İklim krizinin, ekonomik belirsizliğin ve siyasal güvensizliğin iç içe geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Antroposen yalnızca ekolojik eşiklerin aşılmasıyla tarif edilebilecek bir dönem değil; aynı zamanda temsil kurumlarının aşındığı, karar alma süreçlerinin yurttaşlardan uzaklaştığı ve geleceğe dair ortak tahayyüllerin zayıfladığı bir dönem. Bu koşullar altında insanlar yalnızca çözüm aramıyor; anlam, güvence ve yön duygusu da arıyor. Bazen kurumlarda bulamadıkları bu duyguyu; bazen güçlü liderlerde bazen kahramanlarda ya da sembollerde ve bazen de sadeleştirici anlatılarda arıyorlar.
Siyaset bilimci Aybars Yanık’la, İletişim Yayınları’ndan çıkan Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset kitabı üzerine Antroposen Sohbetler’de yaptığım söyleşi[1], bu arayışın siyasal biçimlerinden biri olan popülizmi yeniden düşünme imkânı verdi. Popülizmi yalnızca seçim dönemlerinin retoriği, liderlerin hitabet yeteneği veya kitlelerin manipülasyona açıklığı üzerinden anlamak eksik kalıyor. Yanık’ın vurgusuyla, popülizmi tek başına açıklayıcı bir neden olarak değil, daha derinde işleyen sorunların görünür hâle geldiği bir semptom olarak ele almak gerekiyor.
Bu yaklaşım önemli çünkü. Yanık’ın özgün tanımlamasıyla; popülizmi çağımızın bütün siyasal sorunlarını açıklayan bir “maymuncuk” hâline getirmek, onu ortaya çıkaran koşulları gözden kaçırma riskini taşıyor. Otoriterleşme, iktisadi eşitsizlik, iklim felaketi, temsil krizleri ve demokratik kurumların aşınması doğrudan popülizmin ürünü değil. Tersine; bu sorunların yarattığı kırılganlıklar, popülist siyasetin tutunabileceği bir zemin oluşturuyor. Popülizm, bu zeminde “Ben sizin yerinize konuşurum”, “Ben sizin yerinize çözerim” ve “Ben sizin sesinizim” diyebilen bir siyasal vaat biçimi olarak güç kazanıyor.
Yanık’ın Birikim’de Barış Özkul’la yaptığı söyleşide altını çizdiği gibi, mesele popülist ya da otoriter liderlerin kişisel özelliklerine de indirgenemez: “Bu tür liderleri kabul edilebilir kılan toplumsal koşulları analitik açıklamanın merkezine koymak gerekir.”[2] Bu vurgu, popülizmi liderlerin karizmasıyla açıklamak yerine, yurttaşların neden temsil kurumlarından uzaklaştığını, hangi kırılganlıklar içinde “birilerinin” kendi yerlerine konuşmasına razı olduğunu sormayı gerektiriyor.
Ekolojik sistemlerde kırılganlık arttığında, küçük bir etki büyük sonuçlar doğurabilir. Elbette siyasal alanı doğa bilimlerinin nedensellik modelleriyle birebir açıklamak mümkün değil. Ancak bu benzetme, günümüz siyasetini kavramak bakımından öğretici nitelikte diye düşünüyorum. Derin iktisadi bunalımlar, uzun süreli siyasal istikrarsızlıklar, otoriterleşme eğilimleri, müştereklere yönelik saldırılar ve dışlama mekanizmaları toplumlarda yoğun bir kırılganlık üretiyor. Mesela iklim krizi, bu kırılganlığın yalnızca çevresel bir boyutu olarak kalmıyor. Geleceğe ilişkin kaygıyı, geçim sıkıntısını, yerinden edilme korkusunu ve siyasal güvensizliği birbirine bağlayan temel bir deneyim alanı haline geliyor.
Burada belirleyici sorulardan biri ise şu olabilir: Yurttaşlar, kendi yaşamlarını doğrudan etkileyen kararların alınmasına ne ölçüde katılabiliyor? Bugün parlamentoların ve temsil kurumlarının biçimsel olarak var olması, onların yurttaşların iradesini gerçekten taşıdığı anlamına geliyor mu? Demokratik mücadelelerin, uzun tarihsel süreçlerde kurduğu bu kurumlar giderek kararların yurttaşlardan uzaklaştığı, siyasal etkide bulunma imkânlarının daraldığı yapılara dönüşebiliyor. Temsil krizi tam da burada beliriyor: İnsanlar yalnızca kendilerini temsil edecek bir parti ya da lider bulmakta zorlanmıyor; karar alma süreçlerine nüfuz edebilecekleri kamusal alanları da kaybediyor.
Bu kayıp, yalnızca siyasal katılımın teknik bir sorunu değil. Yurttaşlık fikrini, cumhuriyet düşüncesini ve çevre siyasetini aynı anda ilgilendiriyor. İklim krizini başat bir toplumsal mesele hâline getirmek isteyenlerin etkili olabilecekleri mecralar yoksa; ekonomik adaletsizliğe itiraz edenlerin kendi sözlerini kolektif biçimde kurabilecekleri alanlar daralıyorsa; eğitim, sağlık, barınma ve ekoloji gibi sorunlar kamusal müzakerenin dışına itiliyorsa, siyaset temsilin boşaldığı bir biçime dönüşüyor. Boşalan bu alana ise “halk adına” konuştuğunu söyleyen liderler, uzmanlar veya kahraman figürler yerleşiyor.
Kahramanlık siyaseti, bu anlamda popülist dinamiğin önemli biçimlerinden biri haline gelmiş durumda. Benim söyleşiden anladığım; kahraman figürü yeni değil, mitolojilerden destanlara, modern popüler kültürden güncel siyasal iletişime kadar uzanan güçlü bir anlatı mirasına sahip. Ancak toplumsal kırılganlıkların derinleştiği dönemlerde bu figür daha büyük bir siyasal işlev kazanıyor. “Sizin yerinize yaparım” vaadi, siyasal alanın daraldığı koşullarda ikna edici hâle geliyor belli ki. Yetki devri bazen çözüm umudu olarak görünüyor; özellikle kriz, bunalım ve belirsizlik zamanlarında yurttaşlar, kendileri adına hareket edeceğini vaat eden kişilere daha fazla yetki vermeye eğilim gösterebiliyor.
Fakat burada bir gerilim de var. Bugünün kahramanları, yarının hayal kırıklığı ya da hain figürü olabilir. Dahası sorun yalnızca liderin iyi ya da kötü olmasından öte. Bir liderin, uzman kadronun veya “liyakatli” yönetici grubun yurttaşlar adına karar vermesi. Bu durum yurttaşların kararların alınma sürecine ortak olmasıyla aynı şey değil. Sorunlarımızın çözümünü bir başkasına havale ettiğimizde; çözüm çoğu zaman bizim dilimizden, dolayısıyla ihtiyaçlarımızdan uzaklaşıyor.
Liyakat tartışmasının neden bu kadar etkili olduğu da burada daha iyi anlaşılabilir. Gündelik hayatta liyakatsiz atamaların ve ehliyetsiz yönetim pratiklerinin yarattığı tahribat karşısında, “bilenler yönetsin” talebi güçlü ve makul görünebilir. Ancak mesele, bilenlerin yönetmesine karşı çıkmak değildir. Asıl mesele, bilgi ile demokratik katılım arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. İnsanların yaşadıkları dünyayı anlamlandırabilecekleri, iktisat, ekoloji, adalet ve siyaset üzerine tartışabilecekleri kamusal zeminler olmadan, liyakat çağrısı kolaylıkla teknokratik bir yetki devrine dönüşebilir.
Bir zamanlar ekonomi, politika veya eleştirel iktisat başlığı altında tartışılan meselelerin yerini, günümüzde çoğu zaman tek yönlü ve tartışılmaz görünen formüller alıyor. “Demokratikleşmezsek sermaye gelmez” türünden önermeler, siyasal ve iktisadi hayatı belirli bir mantığa indirgeme eğiliminde. Oysa temel soru, sermayenin gelip gelmediğinden önce, hangi koşullarda, kimlerin yararına ve ne pahasına geldiği olmalı. Ekonomiyi yalnızca büyüme, yatırım ve finansallaşma diliyle konuştuğumuzda; gelir adaletsizliği, emek, ekolojik yıkım ve müşterekler görünmez hale geliyor.
Bu nedenle popülizm tartışması, liderlerin karizmasından ya da kitlelerin tercihinden çok daha fazlasını içermek zorunda. Popülizmi anlamak, yurttaşların neden sözlerini başkalarına bırakmak zorunda kaldıklarını sormayı gerektiriyor. Siyasal alanın neden daraldığını, temsil kurumlarının nasıl oligarşik hale gelebildiğini ve kamusal tartışmanın neden zayıfladığını konuşmadan popülizmi anlamak mümkün değil.
Yanık’ın kitabının ve bu söyleşinin bende bıraktığı temel düşünce, popüler açıklamalara hemen teslim olmamak gerektiği. Popülizm, demokrasi, liyakat ya da kriz gibi kavramlar, çok farklı olguları tek başına açıklayabilecek sihirli anahtarlar değil. Bu kavramlara serinkanlı ve mesafeli yaklaşmak; onları reddetmek anlamına gelmiyor. , Aksine, altlarında işleyen mekanizmayı; ilişkileri, dışlamaları ve iktidar biçimlerini görmeye çalışma çabasına karşılık geliyor.
Belki de bugün en acil ihtiyacımız, sorunlarımızı bizim adımıza çözeceğini vaat eden bir kahraman aramak değil; bu sorunları birlikte tartışabileceğimiz, karar süreçlerine ortak olabileceğimiz kamusal alanları yeniden kurmak. İklim krizinden ekonomik eşitsizliğe, temsil sorunundan demokratik katılıma kadar bütün bu meseleler; ancak yurttaşların kendilerini ifade edebildiği, kararların oluşumuna nüfuz edebildiği ve ortak bir dünyayı birlikte tahayyül edebildiği bir kamusal hayat içinde başka türlü ele alınabilir.
*Bu yazının akıcılığına Senem Çetinkaya’nın dikkatli okuması ve editoryal emeği katkı sağladı. Ayırdığı zaman ve gösterdiği özen için kendisine teşekkür ederim.
[1] Antroposen Sohbetler'de siyaset bilimci Aybars Yanık'la İletişim Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı "Zalimin Zulmü Varsa - Popüler Kültür ve Siyaset" başlıklı kitabından hareketle popülizm üzerine konuştuk. Kaydı dinlemek için: https://apacikradyo.com.tr/podcast/antroposen-sohbetler/zalimin-zulmu-varsa
[2] Aybars Yanık, “Aybars Yanık ile Söyleşi: ‘Zalimin Zulmü Varsa...’”, söyleşi: Barış Özkul, Birikim. - https://birikimdergisi.com/guncel/12495/aybars-yanik-ile-soylesi-zalimin-zulmu-varsa.





