Türkiye’de sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörlerinde ücretli çalışanların sayısı bu yılın haziran ayında 16 milyon 300 bini aştı.[1] Madencilik ve taş ocakçılığının payı bu toplam içinde yaklaşık 140 bin kişi, yani yüzde birin altında kalıyor.[2] Ağustos ayında Ankara’ya yürüyenler ise bu küçük payın içinden yalnızca birkaç yüz madenciydi. Buna rağmen gündemi haftalarca onlar belirledi. Ödemeler ancak onların kararlı bekleyişiyle başladı ve eylemin faturası sendika yöneticilerinin tutuklanması oldu. Sayısal varlık ile yaratılan toplumsal etki arasındaki bu bariz uçurum, başlı başına kuramsal bir çözümlemeyi hak ediyor.
Türkiye’deki madenciler işçi sınıfının nicel çoğunluğunu oluşturmasalar da onun kolektif tahayyülünü temsil ediyorlar. Sokaklarda haykırdıkları gerçekliği, maaşı yatmayan, kıdemi ödenmeyen ve sürekli oyalanan geniş emekçi kesimler bizzat kendi hayatlarından tanıyor. Dahası, Ankara’da tanık olunan sürecin tamamı biçimsel olarak yasal kılıfa sahipti. Ödeme planı dayatmak, sendikacıyı sosyal medya paylaşımlarıyla tutuklamak ve işçisine borç takan işletmecinin ruhsatını korumak mevzuatın sınırları içindeydi. Ancak yaşananlar, bir uygulamanın yasaya uygun düşmesinin onu hakkaniyetli saymaya yetmediğini açıkça kanıtladı.
Olayların başlangıcı nisan ayına uzanıyor. Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik’in Eskişehir Mihalıççık ocağında çalışan yüz elli işçi,[3] ödenmeyen maaşlar, biriken kıdem hakları ve zorunlu ücretsiz izin uygulaması üzerine başkente yürüdü. Bağımsız Maden-İş öncülüğünde il sınırından yola çıkan madencilerin dokuz günlük yürüyüşü, 20 Nisan’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kapısında noktalandı. İşçiler gasp edilen paralarıyla birlikte ocağın yeniden kamuya devredilmesini de talep ediyordu. Yol boyunca Sendika Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu gözaltına alınıp serbest bırakıldı. Bakanlık önüne varan işçiler ise açlık grevine başladılar.[4] Nihayet nisan sonunda İçişleri Bakanlığı’nda yapılan görüşmeler uzlaşmayla bitti ve birikmiş alacaklar, üç bakanlığın garantör sıfatıyla imzaladığı bir ödeme takvimine bağlandı.[5]
Ancak varılan mutabakat takvimi yaz aylarında işletilmedi ve holdinge bağlı diğer işletmelerde de ücret gecikmeleri baş gösterdi.[6] Ağustos ayının ilk yarısında madenciler yeniden Ankara’ya geldiler, fakat bu kez iki farklı sendikal çatı altında ve iki ayrı mekânda konumlandılar. Bağımsız Maden-İş üyesi Doruk Madencilik işçileri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde oturma eylemine başlayarak nöbeti on yedi gün boyunca sürdürdü. Türkiye Maden-İş üyesi olan Doruk ve Eti Gümüş işçileri ise eylemlerini doğrudan holdingin Ankara’daki merkez binası önüne taşıdı. Bakanlık önündeki işçi temsilcileri holding sahibiyle masaya oturdu ve maaşların gün içinde yatırılacağına dair güvence aldı. Ne var ki bu taahhüt yine karşılık bulmadı.[7] Kolluk kuvvetleri önce madencileri gözaltına alıp bıraktı, sonra sendika yöneticilerine yöneldi. 25 Ağustos akşamı sendika heyeti holdingle görüşmeye oturdu, görüşme gece yarısını geçtikten sonra bitti ve alacakların dört eşit parçaya bölünmesi, ilk parçanın hemen, kalanının kırk gün içinde ödenmesi kararlaştırıldı.[8] Sendika ertesi sabah varılan mutabakatı kamuoyuna duyurarak planlanan kitlesel yürüyüşü askıya aldı. Aynı gün savcılık Çakır ve Aksu için tutuklama talep etti ve iki isim sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek halkı kin ve düşmanlığa tahrik iddiasıyla tutuklandı.[9] 27 Ağustos’ta ilk ödeme diliminin hesaplara geçmesiyle Bağımsız Maden-İş üyeleri eylemi oybirliğiyle sonlandırıp memleketlerine döndüler.[10] Buna karşın holding binası önündeki bekleyiş sürdü. Türkiye Maden-İş üyesi madenciler 2016 ile 2023 yılları arasında biriken ve yaklaşık 200 milyon lirayı bulan kıdem tazminatları için şirketin borcu zamana yayan cüzi ödeme teklifini geri çevirerek hak edişlerinin tamamı karşılanana dek alanı terk etmeyeceklerini ilan ettiler.[11] Tutuklama kararlarına karşı üç yüzü aşkın avukatın imzasıyla kapsamlı bir itiraz yapıldı.[12] Aksu 1 Eylül’de Sincan Cezaevi’nde süresiz açlık grevine başladı[13] ve iki sendikacı 4 Eylül günü, on günlük tutukluluğun ardından, adli kontrolle serbest bırakıldı.[14]
Bu kronoloji iki ayrı işçi grubunun zıt tutumlarını aynı anda içeriyor. Yaşananları tekil ve homojen bir kahramanlık anlatısına indirgememek gerekir. Uzlaşma kadar reddetme de aynı sınıf dinamiğinin parçasıdır. Olayın çok boyutlu yapısı, sınıf içi çelişkiler ve güç dengeleri ancak bu karşıt tutumlar birlikte çözümlendiğinde görünür hale gelir. Bağımsız Maden-İş dört parçalı somut planı kabul ederek eylemi sonlandırdı, Türkiye Maden-İş ise ucu açık ödeme dayatmasını reddederek alanda kaldı. Yine de ağustos sonuna gelindiğinde iki grup ortak bir eşikte buluşarak soyut vaatlere itibar etmeyi bıraktı. Bakanlık önündeki kitle, para fiilen hesaba geçmeden sokaktan çekilmedi ve yalnızca ilk dilimi peşin, kalanı ise kırk günle sınırlandırılmış kesin bir takvim karşılığında dağıldı. Holding önündeki işçiler ise şirketin nakit akışına ve keyfiyetine endeksli bir ödeme belirsizliğini baştan reddetti. Klasik borçlar hukuku çerçevesinden bakıldığında her iki tutum da alışılagelmiş piyasa rasyonalitesine aykırı görünmektedir. Zira borçlunun likidite sıkıntısı çektiği hallerde alacağın taksitlendirilmesi, faiz ve hukuki güvenceyle birlikte düşünüldüğünde, alacaklı açısından makul bir seçenektir ve süreç resmi bir ödeme planına bağlanarak tahsilat güvence altına alınmış olur. Oysa madencilerin rasyonalitesi bütünüyle başka bir ölçüye dayanıyordu.
Madencilerin talebini basit bir alacak uyuşmazlığının ötesine geçerek kavramak gerekir. Ödenebilir bir borç ile ifa edilmesi ahlaken ve fiilen zorunlu olan bir borç birbirinden farklı mahiyettedir. Şirket işçilere kendi finansal ödeme kapasitesini gerekçe olarak öne sürerken madenciler borcun ontolojik niteliğine dayanıyordu. Şirketin nakit akışına ve keyfiyetine endekslenmiş bir ödeme dayatması, çoktan harcanmış ve bedeni tüketilmiş bir geçmiş emeği, geleceğe ertelenebilir sıradan bir mali kaleme indirgemekteydi. Tam bu noktada Karl Polanyi’nin hayali meta kavramına başvurmak gerekir. Emek bir meta gibi alınıp satılmakta ancak satılmak üzere üretilmemektedir ve sözde meta emek, onun sahibi olan insanı etkilemeksizin sağa sola taşınamaz, istenildiği gibi kullanılamaz, hatta kullanılmadan bırakılamaz.[15] Ücretin geciktirilmesi emeğin ötelenmesi, emeğin ötelenmesi ise bir insanın o ayki yaşamının askıya alınmasıdır. İşçilerin kabul ettiği uzlaşma ise bu belirsizliği ortadan kaldıracak biçimdeydi. Ödeme miktarları dilimlere ayrıldı, vade kırk günle sınırlandırıldı ve ilk meblağ hesaba geçmeden eylem sonlandırılmadı. Bu tavır, ‘benden emeğimi böylesi bir pazarlık konusu yapmamı istemeye hakkınız yok’ diyen temel bir ahlaki sınırı çizmektedir.
Madencilerin bu ahlaki duruşu, tarihçi E. P. Thompson’ın İngiliz işçi sınıfı ve halk isyanları üzerine geliştirdiği klasik analizi akla getirmektedir. Thompson on sekizinci yüzyıl İngiltere’sindeki ekmek isyanlarını incelerken, salt açlığın kör bir refleksi sayılan eylemlerin ardında derinlikli bir meşruiyet düzeni tespit etmişti.[16] Kıtlık dönemlerinde kasabalı yoksullar fırınlara ve tahıl ambarlarına yürüyordu, ancak yaşananların sıradan bir yağmayla hiçbir bağı bulunmuyordu. Kalabalık una el koyuyor, ekmeği geleneksel adil fiyattan[17] sattırıyor ve elde edilen bedeli fırıncının tezgâhına bırakıyordu. Aç bir insanın refleksi ekmeği kapıp kaçmaktır, parayı tezgâha bırakan insan ise yerleşik bir toplumsal kuralı fiilen uyguladığı bilinciyle hareket eder. Thompson’ın ortaya çıkardığı asıl gerçeklik, insanların iktisadi ilişkilerin normatif sınırlarına dair ortak bir anlayış taşıdığı ve bu sınırlara yönelik bir tecavüzün, yaşanan fiili yoksunluk kadar doğrudan eylemin de temel tetikleyicisi olduğuydu. Üstelik bu kuralların zihinsel zeminini bizzat egemenlerin kendisi inşa etmişti. Adil fiyatın ahlaki çerçevesi yüzyıllar boyunca ekmek narhı uygulamaları,[18] 1630 tarihli Emirnameler Kitabı gibi kraliyet düzenlemeleri ve istifçiliği kürsüden lanetleyen kilise vaazlarıyla işlenmişti. Kalabalık, egemenlerin artık uygulamaktan kaçındığı bu ilkeleri bizzat onlardan öğrendiği dille egemenlere karşı çeviriyordu. Halkın ahlaki ekonomisi adaleti sağlamak için doğrudan eylemi meşru sayarken, egemenlerin paternalist aklı bu eylemselliği asla onaylamıyordu.
Ankara’daki direnişin devletle kurduğu bağ da böylesi somut bir çelişkiye dayanıyor. Çünkü işçilerin ileri sürdüğü talep, bizzat devlet kurumlarının verdiği taahhütlere dayanıyordu. Anayasa yeraltı kaynaklarını devletin hüküm ve tasarrufu altında sayar, işletme hakkını devlete verir ve devlet bu hakkı şirketlere ancak belirli sürelerle devredebilir.[19] Dolayısıyla Mihalıççık’taki kömür yatağı devletin hüküm ve tasarrufu altındaydı ve işletme hakkı devlet tarafından belirli koşul ve sürelerle özel şirkete devredilmişti. Üstelik devlet bu madene dışarıdan bir hakem gibi de yaklaşamazdı. Ocağa 2016’da el konulmuş, işletme TMSF’ye devredilmiş, tam altı yıl boyunca bizzat devlet eliyle işletilmiş ve 2022’de Yıldızlar SSS Holding’e ihale edilmişti.[20] Türkiye Maden-İş’in talep ettiği 200 milyon liralık eski alacakların bir bölümü, bizzat sendikanın açıkladığı üzere, işte o TMSF idaresi altındaki yıllardan kalmaydı.[21] Yani devlet ocağı önce kendisi çalıştırıp işçiye borç bırakmış, ardından ruhsatı maaşları ödemeyen özel bir şirkete devretmişti. İşçiler nisanda ocağın yeniden kamulaştırılmasını istediğinde de muhalefet ağustosta “gücünüz herkese yetiyor da bu holdinge niye yetmiyor” diye sorup şirkete kayyum atanmasını talep ettiğinde de bürokrasi sessiz kaldı.[22] Kendi mülkü olan bir sahada işçisinin hakkını ödemeyen şirketten işletme ruhsatını geri almamak biçimsel hukuka uygundur. İdare elindeki yasal denetim ve yaptırım yetkisini şirkete karşı işletmek yerine, krizi müzakere masalarında eritmeyi seçti. Randevular verildi, görüşmeler yapıldı ve nisan ayındaki protokole üç bakanlık garantör olarak imza attı. Ancak bu garantörlük sürdürülmedi ve bakanlık düzeyindeki resmi taahhütler, patronun karşılıksız vaatleri gibi hükümsüz kaldı. Madenciler ağustosta Ankara kapısına yeniden dayandıklarında, devlete karşı bizzat anayasanın maden maddesini, TMSF’nin bıraktığı borçları ve bakanlıkların çiğnenen resmi protokolünü öne sürüyorlardı.
Süreçteki tek fiili devlet müdahalesi, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek bağımsız sendikanın iki yöneticisine yönelik işletilen ceza soruşturması ve tutuklama oldu. Tutuklama talebi sendikanın uzlaşmayı duyurduğu sabah işleme kondu, ertesi gün başlayan ödemelerle nöbet sona ermesine karşın iki yönetici tahliye edilmedi. Anlaşmanın duyurulmasından işçilerin eve dönüşüne kadar geçen en kritik süreyi kapsayan bu tutukluluk, on gün sonra gelen tahliyeden ve süren davadan bağımsız olarak, sonucundan çok zamanlamasıyla amacına ulaştı. Patronun ücreti ödememesi arabuluculukla yatıştırılacak idari bir pürüz sayılırken, bu gaspın örgütlü biçimde sokakta dile getirilmesi bir kamu düzeni tehdidine dönüştürüldü. Aksu bunu savcılıkta tek bir cümleyle özetlemişti: “Eğer bu suçsa ben bunu seri bir şekilde işledim bugüne kadar.”[23]
Aksu’nun seri sözcüğüyle işaret ettiği süreklilik, devletin tavrını sendikacının şahsından çıkarıp holdingin sektördeki konumunu ve o konumu üreten birikim rejimini sorgulamayı gerektirmektedir. Türkiye’deki eleştirel literatür, madencilik sektörünü öncelikle özelleştirme dalgaları, mülksüzleştirme süreçleri ve ilksel birikimin sürekliliği ekseninde tartışır. Söz konusu kuramsal hat, madenciliği sermayenin kriz aşma arayışlarının merkezine yerleştirirken, koruma altındaki doğal alanların yasal müdahalelerle bu üretime nasıl açıldığını da gözler önüne serer.[24] Böylesi bir analiz şüphesiz zorunludur. Holdingin iki bin üç yüzü aşkın ruhsatı nasıl topladığını, Eti Gümüş’ü nasıl devraldığını ve ücret gecikmelerinin neden münferit bir aksaklık sayılamayacağını bu çerçeve olmadan kavramak mümkün değildir.[25] Üstelik aynı analiz mücadelenin nesnel sınırlarını da çizmektedir.
Ancak bu nesnel zemin, çelişkilerin işçiler tarafından nasıl yaşandığını ve nasıl bir mücadeleye dönüştüğünü tek başına açıklamıyor. Türkiye’de ücret gaspına uğrayan işçilerin bir kısmı hukuki yollara başvururken bir kısmı sessizce bekliyor. Aynı koşullardan farklı pratiklerin doğması, farkın konjonktürde ve örgütlenme deneyiminde aranmasını gerektiriyor. Sınıfı, insanların üretim ilişkilerini deneyimleyerek ortak çıkarlarını ve karşılarındaki tarafı kavradıkları tarihsel bir oluşum olarak tanımlayan Thompson’a göre bu süreç kendiliğinden işlemez, örgütlenme ve mücadele içinde işler.[26] Sınıf nasıl kendiliğinden oluşmuyorsa yasa da öyle işlemez. Mevzuatın emek lehine kendi başına yürürlüğe gireceğini varsaymak dayanaksız bir temennidir. Madencilerin ödenmeyen ücretlerle başlayan itirazı hızla örgütlü bir eyleme evrildi. Çatışmayı netleştiren asıl gelişme ise arabulucu sıfatıyla masada oturan devletin, şirkete yönelik yaptırım yetkilerini devreye sokmaması oldu.
Nicos Poulantzas’a göre kapitalist devlet egemen sınıfların politik çıkarlarını temsil eder ve bu nedenle, egemenlik altındaki sınıfların ekonomik çıkarları için, egemen sınıfların kısa erimli çıkarlarıyla çelişebilen bir güvence verebilir. Bu güvence devlete egemenlik altındaki sınıfların mücadelesiyle dayatılmakta, ancak o sınıfların politik örgütsüzlüğünü hedeflemekte, egemen sınıfların politik iktidarına ve devlet aygıtına dokunulmaması koşuluyla işlemektedir.[27] Nisan garantörlüğü bu tanıma harfi harfine uymaktadır. Üç bakanlığın imzası dokuz günlük yürüyüşün ve açlık grevinin devlete dayattığı bir güvenceydi; holdingin kısa erimli çıkarına aykırıydı ve işçileri bakanlığın önünden kaldırıp evlerine göndererek fiilen örgütsüzleştirdi. İşçiler nisanda madenin kamulaştırılmasını istediklerinde, yani devletin mülkü olan kömürün kimin elinde işletileceğini tartışmaya açtıklarında devlet aygıtına dokunmuş oldular ve talep hiçbir karşılık bulmadı. Ağustosta ödeme takviminin işlememesi ve işçilerin yeniden örgütlenerek aynı kapıya dönmesi güvenceyi geçersiz kıldı, holdingin siyasal ağırlığı bakanlık imzasından ağır bastı ve güvencenin yerini zor aldı.[28] Devletin aynı gün içinde başdanışman diliyle işçi haklarını korumaya çağırıp savcılık eliyle tutuklama istemesi tutarsızlık gibi görünebilir.[29] Oysa Poulantzas devleti sınıflar arasındaki güç ilişkisinin maddi yoğunlaşması olarak tanımlarken devletin bu iki ayrı sesle konuşmasını kastetmektedir.[30] Sınıflar arasındaki güç dengesi devletin gövdesine eşitsiz biçimde kazınmakta ve her aygıt o dengenin bir başka yüzünü konuşmaktadır. Poulantzas’ın otoriter devletçilik adını verdiği biçimde bu eşitsizlik belirli bir yöne yerleşmektedir. Yürütme, yasama ve partiler karşısında güçlenmekte, idare siyasallaşmakta ve baskı aygıtı olağan bir yönetim aracına dönüşmektedir. Ankara’da arabuluculuğu üstlenen bakanlık ile sendika yöneticilerinin tutuklanmasını isteyen savcılık aynı devlet mekanizmasının parçalarıydı ancak belirleyici olan ceza aygıtı oldu.
Olay boyunca çatışan taraflar, aynı güç ilişkisini birbirine zıt meşruiyet zeminleri üzerinden üretmektedir. İşçinin hak, söz, alın teri ve emeğin karşılığı üzerinden kurduğu ahlaki çerçeve, sınıf konumunun somut ve deneyimlenen haline dayanmaktadır. Buna karşılık sermaye, kendi tikel çıkarını sözleşme gerekleri, nakit akışı ve işletme rasyoneli gibi kavramlarla genel bir ekonomik zorunluluk kılıfında sunmaktadır. Devlet aygıtı ise başlangıçtaki bürokratik uzlaşma ve takvim söyleminden uzaklaşarak meseleyi kamu düzeni, suç ve tahrik sınırlarına çekmektedir. Böylece şirketin makul bir çözüm olarak gördüğü taksitlendirme işçi tarafında açık bir hakarete dönüşürken, devletin idari bir gecikme saydığı hak kaybı, sokakta dile getirildiği anda bir asayiş tehdidi olarak kodlanmaktadır. Nasıl ki on sekizinci yüzyılda ekmeğin adil fiyatı üzerinden bir hat çizildiyse, bugün Ankara sokaklarında da ücretin ertelenemez bir hak, verilen sözün ise bağlayıcı bir toplumsal mutabakat olduğu savunulmaktadır. Sömürünün sürekliliği kendiliğinden bir direniş doğurmaz. İtiraz ancak adaletsizliğin tahammül sınırını aştığı ve kaybın artık meşru görülemediği özgül tarihsel anlarda açığa çıkar. Bu nedenle sendika yöneticilerinin tutuklanmasını yalnızca doğrudan sınıfa yönelik bir baskı olarak kavramak eksik kalacaktır. Sınıf ilişkisini sermaye ile emek arasındaki ikiliğe indirgemek, bu gerilimin bizzat devlet dolayımıyla ve ahlaki bir adalet çatışması içinde yaşandığını görünmez kılmaktadır. Direnişin kurucu gücü, tarafların benimsediği meşruiyet söylemleri arasındaki derin ayrışmayı ve uzlaşmazlığı bütünüyle görünür kılmasıdır.
Devletin dilindeki bu dönüşümün, mevcut iktidar dönemlerini aşan köklü bir tarihsel arka planı bulunmaktadır. Aziz Çelik’in ortaya koyduğu üzere, milli güvenlik gerekçesiyle grev erteleme uygulaması 1960’lardan bu yana istisnai bir tedbir olmaktan çıkarak olağan bir idari denetim mekanizmasına dönüşmüştür.[31] Ankara’da ise ertelemenin yerini doğrudan tutuklama pratiği almıştır. Araç değişse de eylemi kodlama biçimi sürekliliğini korumaktadır; sendikal hak arayışı dün milli güvenlik, bugün ise kamu düzeni ve tahrik suçlamalarıyla yaftalanmaktadır. 1991 Zonguldak yürüyüşünün Körfez Savaşı gerekçesiyle durdurulması ile 2014 sonrasında metal ve cam işkollarındaki grev yasakları aynı çizginin halkalarıdır.[32] Bu süreklilik içinde zor aygıtları daha da yoğunlaşmıştır. Gramsci’nin hegemonya formülündeki zor ile tahkim edilmiş rıza dengesi, Ankara’da eşzamanlı işletilmiş, zor rutinleştikçe bürokratik uzlaşma söyleminin altı boşalmıştır. Aksu cezaevinden yazdığı mektupta bu tabloyu doğrulayarak sendikanın asli hasmının patron örgütleri, devlet ve siyasal iktidar olduğunu belirtmekte, grev yasaklarının işveren çevrelerine sunulan bir övünç vesilesine dönüştüğünü vurgulamaktadır.[33]
Ahlaki ekonomi kavramı kalabalığa peşin bir erdem atfetmez. Türkiye’de kavramın tersine işlediği bir örnek 2014’te yaşanmıştır. Soma’da 301 madencinin öldüğü katliamdan birkaç ay sonra Aksu, iki arkadaşıyla birlikte ölen bir madencinin evine taziyeye gitmiş ve taziye evinin önünde yüzlerce kişilik bir kalabalığın saldırısına uğramıştır. Dönemin haberleri ve açıklamaları kalabalığı şirket çevreleriyle ilişkilendirmekte ve saldıranlar arasında madencilerin de bulunduğunu aktarmaktadır. Aksu saldırıdan belinde ve yüzünde kırıklarla çıkmış ve üç ay hastanede yatmıştır.[34] Şirket kasabasının da kendi ahlaki ekonomisi vardır ve o ekonomi bağımlılık üzerine kuruludur. Patron iş verir, ekmek verir, cenazeye gelir, düğünde kefil olur ve karşılığında sadakat bekler. O düzenin içinden bakıldığında örgütçü, ekmeğe kasteden bir yabancıdır. Adalet duygusu her zaman emeğin lehine akmamaktadır. Hangi kuralın meşru sayılacağı, üzerinde mücadele edilen bir meseledir ve o mücadelenin sonucu her seferinde yeniden belirlenmektedir.
Soma’da sendika görevlisini darbeden madenciler ile on iki yıl sonra Ankara’da sokakta direnenler aynı sektörün işçileridir. İki tutum arasındaki fark, aradan geçen yıllardaki fiili mücadelelerin ve bu mücadelelerin içinden çıkan örgütlenme biçiminin ürünüdür. Ankara’daki iki sendika arasındaki temel ayrım da aynı deneyime dayanır. Türkiye Maden-İş konfederasyon çatısı altında, yetkili ve kurumsal bir sendikadır. Bağımsız Maden-İş ise küçük, tabana yaslanan ve konfederasyon dışı bir örgüttür. Bu sendika, on iki yıldır Soma’nın tazminat direnişlerinden Ermenek yürüyüşlerine uzanan hat üzerinde, işçi komitelerini, yürüyüşü ve açlık grevini bir mücadele repertuarı olarak biriktirmiştir. Kararlar işçi komitelerinde ve bakanlık önündeki toplantılarda alınmakta olup, direnişi bitiren oylama da bu yolla yapılmıştır. Aksu’nun örgütçülüğü işçiye ne isteyeceğini söylemek yerine işçinin zaten bildiği talebin arkasında durmak üzerine kuruludur. Talebi işçi belirlemekte, sendika onu taşımaktadır. Madencilerin başkent yürüyüşü tarihsel olarak yeni değildir; nitekim 1990-91 Zonguldak grevinde taban komiteleriyle örgütlenen on binler, sendikal önderlikle Ankara kapılarına kadar dayanmıştı. Ancak bu yürüyüşün ardından sendika tabanla bağını koparıp merkeze eklemlenmiş, ocaklar bütünüyle özelleştirilmese de işçilerin taleplerini bürokrasiye taşıma kanalları fiilen tasfiye edilmiştir.
Madencilerin Ankara’ya taşıdığı itiraz, ödenmeyen ücret ve tazminat kalemlerinin tahsilinden ibaret bir alacak talebini aşarak doğrudan bir haklılık mücadelesine dönüşmektedir. Karşılarındaki her mekanizma mevcut mevzuata uygundur. Şirketin borcunu taksitlendirmesi, grevlerin yasaklanması, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklama yapılması ve işçisine borcunu ödemeyen şirketin maden ruhsatına dokunulmaması yasaldır. Dolayısıyla bu eylem birkaç yüz madencinin özgül durumunu temsil etmekle kalmaz, kuralların sermaye lehine işletildiği, bedelin ise sürekli emeğe yüklendiği genel bir çalışma rejimini açığa çıkarır. Madencilerin sokaklarda ısrarla sorduğu soru da yalındır: Bir düzen, sırf yasalara uygun olduğu gerekçesiyle nereye kadar meşru kabul edilebilir?
[1] https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57955
[2] https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57955 Haziran 2024’te madencilik ve taş ocakçılığında ücretli çalışan sayısı 141.462 kişiydi. Alt sektörün 2026 verisi için bkz. https://madencilikturkiye.com/madencilik-sektoru-ucretli-calisan-sayisi-haziran-ayinda-azaldi/
[3] İşçi sayısı için Çakır’ın sözü: “Biz 150 işçiyiz ama 86 milyonun yanımızda olduğunu gördük” bkz. https://ankahaber.net/haber/detay/doruk_madencilik_iscileri_anlasmaya_vardi_aclik_grevi_sona_erdi_bagimsiz_madenis_genel_baskani_cakir_biz_150_isciyiz_ama_86_milyonun_yanimizda_oldugunu_gorduk_308017 Ocağın ve holdingin geçmişi için bkz. https://medyascope.tv/2026/04/28/iscilerin-haklarini-vermeyen-yildizlar-holding-hakkinda-ne-biliyoruz/ Medyascope, 28 Nisan 2026. Ocak 2010’da Naksan Holding’e bağlı Adularya Enerji tarafından kurulmuş, 15 Temmuz sonrasında kayyum atanan holdingle birlikte TMSF’ye geçmiş ve 2022’deki ihaleyle Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik’e satılmıştır.
[4] https://bianet.org/haber/doruk-madencilik-iscileri-ankarada-aclik-grevine-basladi-318923 Haber, talepler arasında madenin kamulaştırılmasını da sayıyor.
[5] https://ankahaber.net/haber/detay/doruk_madencilik_iscileri_anlasmaya_vardi_aclik_grevi_sona_erdi_bagimsiz_madenis_genel_baskani_cakir_biz_150_isciyiz_ama_86_milyonun_yanimizda_oldugunu_gorduk_308017
[6] Yaz aylarındaki tablo için bkz. https://sendika.org/2026/07/yildizlar-sss-holding-her-yeri-hak-gaspi-her-yeri-direnis-751317
[7] https://gazeteoksijen.com/turkiye/madenciler-yildizlar-sss-holdingin-sahibi-ile-gorustu-iscilerin-maaslari-bugun-odenecek-285806
[8] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/bagimsiz-maden-is-iscileri-holdingle-anlasmaya-vardi-turkiye-maden-is-madencileri-direnisi-surduruyor-2532980 Görüşmenin saatleri ve tutuklama talebiyle aynı güne denk gelişi için bkz. https://bianet.org/haber/bagimsiz-maden-is-sendikasi-yoneticileri-cakir-ve-aksu-hak-arama-sucu-ndan-tutuklandi-322851
[9] https://www.birgun.net/haber/gokay-cakir-ve-basaran-aksu-tutuklandi-731318
[10] https://www.birgun.net/haber/zafer-direnen-emekcinin-oldu-madencilerin-eylemi-sonlandirildi-731467 Ayrıca bkz. https://bianet.org/haber/madencilerin-direnisi-17-gunde-ilk-kazanimla-sona-erdi-ilk-odeme-geldi-322886
[11] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ankara-da-madencilerin-direnisi-suruyor-isciler-taksit-secenegini-kabul-etmiyor-2533254 Sendika sözcüsü 2016-2023 arasında biriken ve bir bölümü TMSF döneminden kalan alacaklardan, kıdem tazminatını alamayan yaklaşık 250, kıdem farkını alamayan 400 ve ihbar parasını alamayan 100 işçiden ve toplam 200 milyon liralık alacaktan söz ediyor.
[12] https://www.birgun.net/haber/300-den-fazla-avukat-imzaladi-sendikacilarin-tutukluluguna-itiraz-edildi-732335
[13] https://medyascope.tv/2026/09/01/basaran-aksu-suresiz-aclik-grevine-basladi/
[14] https://artigercek.com/emek/basaran-aksu-ve-gokay-cakir-tahliye-edildi-350155h Adli kontrol şartı için bkz. https://www.nefes.com.tr/gokay-cakir-ve-basaran-aksu-serbest-birakildi-146014
[15] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, çev. Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 9. baskı, 2010, s. 119-120.
[16] E. P. Thompson, “18. Yüzyılda İngiliz Halkının Ahlaki Ekonomisi”, Avam ve Görenek: İngiltere’de Geleneksel Popüler Kültür Üzerine Araştırmalar içinde, çev. Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, 2006, s. 225-308. Kalabalığın hasılatı mal sahiplerine bırakması için s. 270-271, 1630 tarihli Emirnameler Kitabı ve kilise vaazları için s. 300.
[17] Modern piyasa ekonomisinde bir malın fiyatı kıtlığa, spekülasyona veya serbest rekabete göre yükselip alçalabilir. Geleneksel adil fiyat anlayışında ise temel bir gıda maddesinin (örneğin ekmeğin veya unun) kıtlık anında fahiş fiyata satılması gayrimeşru, ahlaksız ve toplumsal sözleşmeye aykırı sayılır.
[18] Metinde ekmek narhı olarak karşılanan uygulama, İngiliz hukuk ve iktisat tarihindeki Assize of Bread and Ale (Ekmek ve Bira Nizamı) geleneğine karşılık gelmektedir. Bu düzenleme ekmek ve un fiyatları ile gramajını, tahılın maliyetine oranlayarak yerel yönetimler eliyle resmi bir tavan fiyata bağlamaktaydı. Thompson’ın çözümlemesinde narh, halkın gıdayı kamusal denetime tabi bir hak alanı olarak görmesinin kurumsal zeminini temsil eder.
[19] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, madde 168, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.2709.pdf
[20] https://medyascope.tv/2026/04/28/iscilerin-haklarini-vermeyen-yildizlar-holding-hakkinda-ne-biliyoruz/
[21] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ankara-da-madencilerin-direnisi-suruyor-isciler-taksit-secenegini-kabul-etmiyor-2533254
[22] https://medyascope.tv/2026/08/25/ozgur-ozelden-yildizlar-sss-holdinge-kayyum-cagrisi/
[23] https://medyascope.tv/2026/08/27/tutuklanan-basaran-aksu-ve-gokay-cakirin-ifadeleri/
[24] https://umutsen.org/index.php/2025/03/madenler-limanlar-enerji-emperyalizm-ve-mulksuzlestirme-yoluyla-birikim-kansu-yildirim/
[25] https://bianet.org/yazi/yildizlar-sss-holding-gucunu-nereden-aliyor-319115
[26] E. P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev. Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, 2012, Önsöz.
[27] Nicos Poulantzas, Kapitalist Devlette Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, çev. Şule Ünsaldı, Epos Yayınları, 2003, s. 219-221.
[28] Holdingin siyasal bağlantıları için bkz. https://bianet.org/yazi/yildizlar-sss-holding-gucunu-nereden-aliyor-319115
[29] Başdanışmanın çağrısı ile tutuklamaların aynı güne denk gelişi için bkz. https://www.diken.com.tr/bagimsiz-maden-is-genel-baskani-gokay-cakir-ve-basaran-aksu-tutuklandi/
[30] Nicos Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, çev. Turhan Ilgaz, Epos Yayınları, 2006.
[31] Aziz Çelik, “Milli Güvenlik Gerekçeli Grev Ertelemeleri”, Çalışma ve Toplum, 2008/3, sayı 18, s. 87-135, https://www.calismatoplum.org/makale/milli-guvenlik-gerekceli-grev-ertelemeleri Yazının kısa versiyonu için bkz. https://birikimdergisi.com/guncel/691/milli-guvenlik-gerekceli-grev-ertelemeleri
[32] 2014 Şişecam, 2015 Birleşik Metal-İş, 2017 EMİS ve Şişecam ertelemelerinin dökümü için bkz. https://bianet.org/haber/erdogan-iktidara-geldiginden-beri-21-kez-grev-yasakladi-302731
[33] Başaran Aksu, “Halk Neden Yoksul?”, https://bagimsizmaden.org/2026/09/02/halk-neden-yoksul/
[34] https://kisadalga.net/haber/ozel-haber/iscilerin-zaferinin-ode-gelen-adi-basaran-aksu-kimdir-137572 Dönemin açıklaması için bkz. https://www.hdp.org.tr/tr/somada-is-cinayetleri-ve-sendikacilara-yonelik-saldirilar-devam-ediyor/5025/





