran diğer tarafta ABD liderliğindeki Batı blokunun yanı sıra Çin ve Rusya’nın da bulunduğu taraflar arasında uzun süren bir nükleer müzakere süreci başladı. Bu süreç sonucunda ABD’de Demokrat Barack Obama Başkan, İran’da nispeten reformcu Hasan Ruhani Cumhurbaşkanı iken, Temmuz 2015’te İran ile BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile İran, nükleer çalışmalarında silah üretebilecek türde faaliyetleri sona erdirmeyi ve nükleer tesislerinin tamamını uluslararası denetime açmayı, buna karşılık BM ve ABD de, nükleer çalışmaları nedeniyle İran’a uygulanan ekonomik ve siyasi yaptırımları kaldırmayı kabul etti. Bunun dışındaki ABD yaptırımları ise devam etti. Ancak Trump 2018’de ABD başkanlığını üstlenir üstlenmez anlaşmadan çekildi ve bugüne gelinen süreç başladı. Gerçi Trump zamanında da, hatta son savaş patlak vermeden iki gün önceye kadar, ABD ile İran arasında nükleer müzakereler yürütüldü ama egemen tema İran'ın nükleer çalışmalarını zor yoluyla durdurmaktı. Bilindiği gibi İsrail İran’ın nükleer çalışmalarını yürüten bilim insanlarına yönelik suikastlarla ve İran nükleer tesislerine düzenlediği sabotajlarla bu yolda epey mesafe almıştı. Buna ek olarak ABD ve İsrail artık İran’da rejim değişikliğini de gündeme aldı.

Gerçi, İslam Devrimi ABD'nin Soğuk Savaş sırasında Ortadoğu’daki iki jandarmasından biri olan İran’daki Pehlevi rejimini devirdiğinden beri, İran rejimini değiştirmek ABD ve İsrail’in gündeminden hiç düşmedi. İran İslam rejiminin düşmesini şimdiye kadar engelleyen, büyük oranda, Ortadoğu’da yakın zamana kadar değişmeden kalan Soğuk Savaş mimarisiydi.

Şii Hilali ya da Direniş Ekseni

İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte başlayan Ortadoğu’daki mücadelede, ABD ve Batı’nın sınırsız ve koşulsuz destek verdiği İsrail karşısında konuşlanan Direniş Cephesi ülkeleri, SSCB’nin desteklediği radikal-askeri-laik kliklerin yönettiği Arap rejimlerinden oluşuyordu: Mısır, Irak ve Suriye. İslam Devrimi’nden sonra Direniş Cephesi hattına katılan İran, hep cephe hattını kendi sınırlarının çok ötesinde çizmenin peşinde oldu. Zamanın ruhuna uygun olarak, laik-radikal-askeri direniş cephesi hattının yerini, radikal İslamcı bir hat aldı ve cephenin liderliği, radikal İslamcı Müslüman Kardeşler’in 1980 Ekimi’nde Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ı askeri bir geçit töreni sırasında güpegündüz öldürdüğü Mısır’dan İran'a geçti. İran İslam Devrimi’nin lideri Humeyni’nin uluslararası hedef olarak belirlediği ve “devrim ihracı” diye tanımlanan İslam Devrimi’nin dünyaya yayılması ve İslam'ın bütün dünyaya egemen olması hedefi, bu politikanın ideolojik temeli, çehresi oldu. Bu amaçla, Şii olsun olmasın dünyadaki bütün İslami hareketlerin desteklenmesi genel politikası çerçevesinde, Lübnan’da Hizbullah’ın, Filistin’de İslami Cihat ve Hamas’ın, Yemen’de Husilerin, Irak’ta Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nde örgütlenen radikal İslamcı örgütlerin desteklenmesi, bu politikanın Ortadoğu’da aldığı biçimdi. Ve bu politikanın etkin olduğu hat zaman zaman Şii Hilali, çoğu zaman da Direniş Ekseni olarak tanımlandı. Direniş Ekseni asıl olarak, Büyük Şeytan ABD ve küçük Şeytan İsrail’in saldırılarına karşı İran’ın etrafında bir savunma kalkanı oluşturuyor, İran askeri mücadeleyi sınırlarının ötesinde sürdürüyordu.

SSCB’nin dünya sahnesinden silinmesiyle, uzun süredir başarılı olan bu politika ve Direniş Ekseni zayıflamaya başladı. Irak ve Suriye’de rejim değişiklikleri sonucu ABD yanlısı yönetimlerin oluşmasına ek olarak, son dönemde İsrail’in vurduğu darbelerle Hizbullah ve Hamas’ın felç olması, Direniş Ekseni’nin İran’ın etrafında oluşturduğu savunma kalkanını çökertti. Ve İran İslami rejimi, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar, ABD ve İsrail saldırıları karşısında savunmasız ve bir başına kaldı. Ve bunun İran için ölümcül sonuçları kısa sürede ortaya çıktı. Ve savaşın ateşi İran topraklarına ulaştı. Geçen yıl yaşanan 12 gün savaşı ve bugün yaşananlar bu gelişmelerin sonucudur.

Ya sonra?

Bu sonuçlardan şimdilik en büyüğü İran lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi oldu. İran devlet televizyonu da Hamaney’in öldürüldüğünü doğruladı. Bundan sonra onun yerini kimin alacağı merak konusu. Bu bilinmez ama yazıyı yeni liderin seçim süreci ile ilgili kısa bir notla bitirmekte fayda var.

İran anayasasının ilgili maddelerine göre, İran liderinin ölmesi durumunda, yerine yenisi seçilinceye kadar üç kişilik bir konsey ülkeyi yönetme görevini geçici olarak üstlenir. Bu konseyde cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve İran anayasa mahkemesi niteliğindeki Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin din adamı olan üyelerinden birisi yer alır. Konseyde yer alacak Anayasayı Koruyucular Konseyi üyesini ise Düzenin Yararını Teşhis Heyeti seçer. Konsey üyesi olması öngörülen kişilerden birisi görevi üstlenecek durumda değilse, yerine gelecek kişiyi de yine Düzenin Yararını Teşhis Heyeti seçer. Nitekim, anayasaya göre üç kişilik konseyde yer alması öngörülen Yargı Erki Başkanı Muhsin Ejei’nin de son ABD-İsrail saldırılarında öldüğü ileri sürülüyor.

İran liderinin anayasaya göre, Şii din adamları hiyerarşisi içinde üst düzeyde bir din adamı olması gerekir. Hamaney epeyce yaşlı (86 yaşındaydı) ve uzun süredir hasta olduğu için neredeyse 20 yıldır yerine kimin geleceği konusunda tartışmalar devam ediyordu. Ölmeden önce eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani en kuvvetli adaydı. Kuvvetli aday olarak görülenlerden eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi bir helikopter kazasında, eski Yargı Erki Başkanı Mahmud Şahrudi de uzun bir hastalık onucu ölünce, geriye kuvvetli aday olarak görülen sadece iki kişi kaldı: Hamaney’in oğlu Müçteba Hamaney ve eski Yargı Erki Başkanı, halen Düzenin Yararını Teşhis Heyeti başkanı olan Sadık Laricani.

Hamaneyin oğlu Müçteba’nın Devrim Muhafızları ile güçlü bağlantıları olduğu, Şii ulemanın güçlü merkezi Kum kentinde büyük bir desteğe sahip olduğu belirtiliyor. Ama bir hanedanlığı yıkmış devrimin ürünü olan bir rejimde, liderliğin babadan oğula geçme ihtimali bile hanedanlık ve monarşiye kayma eleştirilerini getirdi. Bu eleştirileri bekleneceği üzere reformcu kanat yüksek sesle dile getirirken, muhafazakâr kanadın etkili milletvekilleri bile bu ihtimale karşı çıktı. Bu nedenle, zaten orta düzey bir din adamı olarak tartışmalı bir yeterliliği olan Müçteba’nın lider seçilme ihtimali, hanedanlık eleştirileri nedeniyle de iyice zayıflamış durumda.

İran siyasetinin en etkili ailelerinden biri olan Laricani ailesinden gelen Sadık Laricani ise, hem dini hiyerarşideki yeri hem de üstlendiği önemli görevlerin oluşturduğu parlak kariyeri nedeniyle daha güçlü bir aday. Halen kendisine Ayetullah diye hitap edilen Sadık Laricani, 2001-2009 yılları arasında Anayasayı Koruyucular Konseyi üyeliği, 2009-2019 arasında on yıl Yargı Erki Başkanlığı yaptı. Sadık Laricani, 2018’den bu yana rejimin önemli kurumlarından birisi olan Düzenin Yararını Teşhis Heyeti başkanlığını sürdürüyor.

Tümüne Hamaney eliyle atandığı bu yüksek görevler nedeniyle Hamaney’e yakınlığı tartışılmaz olan Sadık Laricani’nin şansını artıran bir şey daha oldu. Hamaney’in geçen ay Ulusal Savunma Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani'yi, ülke yönetimini fiilen üstlenecek bir tür vekil tayin ettiği ileri sürüldü. Böyle bir güç üstlenmiş Ali Laricani’nin kardeşi Sadık Laricani’nin İran'ın yeni lideri olma ihtimali yüksek görünüyor.[1]


[1] Anayasa uyarınca, iktidarın sürekliliğini sağlamak için Pazar günü geçici bir konsey kuruldu. ISNA haber ajansının bildirdiğine göre, Ayetullah Alirıza Arafi, yeni seçimler yapılana kadar Hamaney'in görevini yerine getirmekle yükümlü olan liderler konseyinin başına getirildi. Anayasayı Koruyucular Konseyi üyesi olan Alirıza Arafi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Yargı Erki Başkanı Gulamhüseyin Muhsini Ejei ile birlikte görev yapacak.