Korozyon sessiz bir ölümdür. Metali dışarıdan değil, içeriden yer; yüzeyi pürüzsüz bırakırken özü boşaltır. Bir gün dokunursun, elinde tozdan başka bir şey kalmaz. Kıbrıs'ın Kuzeyindeki siyasal yapıya bugün bu gözle bakmak gerekiyor; çünkü Girne açıklarında batan gemi, aslında yıllardır su altında ilerleyen bir çürümenin yüzeye vurduğu andır. Bunu daha önce de söyledik: siyasetin iç dinamiklerinde biriken pas, er ya da geç toplumsal bünyeye sıçrar. Önce sessizce, görünmeden; sonra bir facia olarak, cesetlerle, çadırlarla, isim listeleriyle.
Politik olanda korozyonun ilk belirtisi, kamusal kararın artık kamu yararına değil, iktidarın kendi bekasına göre şekillenmesidir. Denetim mefhumu bir tabela gibi asılı kalır duvarda; içi boşalmıştır işlevi yoktur. Sorumluluk hâlâ bir sözcük olarak ağızlarda dolaşır, ama fiile dönüşmez. Sayılamayan kayıplar, 'adet' diliyle konuşulan ölüler, hastane koridorlarında yankılanan çaresizlik ve suyun altında bir umutla en azından cenazeleri bekleyen aileler; hepsi aynı pasın farklı yüzeylerde açtığı çatlaklardır.
Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine'de, iktidarı elinde tutan sınıfların zamanla nasıl bir dönüşüm geçirdiğine dikkat çeker: salt siyasi bir üstünlük olarak başlayan konum, giderek kendini ahlaki, hatta neredeyse kutsal bir üstünlük olarak sunmaya başlar; iktidar sahibi artık yalnızca yöneten değil, erdemin ve doğrunun da sahibi kesilir (Nietzsche, 2011, s. 23). Kıbrıs’ın Kuzeyinde izlediğimiz de tam olarak budur: iktidar, kendi çürümesini itiraf etmek yerine, kendisini vatanın, milletin, düzenin tek sahibi ilan ederek konuşur. Eleştiri, artık bir kamu denetimi değil, kutsala bir saygısızlık gibi sunulur. Oysa bir iktidarın kendini ne kadar kutsallaştırdığı, aslında ne kadar çürüdüğünün ölçüsüdür.
Üstelik bu çürüme, toplumsal bedende rastgele dolaşmaz. Bir yapı önce en zayıf noktasından çatlar; Yıllarca “ufak tefek” hukuksuzluklara boşvermişliklere göz yumuldu bir noktada rejim kendini öyle kabul ettirdi ama artık bu çatlak yapı içerisindeki kabul edelim ya da etmeyelim en zayıf kesimi vurdu. Üstelik ada tarihinin şimdiye kadar gördüğü en büyük felaketlerden birinde…
Sınıfsal bir Çatlak
Gemide bulunanların büyük bölümü emekçilerdi; hayatını çalışarak, çoğu zaman güvencesiz koşullarda kazanan insanlardı. Bu tesadüf değildi. İlene-Taşucu/Mersin hattı, yıllardır KKTC ile Türkiye arasında çalışmak, okumak, aile ziyareti yapmak zorunda olan hatta adada kaçak konumuna düşmemek için giriş-çıkış yapmaya zorlanan çoğunlukla düşük ve orta gelirli insanların kullandığı bir güzergâh. Bunu reddetmek, meselenin ekonomik boyutunu görmezden gelmek olur. Hava yolculuğu ile deniz yolculuğu arasındaki tercih, herkes açısından aynı ölçüde özgür bir tercih değildir. Gelir düzeyi ve yaşam koşulları, insanların hangi ulaşım biçimine yönelebileceğini doğrudan belirler. Hava yolculuğu daha yüksek maliyetli bir seçenekken, deniz yolu özellikle öğrenciler, emekçiler ve düşük ve orta gelirli insanlar açısından daha erişilebilir bir ulaşım imkânı sunmaktadır. Dolayısıyla burada yalnızca iki farklı ulaşım biçiminden değil, insanların ekonomik koşullarının belirlediği farklı hareketlilik imkânlarından söz ediyoruz.
Bu tercihin arkasında bir alışkanlık değil, doğrudan bir fiyat gerçekliği var: uçak bileti pahalı, deniz yolu ucuz. Nitekim facianın hemen ardından Mersin(Çukurova)-Ercan hattındaki uçak biletlerinin 35 bin TL'ye kadar fırlaması, bu zorunluluğu en çıplak haliyle gösteriyor; kriz anında bile güvenli olan lüks, güvencesiz olan ise mecburiyet haline geliyor. Piyasadaki kan emici ahlak düşüklüğü olan "kurumsallaşmış şirketler" bu pişkinliği cüretkâr bir tavırla sergiliyorlar.
Burada işleyen mekanizma çok yalın ve basit bir piyasa mantığı, insan odaklı değil kar ve rant odaklı: Güvenli ulaşım pahalı, güvencesiz ulaşım ucuzdur; düşük gelirli insan bu ikisi arasında gerçek bir seçim yapamaz. O gemide olmak bir tercih değil, ekonomik konumun dayattığı bir sonuçtu. Facianın öncesinde zaten sınıfsal bir filtre zaten işliyordu sistem zaten bu filtreyi mütemadiyen yenileyip durdu; kim bu güvencesiz taşımacılığa mahkûm, kim değil sorusunun cevabı, kimin hayatının riske girdiğinin de cevabıydı.
Çadırdan Barakaya
Çadır ile prefabrik sınıf arasındaki bağ, yalnızca metaforik değil; ikisi de aynı siyasal kültürün ürünü. Geçici çözüm, bir kez kabul edildiğinde kalıcılaşabiliyor; çünkü geçiciliğe mahkûm edilenler, çoğunlukla siyasi olarak öncelik teşkil etmeyen, sesini yeterince duyuramayan toplumsal kesimlerdir. Buna karşın sendikalar ya da öğretmenler sesini çıkardığı zaman “ayrıştırılanlar, dik başlı, memnuniyetsiz” olanlar yine onlar olur. Bir çocuğun yıllarca prefabrik bir sınıfta eğitim görmesi ile bir ailenin, kaybettiği yakınının haberini bir çadırda beklemesi, aynı kamusal ihmalin farklı yaşam evrelerindeki tezahürleridir. İkisi de devletin "kalıcı ve yeterli olanı" kurmak yerine "idare eder" mantığıyla yönetmeyi tercih ettiğini gösterir. İkisi aynı şeylerdir demiyorum ikisi farklı ama bir o kadar benzer bir damarı paylaşan olgular…
Aslında KKTC'de bu geçicilik yalnızca çadırlarda ve prefabrik sınıflarda değil, hayatın neredeyse bütün alanlarında karşımıza çıkar. Yolların kendisi bunun en görünür örneklerinden biridir. Bozulan yolun yeniden yapılması yerine üzerine bir kat daha asfalt dökülür; açılan çukur kapatılır, birkaç ay sonra yeniden açılır ve yeniden yamalanır. Böylece yol yapılmaz, yol sürekli olarak "idare edilir". Yama, burada yalnızca asfaltın üzerindeki bir görüntü değil, siyasal yönetim biçiminin kendisidir. Sorun çözülmez; sorun bir sonraki seçime, bir sonraki bütçeye, bir sonraki krize kadar ötelenir. Buna rağmen devlet seyrüsefer ücretlerini çeşitli karmaşık hesaplamalar yaparak katlayarak alır.
Aynı mantık altyapıda, kamu binalarında, okullarda, hastanelerde ve şehirlerin planlanmasında da kendisini gösterir. Kalıcı olanı inşa etmek yerine geçici olanın ömrü uzatılır. Bir eksiklik giderilmez, eksikliğin etrafında yaşamayı öğrenmemiz beklenir. Bir bina tamamlanmaz, bir kurum güçlendirilmez, bir sistem kurulmaz; bunun yerine vatandaşın "böyle de olur" demesi beklenir. Zamanla olağanüstü olan olağanlaşır, geçici olan kalıcılaşır ve yetersizlik hayatın doğal bir parçasıymış gibi kabul edilir.
Bu nedenle KKTC'de geçicilik yalnızca teknik bir yönetim sorunu değil, siyasal bir kültürdür. Devletin birçok alanında "nasıl olması gerektiği" değil, "şimdilik nasıl idare edilebileceği" sorusu belirleyici hale gelmiştir. Oysa "şimdilik" sözcüğü bu ülkede çoğu zaman yılların adıdır. Geçici sınıf yıllarca ayakta kalır, geçici yol çözümü yıllarca yamalanır, geçici bina kalıcılaşır, geçici düzenleme kurumlaşır. Yurttaşa sunulan şey çoğu zaman bir kamu hizmetinin kendisi değil, kamu hizmetinin yerine geçen bir telafidir. Bu telafilere örnek vermeye kalkarsak bu yazı sona ermez.
Bunun en çarpıcı tarafı ise bütün bu geçiciliklerin toplumun tamamına eşit dağılmamasıdır. Geçici olan çoğunlukla sıradan yurttaşların hayatına düşer. Çocuğun eğitimine, işçinin çalışma koşullarına, hastanın sağlık hizmetine, ailenin barınmasına, yolcunun güvenliğine ve insanın can güvenliğine. Devletin eksikliği, en ağır biçimde devletin korumasına en fazla ihtiyaç duyanların hayatında görünür hale gelir.
Buna karşılık ülkenin siyasal ve ekonomik elitleri için hayatın "geçiciliği" çoğu zaman aynı anlamı taşımaz. Kartondan yapılmış duvarların, prefabrik sınıfların ve yıllardır yamalanan yolların mimarları; kendi yaşam alanlarında konforun, güvenliğin ve kalıcılığın peşindedir. Halkın "idare eder"e mahkûm edildiği bir düzende, siyasal iktidarın çevresinde büyüyen lümpenleşmiş elitizm, kendisine oldukça kalıcı bir konfor alanı yaratabilmektedir. Bir tarafta yurttaşın hayatına prefabrik duvarlar, yamalı yollar ve geçici çözümler düşerken, diğer tarafta siyasetin nimetlerinden yararlananların hayatında kalıcı ayrıcalıklar yükselmektedir.
Buradaki çelişki tam da budur: Halk için geçicilik, iktidar için kalıcılık üretmektedir.
Bu yüzden mesele yalnızca kötü yol, eski bina, prefabrik sınıf ya da limana kurulan çadır değildir. Bunların hepsi daha büyük bir siyasal anlayışın parçalarıdır. Devlet, yurttaşına kalıcı bir gelecek kurmak yerine bugünü kurtarmaya çalıştığında; siyaset de kamu yararını kurumsal bir sorumluluk olarak değil, günü kurtarma sanatı olarak gördüğünde ortaya çıkan manzara budur. Yolların üzerindeki yamalar, okulların prefabrik duvarları ve liman kenarındaki çadırlar birbirinden bağımsız görüntüler değildir. Hepsi aynı yönetim anlayışının farklı yüzleridir.
Belki de KKTC'nin en büyük korozyonu tam burada başlar: Betonun, demirin ya da asfaltın aşınmasından önce, kamusal sorumluluk fikri ve daha da önemlisi görev duygusu aşınır. Devletin kalıcı olanı yapma iradesi aşındıkça geçici çözümler çoğalır; geçici çözümler çoğaldıkça toplum yetersizliğe alışır ya da alıştırılır. Kıbrıs’ın Kuzeyinde geçicilik toplumsal olanın her yerine sirayet eder. Sonunda yurttaş, hakkı olanı istemek yerine kendisine sunulanla yetinmeye başlar. "İdare eder, işimizi ya işinizi görür” sözü bir çözüm olmaktan çıkar, bir yönetim felsefesine dönüşür.
Oysa bir devletin niteliği, yurttaşına kriz anında kaç çadır kurduğu, kaç çukur kapattığı ya da kaç prefabrik sınıf yerleştirdiğiyle değil; yurttaşını bu geçici çözümlere neden mahkûm ettiğini sorgulama ve bunu değiştirme kapasitesiyle ölçülür. KKTC'nin ihtiyacı olan şey bir sonraki geçici çözüm değil, geçiciliği üreten siyasal düzenin kendisini sorgulamaktır.
Kimin için Yönetiyorlar?
Bütün bu tablo tek bir soruda toplanır: KKTC'de iktidarda olan UBP-YDP-DP hükümeti, kendi siyasi konumunu ve iktidarını sürdürmek dışında gerçekten neye önem veriyor? Mesele burada yaşananların bir kez daha anlatılması değildir. Mesele, bütün bu olayların ardından ortaya çıkan siyasal tutumun kendisidir. Bunun nedeni bir devletin kriz karşısındaki niteliğini yalnızca aldığı teknik önlemler değil, yurttaşının ölümüne, kaybına ve yasına nasıl yaklaştığı da gösterir. Ölümün dahi açık, tutarlı ve şeffaf bir dille ifade edilmediği; kayıpların sayısının, kimliklerinin ve olayın nasıl gerçekleştiğinin sürekli bir belirsizlik alanında tutulduğu bir siyasal ortamda, mesele artık yalnızca yönetimsel bir yetersizlik değildir. Burada aynı zamanda kamusal etik ve hesap verebilirlik kültürünün aşınmasından söz etmek gerekir.
Asıl sorun da tam burada ortaya çıkmaktadır: Ölümün kendisine dahi müphem bir siyasal dille yaklaşan bir iktidarın, geride kalan ailelere güven, açıklık ve teselli sağlayamaması. Yakınını kaybeden bir yurttaş için devletin ilk görevi yalnızca bilgi vermek ya da teknik bir süreci yürütmek değildir; aynı zamanda yurttaşın en kırılgan anında onun yanında olduğunu göstermek, yaşanan kaybı tanımak ve üzerine düşen kurumsal görevi yerine getirmektir. Çadırların önünde bekleyen ailelerin karşısında devletin bütün kurumsal ağırlığıyla görünmemesi, bu nedenle yalnızca bir iletişim sorunu olarak değerlendirilemez. Bu durum, devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin kriz anında ne ölçüde zayıfladığını gösteren siyasal bir göstergedir.
Demokratik siyasal sistemlerde bir felaket yalnızca teknik bir olay olarak değerlendirilmez. Aynı zamanda devletin kurumsal kapasitesini, denetim mekanizmalarını ve siyasal meşruiyetini sınayan bir eşik olarak görülür. Böyle bir eşikten sonra yalnızca “ne oldu?” sorusu değil, “bu nasıl mümkün oldu?”, “hangi mekanizmalar işlemedi?” ve daha önemlisi “bundan sonra ne değişecek?” soruları sorulur. Siyasal hesap verebilirlik, yalnızca mahkemelerin vereceği hukuki kararlara indirgenemez; demokratik meşruiyet, kamuoyu karşısında açıklık göstermeyi ve gerektiğinde siyasi bedel üstlenmeyi de içerir. Tam da bu noktada Andrew Heywood’un tanımı, sorumlu hükümet olgusunu daha net bir biçimde gözler önüne serer: Heywood’un tanımıyla “seçilmiş bir meclise ve onun aracılığıyla halka karşı sorumlu (onlar tarafından hesaba çekilebilir) veya cevap verebilir” (Heywood, 2017, s. 544) bir hükümet niteliği taşımasıdır.
Bu nedenle yaşananları başka ülkelerdeki siyasal pratiklerle karşılaştırırken mesele, mekanik biçimde “başka bir ülkede hükümet kesinlikle değişirdi” demek değildir. Daha önemli olan, benzer ölçekte bir kamusal başarısızlığın demokratik siyasal sistemlerde hükümetin meşruiyetini ve görevde kalma kapasitesini ciddi biçimde sorgulatacak bir sonuç doğurabilmesidir. Bunun sebebi demokratik siyasetin temelinde yalnızca seçim yoluyla iktidara gelmek değil, yurttaşın güvenini koruyabilmek ve kamu adına alınan kararların sonuçlarını üstlenebilmek vardır. Bir facianın ardından siyasal düzeyde hiçbir ciddi değişimin ortaya çıkmaması, denetim ve hesap sorma kanallarının ne ölçüde etkisizleştiğini gösterir.
Korozyon görünmeyen bir süreçtir; ta ki yapı çöküp bir facia olarak karşımıza dikilene kadar. KKTC bugün tam da bu ana tanıklık ediyor: Siyasal alanda yıllarca biriken pas, toplumsal bünyeye, en çok da en kırılgan olanların bedenine ve geleceğine sıçramıştır. Çadırda bekleyen aileler ile prefabrik sınıfta büyüyen çocuklar, aynı çürümenin iki ayrı yarasıdır. Bir tarafta yurttaşın hayatına geçici çözümler, belirsizlik ve güvencesizlik düşerken, diğer tarafta siyasal iktidarın kendisini koruma kapasitesi kalıcılaşmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca bir geminin neden battığı değildir. Mesele, bir devletin yurttaşının hayatını ve ölümünü hangi değerler üzerinden ele aldığıdır. Mesele, ölüm karşısında bile açıklığın yerine müphemliğin, hesap vermenin yerine savunmanın, kamusal yüzleşmenin yerine siyasi hesapların geçip geçmediğidir. Eğer bir toplumda insanların en ağır kayıpları dahi siyasal sistemde gerçek bir değişim yaratmıyorsa, artık yalnızca tek tek olayların değil, o olayları mümkün kılan siyasal düzenin kendisinin sorgulanması gerekir.
Korozyon tam da burada siyasal bir anlam kazanır: Devletin kurumları ayakta duruyor gibi görünürken, onları yurttaş karşısında bağlayan etik ve siyasal ilişkilerin içeriden aşınması. Çadırda bekleyen aileler, prefabrik sınıflar, yamalı yollar ve ertelenen kamusal yatırımlar bu aşınmanın birbirinden kopuk örnekleri değildir. Hepsi, yurttaşa “şimdilik böyle idare edin” diyen bir yönetim anlayışının farklı tezahürleridir.
Korozyon durdurulmadığı sürece, bugün bir gemi faciası olarak karşımıza çıkan şey, yarın başka bir bedende, başka bir isimle yeniden karşımıza çıkacaktır. Asıl soru da artık “bir sonraki facia ne zaman olacak?” değil; bir sonraki faciayı beklemeden bu siyasal düzenin kendisini değiştirecek toplumsal ve kurumsal irade ortaya çıkacak mı? sorusudur.
Kaynakça
Heywood, A. (2017). Siyaset. (B. B. Özipek, B. Seçilmişoğlu, A. Yayla, & H. Y. Başdemir, Çev.) Ankara: Adres Yayınları.
Nietzsche, F. (2011). Ahlakın Soykütüğü Bir Polemtik. (Z. Alagonya, Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınevi.





