Post-kolonyalizm, Dünya Dekolonizasyon Forumu ve Sol

Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerindeki sağcı, baskıcı ve yozlaşmış siyasal iktidarların, büyük ölçüde solcular tarafından sol hareketler içinde geliştirilmiş anti-kolonyal (sömürgecilik-karşıtı) teorileri ve sözcük dağarcığını kendi siyasetlerini meşrulaştırmak ve soylulaştırmak için kullanmaları giderek daha fazla dikkat çekiyor ve eleştiriliyor. Nasıl oldu da eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğu zaman anti-kapitalist olan anti-kolonyal perspektifler, sağ tarafından hiyerarşik, oligarşik, medeniyetçi ve otoriter amaçlar için bu kadar kolay suiistimal edilebiliyor? Bu türden sorulara cevap arayan eleştirmenlerin bir kısmı iktidardaki bu sağ hareketleri inceliyor, bir kısmı ise teorinin kendisindeki zaafları, suiistimali kolaylaştıran boşlukları anlamaya çalışıyor. Her şeyin altüst olduğu ve her şeyin daha kötüye gitme ihtimalinin yüksek olduğu ama iyiye gitme ihtimalinin de az olmadığı, dolayısıyla sol ve sağ arasındaki mücadelenin tekrar kızıştığı bu çağda, anti-kolonyalizme ve anti-kolonyal jargona dair teorik tartışmalar da –daha büyük mücadelelerin ve dönüşümlerin bir parçası olarak– giderek daha önemli bir hal alıyor.

Dünya genelindeki bu tartışmanın Türkiye ayağı da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Son aylarda, anti-kolonyalizmin akademide aldığı biçimlerden biri olan post-kolonyal teorinin Türkiye’deki suistimaline dair iki yazı yayımlandı. Kemal Büyükyüksel suiistimalin bazı biçimlerinden ve bizzat post-kolonyal teorinin kendisinde olan bazı boşluklardan bahsederken,[1] Tunahan Yıldız suiistimalin kısa tarihini yazdı.[2] Bu iki yazıya cevaben ise Mücahit Bilici[3] ve Yasin Aktay[4] yazılar yayımladılar ve özetle, bu iki yazarın post-kolonyal teoriyi İslâmcılara layık görmediklerini, bu tutumun arkasında ise Doğululara ve Müslümanlara duyulan (neo)Kemalist, oryantalist ve hatta sınıfsal bir kibir ve tiksinti olduğunu söylediler. Başka bir deyişle, post-kolonyal teorinin suiistimal edildiği düşünülen bazı kavramları ve ikilikleri bizzat Büyükyüksel ve Yıldız’a da yöneltildi.

Anti-kolonyal ruhun içinden doğmuş post-kolonyal/dekolonyal teorilerin sağ tarafından suiistimaline dair hem dünya genelindeki hem de Türkiye’deki bu tartışma bana birçok açıdan ilginç, önemli ve öğretici geliyor. Bunun bir nedeni, uzunca zamandır ilgilendiğim meseleler olduğu için, öznel. Fakat bunun ötesinde, bu kritik zamanlarda teoriye ve dünyaya dair birçok şey söylediğini, örneğin herkesin hayatın her alanında tecrübe ettiği büyük çöküşün bazı sebeplerini ve semptomlarını daha görünür kıldığını ve ayrıca solun kendi üzerine düşünme becerisine bir şeyler katabileceğini düşünüyorum. Bu yazıda önemli ve çarpıcı bulduğum bazı boyutlarına değineceğim. Türkiye’deki tartışmanın kendisinden başlayıp, daha genel teorik ve tarihsel bağlamlara doğru ilerlemeye çalışacağım.

***

Bilici ve Aktay’ın yazıları, Büyükyüksel ve Yıldız’ın düşünsel eğilimlerinin/kaygılarının oryantalistliğini vs. gösterme arzusu taşırken, bence aslında onların ne kadar haklı olduğunu doğruluyorlar. Maddi ve manevi olarak her bakımdan yozlaşmış bir politik hareketin yaklaşık çeyrek asırdır yönettiği, 21. yüzyıla özgü bir dikta rejimini adım adım inşa ettiği, her gün sayısız insana tarifsiz zulümler çektirdiği, yargı başta olmak üzere özerk (yani “meslek onuru”yla) işleyen neredeyse hiçbir kurum bırakmadığı, toplumun büyük çoğunluğunu yoksullaştırdığı, partinin devletleştiği ve devletin partileştiği bir ülkede; post-kolonyal teorinin bazı zaaflarını ve bunun iktidar tarafından nasıl ve ne şekillerde kullanıldığını analiz etmeye çalışan iki eleştirmen, hızlıca oryantalist, Batı-merkezci, Kemalist, kibirli diye yaftalanarak, olağanüstü kibirli bir dille eleştirilebiliyor. Böyle bir dönemde muhalifleri iktidar diliyle eleştirmeyi içine sindiren Bilici, ülkeyi bu hale getiren iktidarın tam merkezinde duran Aktay’ın yazısına olumlu olarak atıfta bulunabiliyor.[5] Nitekim, konuyla doğrudan ilgili olmayan bir sonraki yazısında,[6] dünyada demokrasi devrinin bittiğini, artık askerî olarak güçlü devletlere ihtiyaç duyulduğunu, İsrail’in ancak böyle yenilebileceğini söyleyerek, güçlü bir devlet (“savunma sanayii”, “askerî süper güç”) altında Türk ve Kürtlerin bir arada yaşayabileceğini söylüyor ve iktidarın diktatoryal günahlarını bu bağlam nedeniyle affedebileceğimiz imasında bulunuyor. Bu ülkede anti-kolonyal teoriyi son elli yılda en çok kullanmış Kürtleri bir anda yeni devletin/milletin asli unsuru yapıyor ve anti-kolonyal duyarlılıkların hızlı bir biçimde (örneğin Gazze soykırımı aracılığıyla) devlet aklı haline gelebildiğini muhtemelen istemeden de olsa bizlere bir kez daha gösteriyor.

Elbette, başta değindiğim gibi, bütün bu mesele ve tartışma Türkiye’ye özgü değil; tam aksine, giderek küreselleşen bir fenomen. Bugün anti-kolonyal jargon Macaristan’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan Rusya’ya, Türkiye’den Endonezya’ya kadar çok sayıda ülkede sağ iktidarlarca/hareketlerce suiistimal ediliyor.[7] Örneğin Türkiye’de Müslümanları aşağılamış ve sömürgeleştirmiş olduğu düşünülen grupların (Batıcılar, Kemalist-oryantalist elitler, sosyalistler vb.) muadilleri, başka ülkelerde Hindulara, Katoliklere veya Ortodokslara aynısını yapmış oluyor. O diğer ülkelerin Kemalistleri de, spesifik bağlama göre, liberaller, Müslümanlar, İslâmo-solcular, radikal solcular, küreselleşmeciler veya daha genel olarak kendi yerli kültürlerine yabancılaşmış kişiler ve gruplar oluyor. Örneğin Narendra Modi’nin Hindu milliyetçiliği Hindistan’daki İslâm’ı sömürgeci bir güç olarak, dolayısıyla kendisini de bu sömürgeciliğin izlerini ortadan kaldıracak hareket olarak kodluyor; Macaristan ve Rusya’daki sağ iktidarlar, yaptıkları şeyleri Batı sömürgeciliğine karşı bir direniş olarak sunuyorlar; Endonezya devleti baskıcı ve homofobik yasaları, Hollanda’nın legal alandaki sömürge mirasını sömürgesizleştirmek olarak kavramsallaştırıyor. Bunlar ve benzeri çok sayıdaki örnek, anti-kolonyal söylemin sağ iktidarlarca kullanımına duyulan tiksintiye de küresel bir ölçek kazandırıyor. Bu, Bilici’nin söylediğinin aksine, Müslümanlara (veya başka ülkelerde Hindulara veya Ortodokslara) duyulan bir tiksinti (“dost-Kemalist iğrenti”) değil; baskıcı ve despotik iktidarların her şeyle birlikte özünde sol ve eşitlikçi olan bir teoriyi ve duyarlılığı da yozlaştırmasına duyulan bir tiksinti.

***

Türkiye’deki tartışmanın tam ortasında 11-12 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen World Decolonization Forum (WDF - Dünya Dekolonizasyon Forumu), küresel ölçekteki bu sağ ve entelektüel yozlaşmanın en çarpıcı ve güncel örneklerinden biri oldu. Görünürde bir araştırma enstitüsünün, esasen ise Türkiye’deki siyasal iktidarın düzenlediği bu iddialı ve bol kaynaklı konferansa, dünyanın birçok bölgesinden kendilerine post-kolonyal veya dekolonyal diyen (en azından öyle bilinen) düşünürler ve akademisyenler katıldı. Bu kişiler, kendi ülkesinin üniversitelerini KHK’larla, kayyumlarla, atanmış rektörlerle ve polisle işgal etmiş bir iktidarın düzenlediği bir konferansa katılmakta sakınca görmediler. Bunu nasıl açıklamalı? Elbette kısmen katılımcıların karakter zaaflarıyla ve politik duruşlarıyla, bazı örneklerde “naiflik”leriyle açıklanabilir. Ama kişilerden öte bir sorun da olmalı: Nasıl oldu da büyük ölçüde solcular tarafından, sol duyarlılıklarla ortaya konmuş, bir iktidarı diğer bir iktidarla değil de eşitlikçi toplumsal ve politik yapılarla/ilişkilerle değiştirmeyi amaçlamış anti-kolonyal fikirler, bu ölçüde bir sağ çürümenin parçası olabildiler?

Dekolonizasyon fikri ve siyaseti, sömürgeciliğin başlarına kadar uzansa ve ilk defa gerçek anlamda Haiti Devrimi ile başarı kazansa da asıl olarak 1950’lerle birlikte küresel ölçekte dönüştürücü bir güç haline geldi ve kısa sürede onlarca ülkenin bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlandı. Üçüncü Dünya’nın politik yükselişine eşlik eden entelektüel yükselişi hem sosyal bilimleri hem de sosyalist düşünceyi derinden sarsıp değiştirdi. En eleştirel ve radikal düşüncelere bile sızmış Batı-merkezcilik sorgulandı, bu unsurlar ayıklanmaya çalışıldı. Post-kolonyal teori de bu büyük entelektüel dönüşümün önemli bir ayağı oldu. Edward Said’in oryantalizmin söylemsel soykütüğünü çıkardığı eseriyle birlikte, Batı’nın Doğu’yu temsil etme biçimlerine ve Doğu’nun kültürlerini, zihinlerini, düşünme-bilme biçimlerini sömürgeleştirmesine odaklanılmaya başlandı. Avrupa-merkezciliğin, oryantalizmin ve uygarlık, bilim ve demokrasi ihracı kılığına girmiş emperyalist evrenselciliğin eleştirisi hızla yayıldı. Elbette bütün bunlar sömürgeleştirilmiş dünyadan çıkmış güçlü ve haklı eleştirilerdi. Fakat kültüre, temsile ve zihinsel sömürgeleştirilmeye yapılan vurgu, Batı-dışı dünyada muktedir olan veya muktedir olmaya hevesli olan her grup tarafından her yerde kullanılabilir, demagojiye ardına kadar açık bir jargon da yarattı.

Nitekim hem bu teorik savrulmadan hem de Filistin Kurtuluş Örgütü’ne yansıyan otoriter ve yolsuz eğilimlerden rahatsız olan Said, sömürgeleştirilenlerin direnişine ve post-kolonyal diktatörlüklere/yozlaşmaya eşzamanlı olarak odaklanmış Frantz Fanon’a düşünsel olarak giderek daha çok yaklaştı. Fanon bilindiği gibi Yeryüzünün Lanetlileri’nin ikinci ve üçüncü bölümlerinde, Sahra-altı Afrika’daki gözlemleri üzerinden, bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerde sömürgecinin yerini alan ve sömürgeciler gibi yöneten ve zenginleşen devlet adamlarından ve milli burjuvaziden; bunların devrimi nasıl çaldığından, despotizmi ve yolsuzlukları anti-kolonyal jargonla, milliyetçilikle ve şovenizmle nasıl temize çektiklerinden bahseder. Fakat bütün bu yerli-milli yozlaşma, baskı ve sömürü mekanizmaları görünür oldukça, sömürgeci ülkenin bütün nüfusunu ezenler olarak kodlayan milliyetçi bilincin yerini ekonomik ve toplumsal bir bilinç almaya başlar ya da en azından başlamalıdır.[8] WDF’nin açılış konuşmasını yapan Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak başta olmak üzere[9] neredeyse bütün WDF konuşmacılarının sanki kendilerini destekliyormuş gibi kullandıkları Fanon, bu bilinç geçişini şöyle özetliyordu:

Mücadelenin başında sömürgecinin ilkel Maniciliğini benimsemiş olan halk –siyaha karşı beyaz, Arap’a karşı Kafir– beyazlardan daha beyaz siyahların olabileceğini süreç içinde anlar (...) Bu keşif hoş değildir, acıdır, isyan ettirir. Bir zamanlar her şey öyle basitti ki: kötüler bir yanda, iyiler bir yanda. İlk günlerin romantik, gerçek olmayan netliğinin yerine, bilinci bulandıran bir alacakaranlık yerleşir. İnsanlar haksız sömürünün siyah ya da Arap bir yüzü olabileceğini de keşfeder. İhanet çığlıkları yükselir, ama aslında ihanet ulusal değil toplumsaldır ve halka "Hırsız var!" diye haykırmasını öğretmek gerekir. Akılcılığa giden çetin yürüyüşünde halk, ezen hakkındaki indirgeyici algılayışından da vazgeçmeyi öğrenmek zorundadır.[10]

Sağa kayma esasen son yıllarda dekolonyal teorinin yükselişiyle yaşandı. Günümüzdeki en bilinen temsilcisi olan Walter D. Mignolo, dekolonyal teoriyi Marksizm ve Dünya-Sistemleri Analizi gibi teorilerden Batı’ya olan epistemik bağımlılığımızı devam ettirdikleri iddiasıyla uzaklaştırmaya çalışıyor (post-kolonyal teori sağcı kullanımlara müsait bir kavram ve sözcük dağarcığı ortaya çıkarsa da, tıpkı Said gibi diğer önde gelen post-kolonyal düşünürler de hiçbir zaman Marksizm’i ve sosyalizmi Batı-merkezci fikirler olarak bir kenara itmediler ve post-kolonyal diktatörlükleri meşrulaştırmadılar)[11] ve Çin, Rusya, Türkiye, İran ve Hindistan gibi devletleri, ulus-devlet modeline karşı uygarlık-devleti modelinin yükselişi olarak selamlıyor.[12] İstanbul’daki WDF’nin onur konuklarından biri olması bu nedenle şaşırtıcı veya tesadüf değil. AKP iktidarının İstanbul Perspektifi (enformel olarak “dekolonyal konsensus” da dendi) kararı yayımlattığı konferansta diğer katılımcıların büyük bölümü de Avrupa-merkezcilik ve oryantalizm gibi eleştiri hatları üzerinden devam ederek, “epistemik şiddet”, “çoğulcu epistemolojiler”, “kültürel temsil”, “kanonun dekolonizasyonu”, “tarihyazımının dekolonizasyonu”, “psikiyatrinin dekolonizasyonu”, “tahayyülün dekolonizasyonu”, “medyanın dekolonizasyonu”, “anlatının ve hafızanın dekolonizasyonu”, “futbolun dekolonizasyonu” gibi başlıklar ve konular üzerine konuştu. Ve bilebildiğim kadarıyla,[13] Kürdistan’ın sömürge deneyimi üzerine giderek büyüyen literatürden hiç kimse bahsetmedi ve konuşmacılardan Mireille Fanon (Fanon’un kızı) gibi istisnalar dışında hiçbirisi misafiri oldukları iktidarı gücendirecek konulara girmediler.[14] Başka bir deyişle, aslında söylemeye bile gerek yok, nasıl bir ortamda konuştuklarını ve kimin davetlisi olarak geldiklerini elbette çok iyi biliyorlardı. Batı-merkezciliğin sessizleştirdikleri ve güçsüzleştirdikleri lehine dekolonyal perspektifler geliştirdiklerini iddia edenler, misafiri oldukları devletin ve sağ iktidarın sessizleştirdiklerine, zulmettiklerine ve güçsüzleştirdiklerine dair bir şey söylemediler ve entelektüel suç ortakları oldular.

***

Peki post-kolonyalizme dair bütün bu kamusal tartışmalar ve yozlaşmalar neden özellikle şimdilerde yaşanıyor? Aslında post-kolonyal ve dekolonyal teoriler, Marksistlerce öteden beri odağı sınıftan kültüre kaydırdıkları ve politik hedefleri bulandırdıkları için eleştiriliyorlar. Fakat bu büyük ölçüde sol entelektüeller arasında süregiden akademik bir tartışmaydı. Peki problemi büyüten ve tartışmayı sağı içine alacak ölçüde genişleten ne oldu? Herhalde en temel sebep, özellikle son on-on beş yılda iyice görünür olan bazı büyük jeopolitik değişimler olsa gerek. ABD’nin küresel hegemonyasının ve ABD ve AB’nin temsil ettiği liberal jeokültürün (ideolojik ve kurumsal olarak) çoğu gözlemcinin öngöremediği bir hızda çöküşü, aynı hızda bazı yükselişlere de olanak tanıdı. 2010’lardaki küresel sol dalga hem müesses nizam tarafından hem kendi dağınıklığından/hazırlıksızlığından ötürü büyük ölçüde bertaraf edildikten sonra, boşluk neredeyse her yerde aşırı sağcı hareketler tarafından dolduruldu veya dolduruluyor. İşte bu aşırı sağ iktidarlar, yaptıkları bir sürü bayağı ve baskıcı şeyi kültür emperyalizmine karşı bir sömürgesizleştirme direnişi olarak sunmaya ve meşrulaştırmaya başladılar. Türkiye, Hindistan ve Rusya gibi eski dünya-imparatorluklarının mirasçısı olan devletlerin jeopolitik alanda gözle görünür biçimde güçlenişi ise bu anti-kolonyal veya dekolonyal jargona belli bir temel de kazandırıyor (yine eski bir dünya-imparatorluğu olan Çin devleti ise hem gerçek bir süper güç olduğu için, başka bir deyişle laf kalabalığına ve hamasete daha az ihtiyaç duyduğu için, hem de Marksizm’le ilişkisini bir düzeyde hâlâ sürdürdüğü için bildiğim kadarıyla dekolonyal jargona şimdilik başvurmuyor). Çok-kutuplu bir dünyayı şimdiki duruma kıyasla haklı olarak arzulayan bir sürü insan, özellikle uzaklardan baktıklarında, bu devletlerin yükselişini Batı’nın domine ettiği dünyanın sonunun yaklaşması olarak selamlayabiliyor (ABD, İngiltere ve Almanya’nın aktif desteğiyle gerçekleştirilen Gazze soykırımı bu duyguları daha da güçlendirdi). Özetle, sol kökenli post-kolonyal/dekolonyal teorilerin sağ tarafından soğurularak sağcılaştırılması, içinde yaşadığımız dünyanın altüst oluşunun semptomlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Türkiye post-kolonyal ve dekolonyal teorilerin doğdukları yer değil, fakat bence bu teorilerin sol kritiğinin yapılabileceği bir ülke. Bunun için gerekli olan tarihsel/politik konuma ve entelektüel mirasa sahip. Türkiye entelektüelleri, Türkiye’nin geçmişte ve bugün dünya tarihi içinde tuttuğu ilginç ve çok katmanlı yeri iyi bilen insanlar olarak, bu teorilerin neden ve nasıl bir sağ sapmaya savrulduğunu görebilecek ve ayrıca gösterebilecek bir birikime sahipler. Türkiye, Osmanlı’nın, yani eski bir dünya imparatorluğunun mirasçısı bir ulus-devlet olarak, bir yandan kapitalizm, sömürgecilik, devlet şiddeti, ırkçılık ve milliyetçilik gibi, öte yandan özgürlük ve eşitlik mücadeleleri gibi fenomenlerle şekillenmiş modern tarihin özel bir yerinde duruyor. Bu ülke, birçok yerin aksine, bütünüyle mazlumluktan oluşan değil, aynı zamanda zalimlikten oluşan bir yer. Örneğin, Gazze soykırımı ile ilgili olarak Güney Afrika’nın attığı adımlar bütün dünyada saygı ve hayranlıkla izlenirken Türkiye’ninkilerin neredeyse hiçbir ses getirmemesi, anti-kolonyal söylemin birincisinin ağzına yakışması, ikincisin ağzında ise iğreti ve bayağı durmasıyla ilgili. Sonuç itibariyle Türkiye entelektüel dünyası, Türkiye’nin modern dünyadaki tamamen kendine özgü olmasa da yine de ilginç ve ikircikli konumu nedeniyle, bu ülkedeki sömürgecilik tartışmalarının en az elli yıllık tarihine de yaslanarak, özellikle dekolonyal teorinin jargonlaşan kavram ve tespitlerinin bütün dünyayı ilgilendirebilecek sol bir eleştirisini yapabilir.

Sol ve sağ kategorileri, kapitalizmin çok boyutlu ve muhtemelen nihai krizini yaşadığımız ve buna paralel olarak hegemonik liberal merkezin çöktüğü bu çağda, modern tarihte belki hiç olmadığı kadar önemliler. Solcular, en azından son iki yüzyılda, sadece kapitalist dünya-sisteminin işleyişine dair değil, sistemi yıkmaya çalışan sistem-karşıtlığının sorunlarına, sınırlılıklarına ve yanlışlarına dair de çok şey öğrendiler. Bunlardan bir tanesi, anti-kapitalizmin içinde de despotluğun, milliyetçiliğin, cinsiyetçiliğin ve benzerlerinin barınabileceğidir. Son elli-atmış yılda, kolonyalizmin eleştirisi de sol içinde neredeyse kapitalizmin eleştirisi kadar önemli bir mertebeye ulaştı. Sol, anti-kolonyalizm sayesinde modern tarihte şiddetin, ırkçılığın ve gaspın rolünü daha iyi kavradı. Solun artık bunlar yokmuş veya görece önemsizmiş gibi davranma şansı, eğer küresel olarak inandırıcı olacaksa, yok. Fakat anti-kolonyalizm de (ve akademik ürünü olan post-kolonyal ve dekolonyal teoriler), tıpkı anti-kapitalizm gibi, sağ savrulmalara kapılabilir ve nitekim kapılıyor. Bundan, sağın anti-kolonyal söylemi suiistimal etmesini kastetmiyorum. Bu konuda yapacak bir şey yok. Ama sol kendi sağ savrulmalarından korunabilir. Kapitalizmin bu nihai kriz ânında, küresel otoriterlik ve kleptokrasi çağında, tekno-faşizmin giderek güçlendiği zamanlarda, elbette ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, oryantalizme dair kazanılmış bilinçten taviz vermeden, ama bu bilinçten doğan sıfatları da sürekli yargılayıcı bir silah gibi kullanmadan ve böylece her türlü baskı altında yaşayan sayısız insanı ve giderek büyüyen/yoksullaşan işçi sınıfını daha fazla yabancılaştırmadan düşünebilir ve hareket edebiliriz diye umuyorum.


[1] Kemal Büyükyüksel, “Post-Kolonyal Eleştiri İktidarın Otoriterleşme Projesine Nasıl Eklemlendi?”, Progresif, 2 Mayıs 2026.

[2] Tunahan Yıldız, “Post-Kolonyal Teorinin İslamcı Muhipleri: Kültürel İktidarı Tercüme Etmek”, Birikim Güncel, 20 Mayıs 2026.

[3] Mücahit Bilici, “Postkolonyal Teorinin İslamcıların Elinde Görülmesinin Yol Açtığı Dost-Kemalist İğrenti”, Serbestiyet, 22 Mayıs 2026; Mücahit Bilici, “Batı’nın Batısı Doğu Çıkınca”, Serbestiyet, 24 Mayıs 2026.

[4] Yasin Aktay, “Sömürgesizleşme de Bir Mülk Oldu Ya! Daha Neler Göreceğiz!”, Yeni Şafak, 22 Mayıs 2026; Yasin Aktay, “Siz Sömürgesizleşmek İstediniz de Biz mi Engel Olduk?”, Yeni Şafak, 24 Mayıs 2026; “Batıcı Evrensellik, Kendi Tarihsel Yerelliğini Görünmez Hale Getirerek Çalışır”, Yeni Şafak, 25 Mayıs 2026.

[5] Aktay’a Bilici değindiği için değiniyorum, yoksa böylesine bir iktidarın içinde veya destekçisi olan aydınlar bana göre entelektüel bir tartışmanın parçası olamaz. Nitekim Aktay yazılarında “eleştirelliği biz Müslümanlara neden yakıştıramıyorsunuz!” mealinde şeyler söyleyerek, eleştirelliğe ve entelektüelliğe dair yaşadığı zihin daralmasının boyutlarını gösteriyor. Entelektüellik ve eleştirellik kriterleri gerçekten de kişinin bir ömür boyu sürdürmesi gereken katı ve sert kriterler. Tam da bu nedenle, entelektüel nosyonunun cisimleşmiş hali olarak bilinen Noam Chomsky’nin Jeffrey Epstein ile olan bağlarının ortaya çıkışı sol ve eleştirel çevrelerde büyük bir üzüntü yarattı. Üzüntü, ahlâki bir zayıflığın bütün entelektüel hayata gölge düşüreceğinin bilinmesindendir. Demek istediğim, solcular bu standartları birbirlerinden de beklerler ve belli bir iktidar yapısına yanaşan insanları ciddiye almamaya başlarlar. Ama bu solcuların ahlâkçılığından ziyade, entelektüellik nosyonunun ahlâk ve bağımsızlık ile yakın ilişkisinden dolayı böyle. Aktay’a dönersek, kendisinin ve benzerlerinin artık entelektüel veya eleştirmen olarak ciddiye alınmaması İslâmcı veya Müslüman olmalarıyla ilgili değil, despotik/çürük bir iktidarın parçası olmalarıyla ilgili.

[6] Mücahit Bilici, “Savaş Mevsiminde Demokrasi Bitkisi”, Serbestiyet, 30 Mayıs 2026.

[7] Çok sayıda örnek için bu tartışmada da değinilen şu yazıya bakılabilir: Görkem Altınörs vd., “The Uses and Abuses of the Anti-Colonial in Global Reactionary Politics”, International Political Sociology, 2026.

[8] Bu yazıda ele aldığım bütün bu meseleleri yakınlarda yayımlanan bir kitapta Fanon’dan yola çıkarak daha kapsamlı tartışmaya çalıştım: Barış Ünlü, Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü-Sömürge Devrimcisi (İstanbul: İletişim Yayınları, 2025).

[9] Albayrak’ın konferanstan önce yayımladığı şu yazıya da bakılabilir: Esra Albayrak, “İnsanın Yükü: Yeni Bir Uzlaşı İmkânı”, Anadolu Ajansı, 3 Mayıs 2026, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/insanin-yuku-yeni-bir-uzlasi-imkani/3925368

[10] Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021), s. 126-128.

[11] Bu listeye birçok ülkede Batı’nın kültürel emperyalizmi olduğu iddiasıyla feminizm de ekleniyor. Nitekim feministler arasında, post-kolonyal teorinin kadın özgürleşmesi ve güçlenmesi bağlamında yerli-milli iktidar ve ataerki mekanizmalarını yeterince dikkate almayan ürünleri son yıllarda giderek daha fazla eleştiriliyor.

[12] Örneğin bkz. Walter D. Mignolo, The Politics of Decolonial Investigations (Durham: Duke University Press, 2021).

[13] O sırada yurtdışında olduğum için izleyici olarak katılamadığım konferansa dair bilgileri, konferansın sosyal medya ve Youtube sayfalarında paylaşılan videolardan edindim. Dolayısıyla bilgim bu mecraların sunduklarıyla sınırlı.

[14] Konferansı izleyen bir yazar, Türkiye’nin Kürdistan meselesine sömürgecilik bağlamında değinen Fanon’un salonda yarattığı etkiyi şöyle özetliyor: “O saniyede salondaki havanın nasıl buz kestiğini, o fiziksel donakalışı kelimelerle anlatmak imkânsız.” Tabii ki soru-cevap kısmında Fanon’a tahmin edebileceğimiz bayağılıkta bir soru sorulmuş ve kalabalık tarafından “çılgınca” alkışlanmış. İzlemesek de bağlam bilgimizden dolayı bu gözlemlerin doğruluğundan şüphe etmek mümkün değil. Baştan aşağı kurgulanmış bir entelektüel saygınlık pozları içinde geçen konferansta sadece bir adet muhalif yorumun gelmesi bile bütün o havayı bozmaya yetmiş. Daha fazlası için bkz. Sipan Rênas, “Bana Dokunmayan Dekolonizasyon Bin Yaşasın: Fanon ve Muhafazakâr Münafıklığın Entelektüel Tiyatrosu”, Halka Dergi, 18 Mayıs 2026.