“Ahlâksızlığından utanmak: Son basamağında insanın ahlâklılığından utandığı merdivende bir basamak.”[1] Friedrich Nietzsche
Bir gemi battı. Girne açıklarında batan şeyin yalnızca bir gemi olduğunu söylemek, yaşanan felaketin asıl anlamını ıskalamak onu yumuşatmak olur. Denizin ortasında yaşanan bu facia, yalnızca teknik bir arızanın, kötü hava koşullarının ya da talihsiz bir kazanın konusu olarak geçiştirilemez. Denetim, yönetim ve kamu sorumluluğu açısından ciddi soru işaretleri doğuran bir olaydır. İhmalkarlığın en bariz göstergesi ve insan hayatının bu topraklarda nasıl değersiz hale geldiğinin en acı kanıtı. Olayın nasıl olduğu? Kimin neyi nasıl ihmal ettiği? “Öyle oldu… böyle oldu…” Bunların hiçbir anlamı yok. Ortada kaybedilmiş hayatlar, kayıp insanlar ve yakınlarının akıbetini bekleyen aileler ve çocuklar var. Esas mesele KKTC’de insan hayatı neden bu kadar değersiz?
Bu soruyu sormak her zamankinden daha fazla gerekli Kuzey Kıbrıs'ta devletin işleyişine ilişkin yıllardır biriken sorunların ortak bir özelliği var: Kamusal olanın değeri, kişisel ve siyasal çıkarların karşısında sürekli geriliyor. Devlet kurumlarının yurttaşın güvenliğini sağlama kapasitesinin zayıfladığı; kısa vadeli siyasi ve ekonomik çıkarların kamusal güvenliğin önüne geçebildiği bir yönetim anlayışı ortaya çıkıyor. Patronajın, adam kayırmanın KKTC’yi getirdiği nokta da bu.
İşin özü aslında çok basit denetim ve yönetimin rasyonalitesi yerini “sadakate bırakıyor”. Topluma olan sorumluluk siyasal sorumluluların kişisel menfaatlerinin gerisinde kalıyor. Başka bir ifade ile kamusal sorumluluk, siyasi sorumluluklar karıştırılıyor.
Gerçeklik algımızı henüz bütünüyle kaybetmediysek, KKTC siyasetinin kendisine biçtiği anlam üzerine düşünmek gerekiyor. Zira siyaset, giderek kamu adına karar verme ve kamusal yarar üretme faaliyetinden uzaklaşarak, kamu kaynakları, makamları ve imkânları üzerinde tasarruf etmenin bir aracına dönüşüyor. Böyle bir düzende “rantı” yalnızca birilerinin haksız biçimde para kazanması olarak görmek eksik kalır; çünkü burada söz konusu olan yalnızca ekonomik bir çıkar ilişkisi değil, kamusal olanın siyasal ve kişisel çıkarlara tahsis edilmesini mümkün kılan bir yönetme biçimidir.
Rantçı zihniyetin varlığını reddetmek mümkün değil bunu inkâr etmek ise gerçeklik algısı ile dalga geçmek olur. Rantçı zihniyeti salt bireysel hazlardan oluşan eylemler zinciri olarak görmek ise bu durumu hafifletmek olur. KKTC’de rantçı zihniyet ziyadesiyle geniş bir siyasal kültür konumuna gelmiş durumda.
Başka bir ifade ile kamusal kararın ölçüsünün kamu yararı olmaktan çıktığı; kimin tanındığının, kimin hangi ilişkiye sahip olduğunun, hangi şirketin ne kadar güçlü olduğunun, hangi siyasi aktörün ne kadar nüfuz sahibi olduğunun belirleyici hale geldiği bir düzenek. Kısaca böyle bir düzenekte insan hayatı da ister istemez pazarlık konusu haline geliyor ve geldi.
Bu ihmalkârlık kültürünün en çıplak hali, felaketin ardından sahnelenen tabloda görülüyor. Kaç kişinin öldüğünü, kaç kişinin kayıp olduğunu bilmeyen bir başbakan, aslında yalnızca bir bilgi eksikliğini değil, devletin yurttaşını sayma, kayıt altına alma, önemseme kapasitesinin ne denli çürümüş olduğunu gösteriyor. Bir felaketin bilançosunu bilmemek, o felaketi önemsememenin en dolaysız ifadesidir. Çünkü saymak, isim isim, can can hesap vermektir, sayamayan ya da saymayı önemsemeyen bir iktidar, aslında kimin öldüğünün, kimin denizde kaybolduğunun onun için ikincil bir mesele olduğunu itiraf etmiş olur. Daha da vahim olanı, Başbakan Ünal Üstel’in açıklamalarında hayatını kaybedenler ve kayıplar hakkında kullanılan ‘adet’ merkezli dilin, kamuoyunda ciddi bir tepki ve rahatsızlık yaratmasıdır
Bunun üzerine, "gerekirse istifa ederim" cümlesini bir tehdit ya da bir cömertlik jesti gibi kamuoyuna sunabilen Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın konumu geliyor. Sanki istifa, bir siyasetçinin kamuya sunduğu bir lütuf, bir pazarlık kozuymuş gibi. Oysa istifa, sorumluluğun en asgari, en doğal sonucudur; bir tehdit ya da koşul cümlesiyle ortaya atılacak bir şey değil. Bu yaklaşım, kamu sorumluluğunun gerektirdiği hesap verme anlayışından ziyade, siyasi pozisyonun korunmasına odaklanan bir tutum izlenimi yaratmaktadır. İstifanın bir sorumluluk gereği olarak değil, ‘gerekirse’ başvurulacak bir seçenek olarak sunulması, kamuoyunun bu konuda haklı sorular sormasına neden olmaktadır. Ölümlerin, kayıpların üzerinden konuşulan bir istifa şartı, acının siyasi bir manevra malzemesine indirgenmesinden başka bir şey değildir. Yakınları kayıp haberini bekleyen aileler varken, bir bakanın kendi koltuğunu bir pazarlık nesnesi haline getirmesi, kamusal sorumluluk anlayışının ne kadar kişiselleştiğinin ne kadar sığlaştığının kanıtıdır.
Peki kriz anında devlet kiminle yüzleşiyor? Aynı çürümenin bir başka yüzü, hastanelerde yaşanıyor. Zaten kayıplarının, yaralılarının akıbetini öğrenmeye çalışan; korku, belirsizlik ve yasla boğuşan insanları karşılayan sağlık sisteminin, bu acıyı hafifletmek yerine katmerlendirmesi, devletin kriz anlarında bile “insanın” yanında değil, kendi işleyiş bozukluklarının içinde kaybolduğunu gösteriyor.
Bir toplumun kriz karşısındaki refleksleri tavrı o toplumun normal zamanlardaki değerlerinin aynasıdır. Hastanede yaşanan aksaklık, aslında münferit bir yönetim zaafiyeti değil, sistemin bütününe sinmiş kayıtsızlığın kriz anında yüzeye çıkmış hali.
Bu kayıtsızlığın ne kadar yeni ya da tek seferlik olmadığını hatırlamak gerekir. Aynı hükümet döneminde, Ekim 2024'te Lefkoşa Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi'nin yenidoğan yoğun bakım ünitesinde, bebeklerin mamalarına su yerine saf alkol karıştırılmış, 20 günlük bir bebek hayatını kaybetmiş, altı bebek daha entübe edilmişti[2]. O gün de yetkililer aileleri saatlerce bilgilendirmemiş, açıklama ölümden sonra gelmişti. Bugün denizde yaşanan gecikme, o gün hastanede yaşanan gecikmenin bir tekrarından ibaret.
Tüm bunların üzerine, olayın sorumluluğu araştırılan kişi ve şirketlerle siyasal iktidar arasındaki ilişkilerin de açıklığa kavuşturulması gerekiyor. İlgili firmanın ortaklarından birinin iktidar partisiyle, Ulaştırma Bakanı’nın da aynı siyasi yapı içerisindeki konumu, kamuoyunun denetim süreçleri ve olası çıkar çatışmaları hakkında soru sormasını son derece meşru hale getiriyor. Buradaki mesele herhangi bir kişiyi peşinen suçlamak değil; denetleyen ile denetlenen, karar verici ile ekonomik çıkar sahibi arasındaki ilişkilerin ne ölçüde şeffaf ve bağımsız olduğunu sorgulamaktır. Bunun sebei bu ilişkilerin yeterince açık olmadığı bir yönetim düzeninde, “ihmal varsa gereği yapılacak” biçimindeki açıklamalar, somut bir hesap verebilirlik mekanizması ortaya konulmadığı sürece, kamuoyunun kaygılarını gidermeye yetmeyen bir teselli cümlesi olarak kalabilir.
Bu tablo karşısında en çok rahatsız edici olan, acının bile siyasi bir rant alanına dönüştürülebilmesi. Bir tarafta evladını denizde arayan bir anne, bir baba; öte yanda bu acının siyasi pozisyonları güçlendirmek veya rakipleri zayıflatmak amacıyla kullanılabildiği bir siyaset dili. Yas tutan bir toplumun üzerinden siyasi hesap görmeye çalışmak, o toplumun acısına ikinci kez saldırmaktır. Bu, yalnızca ahlaki bir düşüklük değil; aynı zamanda kamusal olanın ne denli boşaltıldığının, siyasetin kamu yararı üretme iddiasından ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Bu rant mantığı yalnızca siyasetin diline değil, piyasanın refleksine de sirayet etti: gemi faciasının hemen ardından Mersin (Çukurova)-Ercan hattındaki uçak biletleri 35 bin TL'ye dayandı[3]. İnsanların böylesi olağanüstü bir durumda yüksek fiyatlarla karşı karşıya bırakılması, ekonomik koşulların kriz anlarında dahi insanların çaresizliği üzerinden işlememesi gerektiği sorusunu gündeme getiriyor. Bir toplum, en çaresiz anını bile birilerinin kâr kalemine çevirebiliyorsa, orada konuşulması gereken tek şey artık arz-talep değil, doğrudan doğruya ahlaktır.
Sonuçta karşımızda duran soru hâlâ aynı: KKTC'de insan hayatı gerçekten ne kadar değerli? Bu sorunun cevabını, söylenen sözlerde değil, sayılamayan kayıplarda, pazarlık konusu edilen istifalarda, katmerleşen acılarda ve iktidarla rant arasındaki o kesintisiz bağda aramak gerekiyor. Ama bunu tek bir hükümetin skandalı olarak okumak, meseleyi küçültmek olur
Bu satırları tek bir olayın öfkesiyle değil, KKTC'nin kurumsal hafızasına biriken bir örüntünün parçası olarak okumak gerekiyor. Zira mesele yalnızca geminin neden battığı değil, bu ülkenin nasıl yönetildiğidir: devletin yurttaşın mı yoksa güçlü olanın mı yanında durduğu, yurtseverlik ya da milliyetçilik insan hayatını koruyan gerçek bir kamusal sorumluluk mu yoksa bir dekor mu olduğudur. İnsanların hayatını kaybettiği bir facianın ardından ihtiyaç duyulan, kahramanlık anlatıları değil hesap verebilirliktir… Sloganlar değil belgeler, gösteriler değil denetim. Devletin gerçek gücü, kendini ne kadar güçlü gösterdiğiyle değil, gerektiğinde sermayeye ve kendi siyasi çıkarlarına rağmen "dur" diyebilme kapasitesiyle ölçülür. Nietzsche’nin sözünü hatırlarsak: Gerçek yozlaşma, ahlaksızlıktan utanmamak değil, gösterdiği o sahte ahlaktan bile utanamayacak kadar nobranlaşmaktır. KKTC siyasetinin bugün bu basamağa tehlikeli biçimde yaklaştığını söylemek, yaşananlar karşısında abartı olmayacaktır.
[1] Nietzsche, F. (2018). İyinin ve Kötünün Ötesinde. (M. Tüzel, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s.81
[2] https://medyascope.tv/2024/10/28/kktcde-yenidogan-bakim-servisinde-skandal-mamalarina-saf-alkol-koyuldu-1-bebek-oldu/
[3] https://www.mhahaber.com/mersin-ercan-ucuslarinda-bilet-fiyatlari-35-bin-tlyi-gordu




