1800’lerin ortasında, gecesi gündüzü dumana boyanmış, gökyüzünden kurum yağan Coketown kentinde sıradan bir gün. Fabrikalar dizi dizi sıralanmış, tuğla kaplı evler birbirinin tıpatıpı, nehirden zehir akıyor. Çoğunluk için bu duman bitmek bilmeyen emeğin ve sefaletin, bir avuç elit içinse zenginleşmenin, sömürünün ve birikimin sembolü.
Dickens bu eşitsizlik manzarasını herhangi bir fabrikanın kapısında değil, bir okulun dersliğinde açar. Çünkü romanın kilit noktası yalnızca emeğin nasıl sömürüldüğü ve sanayi toplumunun yarattığı eşitsizlikleri anlama çabası değildir. Dickens, bu eşitsizlikleri mümkün kılan aklın, değerlerin ve insan tasavvurunun nasıl kurulduğunu sorgular. Başka bir deyişle, ekonomik yeniden üretimin ötesinde sosyal düzenin yeniden üretimine odaklanır.
Yaşıtları gibi çocuk işçi olmak yerine okula gidebilen şanslı çocuklar yöneticilerin ve eğitimcilerin gözünde boş kaplar gibidir ve içleri tek bir maddeyle doldurulmalıdır: Gerçekler. Gerçekler. Gerçekler. Bu durumda, hayal gücü çocuklardan sökülüp atılması gereken zaruri bir müdahaleyken, sadece ölçülebilir ve mekanik gerçeklik anlayışı bu küçük, boş kaplara doldurulmalıdır. Kitabın ilk sayfasında kentin burjuvalarından Mr. Gradgrind okul ziyareti sırasında “bu çocuklara sadece Gerçekleri öğretin” diye buyurur. (s. 39). Dickens'ın özgün metinde sürekli büyük harfle yazdığı Facts, yalnızca olguları değil, sorgulanamaz bir hakikat anlayışını temsil eder. Bu nedenle romanın çevirmeni Barış Özkul'un sözcüğü Türkçede de “Gerçekler” biçiminde büyük harfle karşılaması yerinde bir tercihtir, çünkü burada söz konusu olan tek tek gerçekler değil, kendisini mutlaklaştırmış bir düşünme rejimidir.
Bu ziyaret sırasında öğrenciler gerçeklik imtihanından geçirilirler. Sınıfa yeni gelen Sissy adlı kıza üzerinde çiçek desenli bir halı kullanıp kullanmayacağı sorulur. Çiçekleri çok sevdiği için çiçekli halı kullanabileceğini söyleyen Sissy’yi yeni bir soru bekler:
“Madem çiçekleri seviyorsun, nasıl olur da onların üstüne masa, sandalye konulmasına, insanların onları ayakkabılarıyla çiğnemesine razı olursun?”
“Onlara bir şey olmaz efendim. Ezilip solmazlar efendim. Onlar güzel şeylerin resimleridir ve benim hayalimde…”
“İşte! İşte! İşte!” diye bağırdı adam, aradığı cevabı nihayet bulduğu için sevinçle. “Sakın hayal etme! Mesele bu! Hayal etmeyeceksin.”
Kitabın ilk sayfalarında karşımıza çıkan bu sahne ilk bakışta fazlasıyla karikatürize, fazlasıyla absürt görünebilir. Ne var ki Dickens'ın amacı dönemin sınıflarında yaşananları birebir aktarmaktan çok, yükselen eğitim anlayışını ve onun dayandığı zihniyeti görünür kılmaktır. İnsanı ölçülebilir olgulara indirgemeye çalışan bir çağda çiçek desenli bir halının bile hayal gücünü çağrıştırdığı için tehlikeli görülmesi pedagojik bir ayrıntıdan fazlasıdır. Dickens, hayal gücü ve duygusallığın tembellik ve işlevsizliği beslediğini savunan faydacı düşüncenin hesaplanabilirlik ve disiplin etrafında kurduğu toplumsal yapılanmayı irdeler. Roman ilerledikçe bu zihniyetin yalnızca okul sıralarıyla sınırlı olmadığı anlaşılır. Dickens için faydacılık bir eğitim modeli olmanın ötesinde, toplumsal ilişkilerin tamamını belirleyen bir ahlak anlayışına dönüşmüştür. Romanın ilerleyen sayfalarında bunu şu çarpıcı sözlerle özetler:
Hiç kimse, hiçbir koşulda, hiç kimseye karşılıksız bir şey vermemeli, bedelsiz yardımda bulunmamalıydı. Minnet duygusu ortadan kaldırılmalı, onun doğurduğu erdemlere de kapı açılmamalıydı. İnsan hayatının her anı, doğumdan ölüme, bir tezgah başında yapılan pazarlık gibi olmalıydı. Ve eğer bu yoldan cennete gidilemiyorsa, demek ki orası ekonomi-politiğe uygun bir yer değildi ve o halde bizim de orada işimiz olamazdı. (s. 313)
Bu pasaj, romanın temel eleştirisini açık biçimde ortaya koyar. Dickens'ın itirazı piyasa ekonomisinin varlığına değil, Sanayi Devrimi'yle birlikte yükselen piyasa mantığının insan ilişkilerinin tamamına nüfuz etmesinedir. Minnet, dayanışma, karşılıksız verme ya da sevgi gibi ekonomik rasyonaliteyle açıklanamayan bütün insani ilişkiler, bu yeni dünyada giderek verimsiz ve gereksiz görülmeye başlanır. Eğitimden aileye, dostluktan evliliğe kadar her ilişki bir alışveriş mantığı içinde yeniden tanımlanır.
Bu dönemi daha iyi anlamak için romanın yayımlandığı 1854 yılına gidelim. Viktorya dönemi (1837-1901) ile bütünleşen sanayileşme süreci İngiltere için yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, toplumsal yaşamın bütününe yayılan köklü bir sosyal ve kültürel yeniden örgütlenme sürecidir. Buhar gücü üretimi olağanüstü ölçüde artar; demiryollarının yaygınlaşmasıyla sermaye, hammadde ve emek hiç olmadığı kadar hızla dolaşıma girer. Manchester, Liverpool, Birmingham, Leeds ve Preston gibi kentler kısa sürede Avrupa'nın en büyük sanayi merkezlerine dönüşürken, kırsaldan yüz binlerce insan fabrikalarda çalışabilmek için bu kentlere akın eder.
Dickens'ın bu dünyayı böylesine canlı anlatabilmesi tesadüf değildir. Çocuk yaşta çalışmak zorunda kalmış, borçlu babasının hapse girmesiyle yoksulluğu yakından deneyimlemiş ve gazetecilik yaparak Viktorya İngilteresi'nin dönüşümünü yakından izlemiştir. Zor Zamanlar'daki sanayi eleştirisi bu nedenle yalnızca güçlü bir gözlemin değil, aynı zamanda kişisel bir tanıklığın da izlerini taşır.
Türkçesi “Kömür Kent” olarak çevrilebilecek Coketown kurgusaldır ve belirli bir kenti birebir temsil etmez. Dönemin sanayi kentlerinin ortak özelliklerini tek bir mekânda yoğunlaştıran simgesel bir coğrafyadır. Özellikle Manchester'ın Coketown'a ilham verdiği konusunda bir uzlaşı bulunsa da, romandaki kent kara dumanla kaplı Viktorya İngilteresi'nin bütün üretim bölgelerini içinde taşır. Böylece Coketown tekil bir şehir olmaktan çıkar ve sanayi kapitalizminin mekânsal simgesine dönüşür.
Bu dönüşümün bedelini ise en ağır biçimde işçi sınıfı öder. Fabrikaların çevresinde hızla inşa edilen dar sokaklar, bitişik nizam tuğla evler, sağlıksız bodrum katları ve kanalizasyon sisteminden yoksun mahalleler, binlerce işçi ailesinin gündelik yaşamına dönüşür. Hava kömür dumanıyla kaplıdır; nehirler fabrika atıklarıyla kirlenmiştir; kolera ve tifüs salgınları yoksul mahallelerde sık sık can alır. Çocuk emeği olağan kabul edilir, on iki-on dört saatlik çalışma günleri sıradandır. Sanayi Devrimi yalnızca üretimi değil, kentin mekânsal örgütlenmesini, gündelik yaşamın ritmini ve sınıfların birbirleriyle kurduğu mesafeyi kökten değiştirmiş olur.
Coketown’un en sıkı çalışılan bölgesinde; doğanın dışlandığı, zehirli hava ve gazların ise tuğlalarla içeri hapsedildiği o çirkin kalenin en iç taraflarında; bir adamın çıkarı için alelacele inşa edilmiş dar sokakların başka dar sokaklara eklendiği, evlerin üst üste yığıldığı, insanların sanki birbirine çarpıp ezilmiş, üst üste bindirilmiş bir aile gibi yaşadığı o karmaşık labirentin tam ortasında; bu büyük, havasız ve yorgun mahallenin en kuytu köşesinde hava akışı sağlanamadığı için kısa ve eğri büğrü bacaların yapıldığı; her evin adeta içinde doğacak insanın nasıl biri olacağını dışarıdan belli edermiş gibi göründüğü bu yerde, “kol emekçisi” adı verilen işçi sınıfının arasında kırk yaşında bir adam yaşıyordu. (s. 99-100)
Ancak Dickens'ın dikkatini çeken yalnızca fabrikalar, makineler ya da ağır çalışma koşulları değildir. Onun asıl ilgisi, bu yeni ekonomik düzenin kendine uygun insan tipini hangi kurumlar, hangi değerler ve hangi eğitim anlayışı aracılığıyla ürettiğidir. Bu yönüyle Zor Zamanlar, Sanayi Devrimi'nde yükselen bacalarının ve fabrikaların önderliğini yapan ahlaki ve düşünsel altyapıyı görünür kılan bir romandır. Gradgrind'ın sınıfı ile Coketown'un fabrikaları aynı düzenin birbirini tamamlayan iki yüzü olarak karşımıza çıkar: biri maddi üretimi örgütlerken, diğeri bu üretim mantığını içselleştirecek özneleri, yani geleceğin sanayicilerini, yöneticilerini, bankerlerini, muhasebecilerini ve bürokratlarını yetiştirir.
Charles Dickens
Bugün Foucault'nun disiplin, öznellik ve hakikat üzerine yazdıklarını okurken Dickens'ın romanındaki Gradgrind sınıfını hatırlamamak güç. Burası bir derslikten öte modern öznenin kurulduğu mekânlardan biridir. Yüz yılı aşkın bir süre sonra Michel Foucault'nun disiplin ve özneleşme üzerine geliştireceği tartışmalar, Dickens'ın edebi sezgilerine yeni bir kavramsal dil kazandıracaktır. Dickens'ın yaptığı elbette bir toplumsal teori kurmak değildir. Ancak Zor Zamanlar, okulun yalnızca bilgi aktaran bir kurum olmadığını; belirli bir insan tipini üreten bir mekanizma olduğunu çok daha erken sezmiş görünür. Bu yönüyle roman, sosyal teorinin daha sonra kavramsallaştıracağı birçok soruyu edebiyatın imkânlarıyla sunmaktadır.
Gradgrind'ın okul ziyaretiyle başlayan hikâye, zamanla birbirine dolanan farklı toplumsal sınıflardan karakterler üzerinden ilerler. Romanın merkezinde Gradgrind'ın çocukları Louisa ile Tom yer alır. Çocukluklarından itibaren duygularını bastırmayı, hayal kurmamayı ve dünyayı yalnızca "gerçekler" aracılığıyla kavramayı öğrenerek büyüyen iki kardeş, babalarının eğitim anlayışının adeta iki farklı deneylerine dönüşür. Bu eğitimin en ağır bedelini Louisa öder. Duygularını tanımadan yetişen genç kadın, babasının akılcı hesapları doğrultusunda kendisinden otuz yaş büyük olan sanayici Mr. Bounderby ile sevgiye değil, toplumsal uygunluğa ve çıkar hesabına dayanan bir evlilik yapar. Bu evlilik, roman boyunca yalnızca bireysel bir mutsuzluğun değil, faydacı aklın insan ilişkilerini nasıl araçsallaştırdığının da simgesi haline gelir. Mr. Gradgrind kızı Louisa’ya Mr. Bounderby’nin evlenme teklifini açıkladığında Louisa’nın verdiği cevap yetiştirilme biçimini gözler önüne serer:
“Ne anlarım ben zevkten, hayallerden, arzulardan, sevgiden? Bu duyguları besleyebilecek ne öğrendim ki hayattan? Çözülecek matematik problemlerinden ve somut gerçeklerden başımı ne zaman kaldırdım ki? . . . Çocuklara özgü olduğunu duyduğum o masum hevesler benim kalbimde hiçbir zaman yeşermedi. Beni öyle yetiştirdiniz ki hiç çocuk kalpli olamadım, hiç çocukça düşler kuramadım. Doğduğumdan beri bana hep öyle davrandınız ki ne çocuk gibi inanabildim, ne de çocuk gibi korkabildim.”
Mr. Gradgrind, Louisa'nın sözlerinden çok etkilenmişti. Hem duygulanmış, hem de bunları kendi “başarısının” bir kanıtı sayarak içten içe gururlanmıştı. (s. 135)
Tom ise aynı eğitimin farklı bir sonucunu temsil eder. Çocukluğundan itibaren kişisel çıkarını öncelemeyi öğrenen, duygusal sorumluluk geliştiremeyen Tom, yetişkinliğinde bencil, savruk ve ahlaki sınırları giderek silikleşen bir karaktere dönüşür. Romanın düğüm noktasını oluşturan fail de odur. Ancak Dickens'ın ilgisi suçun kendisinden çok, Tom'u bu noktaya getiren zihinsel ve ahlaki iklimdedir. Böylece Louisa ile Tom, aynı eğitim anlayışının birbirinden farklı ama aynı ölçüde yıkıcı iki sonucunu görünür kılar.
Romanın diğer eksenini ise fabrika işçisi Stephen Blackpool ile sirk çalışanı kızı olan Sissy Jupe oluşturur. Stephen, ağır çalışma koşullarına, yoksulluğa ve şiddet dolu evliliğine rağmen dürüstlüğünden taviz vermeyen bir işçidir. Ne işverenlerin paternalist söylemine ne de dönemin sendikal örgütlenmesine tam anlamıyla dâhil olabilir; bu nedenle iki dünyanın arasında sıkışıp kalır. Dickens, Stephen üzerinden yalnızca işçi sınıfının sefaletini değil, Viktorya İngilteresi'nin hukuk düzenini, boşanma yasalarını ve sınıfsal adaletsizliklerini de görünür kılar.
Dickens, Stephen aracılığıyla işçi sınıfı ile sanayici sınıfını karşı karşıya getirerek dünyayı kavrama biçimlerini sunar. Stephen'ın gözünde mesele tek tek iyi ya da kötü insanlar değildir. Tarif ettiği şey, kuşaklar boyunca sıkılaşmış, çözülmesi giderek zorlaşan bir toplumsal ilişkidir. Stephen'ın “kördüğüm” metaforu, eşitsizliği tek tek bireylerin ahlakıyla açıklanamayacak tarihsel ve yapısal bir sorun olarak tarif eder. Fabrikalar durmaksızın üretirken işçilerin yaşamında hiçbir şeyin değişmemesi, düğümün de kuşaktan kuşağa büyümesi bu nedenle tesadüf değildir.
Gerçekten bir kördüğümün içindeyiz. Şu şehre bir bakın – ne kadar da zengin. Burada doğup büyüyen, iplik eğiren, dokuyan, çalışan, hayatını kazanan kaç insan var, düşünün. Nasıl yaşadığımıza, nerede yaşadığımıza, kaç kişi olduğumuza, aynı işlerde hayata nasıl tutunduğumuza bakın. Fabrikalar durmaksızın çalışıyor ama bizi ölüm dışında hiçbir hedefe yaklaştırmıyor. Bizi nasıl gördüğünüze, bizim için neler yazdığınıza, hakkımızda nasıl konuştuğunuza, bizim adımıza nasıl heyetler gönderdiğinize bakın. Hep siz haklısınız, biz haksızız, bizde hiç akıl yokmuş gibi… Yıllar geçtikçe bu kördüğüm nasıl da büyüdü, nasıl katılaştı, nasıl genişledi, kuşaktan kuşağa nasıl devam etti… Bunu görüp de bir insan hâlâ ‘bu kördüğüm değil’ diyebilir mi efendim? (s. 180)
Bounderby ise aynı gerçekliği tamamen farklı bir yerden okur. İşçilerin taleplerini insanca yaşam koşulları olarak değil, açgözlülük ve doyumsuzluk olarak yorumlar. Böylece Dickens yalnızca iki karakteri değil, iki ayrı toplumsal tahayyülü karşı karşıya getirir.
‘Son olarak’ dedi, Mr. Bounderby, ‘işçilerimize gelelim. Bu şehirde –ister erkek, ister kadın, ister çocuk olsun– hayattaki tek derdi altın kaşıkla kaplumbağa çorbası içip, geyik eti yemek olmayan tek bir işçi yoktur. Ama hiçbiri –hem de hiçbir tanesi bile– asla altın kaşıkla kaplumbağa çorbası içip, geyik eti yemeyecek. İşte burası böyle bir yer.’ (2. 159).
İşçilerin talebi insanca çalışma ve yaşam koşullarıyken, Bounderby bu talebi bilinçli biçimde karikatürize eder; sanki işçiler yalnızca “altın kaşıkla kaplumbağa çorbası içmek” istiyormuş gibi bir tavra bürünür. Böylece Dickens yalnızca sınıfsal eşitsizliği değil, eşitsizliği meşrulaştıran söylemi görünür kılar.
Sissy Jupe ise romanın ahlaki ve duygusal merkezidir. Gradgrind'ın okuluna adım attığı ilk andan itibaren romanın baskın eğitim anlayışıyla çatışır. Olgular yerine sezgiyi, hesap yerine şefkati, fayda yerine hayal gücünü temsil eder. Dickens, Sissy'yi yalnızca Gradgrind'in karşıtı olarak değil, insanı yalnızca akıl ve verimlilik üzerinden tanımlayan dünyaya yönelttiği eleştirinin en güçlü sesi olarak kurgular. Roman boyunca Louisa'nın dönüşümünde oynadığı rol de bu nedenle tesadüf değildir. Sissy, Zor Zamanlar'da bastırılan insaniliğin yeniden filizlenme ihtimalini temsil eder. Sissy, okulda öğretmenin sorduğu sorulara verdiği “yanlış” sayılan cevaplarını Louisa'ya anlatırken, romanın ahlaki pusulasının kim olduğunu gösterir:
Şöyle dedi: ‘Bu dersi bir ulus sayalım. Bu ulusun elinde elli milyon para olsun. Demek ki bu, müreffeh bir ulustur, öyle değil mi? Yirmi numaralı kız, bu müreffeh bir ulustur, haksız mıyım? Sen de bolluk içinde yaşamıyor musun?’
[…] Paranın kimde olduğunu, bana düşen bir pay olup olmadığını bilmeden o ulusun gerçekten müreffeh sayılıp sayılamayacağını da, benim bolluk içinde olup olmadığımı da anlayamayacağımı söyledim. Ama bunun konuyla hiç ilgisi yokmuş. Rakamların dünyasında böyle şeyler yokmuş. Sonra Mr. M’Choakhamchild beni bir kez daha imtihan etmek istedi. ‘Bu dersliği büyük bir şehir sayalım,’ dedi. ‘İçinde bir milyon kişi olsun ve yılda sadece yirmi beşi sokaklarda açlıktan ölsün. Bu oran hakkında ne dersin?’ Ben de –daha iyi bir şey aklıma gelmediği için– şöyle dedim: ‘Açlıktan ölenler için ister geri kalanlar bir milyon kişi olsun, isterse bir milyar, bu yine de büyük bir acıdır.’ Ama bu da yanlışmış. (s. 94)
Burada Dickens'ın hedef aldığı faydacı düşünce yalnızca soyut bir ahlak anlayışı değildir. Jeremy Bentham'ın “en çok sayıda insan için en yüksek mutluluk” ilkesi etrafında şekillenen ve Viktorya İngilteresi'nde eğitimden yoksulluk politikalarına kadar birçok alana nüfuz eden faydacı zihniyetle de hesaplaşır. Eğitimin “Gerçekler” üzerine kurulu pedagojisi, insanı sayılar, oranlar ve ölçülebilir olgular üzerinden değerlendiren bu anlayışın edebi bir temsilidir. Sissy'nin itirazı ise tam da bu nedenle yalnızca bir çocuğun masum cevabı değil, insanı istatistiksel çoğunluklara indirgeyen düşünceye yöneltilmiş ahlaki bir eleştiridir.
Dickens, bu karakterleri Viktorya toplumunun farklı yüzlerini görünür kılmak için kullanır. Sanayici, politikacı, işçi, eğitimci, sirk çalışanı, çocuklar ve yaşlılar, statüsünü kaybedenler ve statü geliştirenler… Her biri aynı toplumsal düzenin başka bir köşesini temsil eder. Roman ilerledikçe Dickens'ın kurduğu bu karakter eksenleri giderek birbirine yaklaşır ve birbirlerinin kaderini belirlemeye başlar. Başlangıçta birbirinden bağımsız görünen eğitim, aile, emek, sınıf ve ahlak meseleleri tek bir anlatı içinde kesişir. Louisa'nın evliliği, Tom'un ahlaki tercihleri, Stephen Blackpool'un yaşam mücadelesi ve Sissy Jupe'nin varlığı romanın temel sorusunu farklı açılardan yeniden üretir: İnsanın ve toplumun asıl ihtiyacı nedir? İnsan yalnızca gerçeklerle mi yaşar, yoksa onu insan yapan şey hesaplanamayan duygu, hayal gücü ve vicdan mıdır?
Romanın en güçlü yanlarından biri, Viktorya İngilteresi'nin neredeyse bütün temel çatışmalarını aynı roman içinde buluşturabilmesidir. Eğitim sistemi, sanayi kapitalizmi, işçi sınıfı, kadınların toplumsal konumu, sendikalar, hukuk, aile, ahlak ve sınıf atlama arzusu aynı anlatının içine yerleşir. Ancak bu zenginlik yeterince detaylandırılmadığı için romanın sınırlılığına dönüşür. Dickens'ın açtığı toplumsal tartışmaların önemli bir kısmı, olay örgüsünün yüksek temposu içinde yeterince derinleşemez.
Roman boyunca neredeyse her karakter yeni bir toplumsal meselenin kapısını aralar. Louisa'nın bastırılmış duyguları, Stephen Blackpool'un işçi sınıfı deneyimi, Bounderby'nin “çalışkanlığıyla kendi kendini var etmiş adam” miti, Sissy'nin eğitim anlayışına yönelttiği itiraz ya da Viktorya hukukunun yarattığı çıkmazlar. Her biri kendi başına derinleşebilecek çok güçlü anlatı damarlarıdır. Ne var ki Dickens çoğu zaman bu meseleleri tam anlamıyla açmaya fırsat bulamadan anlatısını yeni bir yöne çevirir. Romanın hacmi düşünüldüğünde, pek çok karakterle ve tartışmayla daha uzun süre baş başa kalmak isterdim.
Romanın temposunu belirleyen bir diğer unsur ise Dickens'ın olay örgüsünü sürekli tesadüfler, beklenmedik karşılaşmalar ve melodramatik düğümler üzerinden ilerletmesidir. Karakterlerin yolları beklenmedik biçimlerde kesişir; yanlış anlamalar, ani yüzleşmeler ve son anda gerçekleşen gelişmeler anlatının temel taşıyıcılarına dönüşür. Bu tercih, Viktorya dönemi tefrika romanlarının ritmi düşünüldüğünde elbette şaşırtıcı değildir. Romanın 1854 yılında Household Words dergisinde tefrika edilmesi, anlatının ritmini belirler. Bölümler okuru bir sonraki haftaya taşıyacak biçimde kurulmuştur. Bugün melodramatik görünen birçok tercih, dönemin yayıncılık pratiğinin de bir sonucudur.
Ancak bugün, bu yoğun tesadüfler zinciri karakterlerin ve toplumsal derinliğin önüne geçmiş durumda. Roman boyunca, özellikle son bölümlerde, olay örgüsünün biraz yavaşlamasının; karakterlerin sessizliklerine, çelişkilerine ve dönüşümlerine daha fazla alan açmanın romanın düşünsel ve duygusal etkisini çok daha derinleştireceğini düşünüyorum.
Bu noktada ilginç bir paradoks ortaya çıkar. Dickens, sanayi toplumunun insanı durmaksızın üretmeye, hesaplamaya, hızlanmaya ve mekanik tekrar içinde yaşamaya zorlayan ritmini eleştirirken, romanın anlatısı da zaman zaman aynı ritme kapılır. Karakterler henüz derinleşmeye başlamışken olaylar ardı ardına gelişir, toplumsal meseleler ise çoğu zaman birbirinin üzerine eklenerek ilerler ve okur düşünmek için durduğu anda anlatı onu yeniden harekete geçirir. Bu durum, romanın eleştirel gücünü bütünüyle zayıflatmasa da, Dickens'ın güçlü sezgi ve eleştirilerle kurduğu dünya kimi zaman yeterli anlatısal derinliği sağlayamaz.
Yine de bütün bunlar, Zor Zamanlar'ın önemini azaltmaz. Tersine, romanın bugün hâlâ canlı kalmasının nedeni kusursuz bir anlatı kurmuş olması değil; sanayileşmenin yalnızca fabrikaları, kentleri ve çalışma rejimlerini değil, insanın düşünme, hissetme ve dünyayı algılama biçimini de dönüştürdüğünü olağanüstü bir sezgiyle fark etmiş olmasıdır.
Şunu da eklemekte fayda var. Karakterlerin zaman zaman tek boyutlu görünmesi, Dickens'ın yetersizliğinden çok, bilinçli biçimde alegorik ve tipolojik karakterler kurmayı tercih etmesiyle ilişkilendirilebilir.
Ayrıca bu karakterler kendilerini isimleriyle de belli eder. Gradgrind (öğüten), M'Choakumchild (çocuğu boğan), Coketown (kömür kenti) ya da Bounderby (kaba, vulgar) gibi isimler, daha ilk anda okura bu kişilerin ve mekânların temsil ettiği toplumsal dünyayı sezdirir. Bu tercih, romanın zaman zaman karikatüre yaklaşan anlatımını da açıklar. Dickens psikolojik gerçekçilikten çok toplumsal tiplerle ilgilenir; karakterlerini bireysel karmaşıklıkları kadar temsil ettikleri zihniyet üzerinden de kurar. Karakter ve mekân isimlerinin taşıdığı çağrışımlara ilişkin kısa dipnotlar, özellikle İngilizce bilmeyen okurların Dickens'ın kurduğu simgesel evreni daha yakından takip etmesine katkı sağlayabilirdi.
Dickens'ın bu abartılı isimleri tercih etmesi yalnızca sembolik bir oyun değildir. Romanın yer yer karikatüre yaklaşan anlatımı, Viktorya toplumuna yönelttiği eleştirinin temel araçlarından biridir. Özellikle Bounderby gibi karakterler hem gülünç hem de rahatsız edicidir; Dickens okuru yalnızca öfkelendirmek değil, aynı zamanda güldürerek düşünmeye zorlamak ister. Bu nedenle Zor Zamanlar'ın toplumsal eleştirisi, ironi ve mizahla iç içe ilerler.
Ne var ki Dickens'ın amacı yalnızca belirli toplumsal tipleri teşhir etmek değildir. Bu tipler aracılığıyla, Sanayi Devrimi'nin ürettiği akıl yürütme biçimini ve insan anlayışını sorgular. Dickens'ın belki de en büyük başarısı, insanı makineyle aynı mantık içinde düşünmenin imkânsızlığını gösterebilmesidir. Roman boyunca “Gerçekler”, hesaplar, sayılar ve üretim sürekli yüceltilirken, Dickens tam tersine insanın en önemli tarafının ölçülemeyen tarafı olduğunu hatırlatır. Sevgi, vicdan, merhamet, hayal gücü, pişmanlık ya da ahlaki dönüşüm; bunların hiçbiri Gradgrind'in eğitim sisteminin ya da Bounderby'nin ekonomik aklının hesap cetveline sığmaz.
Bu fabrikada hem yüzlerce insan eli hem de yüzlerce beygir gücünde buhar makinesi çalışıyordu. Makinenin ne yapacağı, milimlik sapma bile hesaplanabilirdi, ama ülkenin en yetenekli hesapçıları bile, bu sessiz işçilerin –donuk yüz ifadeleriyle, hep aynı hareketi tekrar eden bu insanların– o anda içlerinde ne kadar iyilik ya da kötülük, ne kadar sevgi ya da nefret, ne kadar bağlılık ya da hoşnutsuzluk taşıdığını kestiremezdi. Erdemin nasıl olup da yozluğa dönüşebileceğini ya da tersini kimse hesaplayamazdı. Makine gizemli bir şey sayılmaz ama işçilerin en sıradan görünenlerinde bile sonsuz bir bilinmezlik vardır. Keşke maddeyi ölçmekte kullandığımız hesap yöntemlerini tersine çevirebilseydik de bu ürpertici bilinmezlikleri başka yollarla anlayabilseydik! (s. 105)
Dickens'ın roman boyunca kurduğu karşıtlık burada berraklaşır. Makine kusursuz biçimde hesaplanabilir; insan ise hiçbir zaman bütünüyle ölçülebilir değildir. Romanın başında “Gerçekler” üzerinden kurulan eğitim anlayışı, fabrikanın içinde yeni bir anlam kazanır. Hesaplanabilir üretim mantığı, zamanla insanın da aynı mantık içinde değerlendirilmesine dönüşür. Dickens'ın itirazı teknolojiye değil, insanı teknoloji gibi yönetmeye çalışan akladır.
Bence bu yüzden romanın merkezinde fabrika değil, okul vardır. Çünkü toplumsal düzen yalnızca zor yoluyla değil, insanların belirli bir dünyayı doğal, kaçınılmaz ve doğru kabul etmeleriyle de varlığını sürdürür. Coketown'un bacaları, ancak Gradgrind'in sınıfında kurulan zihniyet sayesinde yükselebilir. Bu nedenle okul, fabrikanın öncesinde gelir. Fabrikalar makine üretir; okullar ise o makineleşmiş dünyayı doğal, kaçınılmaz ve hatta arzu edilir görecek özneleri yetiştirir.
Bu noktada Dickens'ın sezgisi, Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramıyla tartışacağı meseleye de yaklaşır. Gramsci'ye göre hiçbir toplumsal düzen yalnızca zor aygıtlarıyla ayakta kalmaz; aynı zamanda insanların gündelik hayatlarında belirli değerleri, alışkanlıkları ve düşünme biçimlerini benimsemeleri sayesinde süreklilik kazanır. Roman boyunca okul, aile ve hatta Bounderby'nin “kendi kendini var etmiş adam” anlatısı bu rızanın üretildiği alanlar olarak karşımıza çıkar. Coketown'un bacaları yalnızca buhar gücüyle değil, Gradgrind'ın sınıfında öğretilen hakikat rejimiyle yükselir.
Bu nedenle Dickens'ın savunduğu şey, gerçeklerin reddi değildir. Onun itirazı, insan deneyiminin yalnızca gerçeklerden ibaret olduğunun düşünülmesinedir. Roman boyunca Sissy'nin temsil ettiği hayal gücü, merhamet ve sezgi akla karşı değil; aklın tek başına yeterli olmadığı fikrine karşılık gelir. Zor Zamanlar, duygu ile düşünce arasında bir tercih yapmayı değil, ikisini yeniden buluşturmayı önerir.
Dickens'ın hayal gücüne yaptığı vurgu, romantik bir nostalji değildir. Hayal gücü onun için gerçekliğin alternatifi değil, onu eleştirebilmenin önkoşuludur. Başka türlü bir dünyanın tahayyül edilemediği yerde, mevcut düzen de doğal ve değişmez görünmeye başlar. Dickens bu düşünceyi çok daha açık bir biçimde kendi sesiyle de dile getirir:
Faydacı iktisatçılar, iskelet gibi kurumuş öğretmenler, Gerçek Komisyonu’nun soğuk memurları, hayattan bunalmış ama hâlâ kendini akıllı sanan inkarcılar, eski inançları geveleyip duran laf ebeleri! Fakirler her zaman yanınızda olacak. Onların yoksul hayatlarına hayal gücü ve sevgi katmaya bakın; yoksa bir gün kendinizi galip sanıp onların ruhlarında kalan son hayalleri de söküp attığınızda ve onları yalnızca çıplak bir yaşam kavgasıyla baş başa bıraktığınızda, Gerçeklik bu kez yırtıcı yüzüyle karşınıza çıkar ve sizi de yok eder. (s. 192)
Bu satırlar Gerçekler üzerine kurulu eğitim anlayışının neden yalnızca pedagojik bir mesele olmadığını açıklar. Dickens için çocukların hayal gücünü yitirmesi yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumsal bir tehlikedir. Başka türlü bir hayatın tahayyül edilemediği yerde insanlar yalnızca yoksullaşmaz; aynı zamanda mevcut düzeni sorgulayabilme kapasitelerini de kaybederler. Bu yönüyle Zor Zamanlar, Ernst Bloch’un umut ilkesinde savunduğu henüz gerçekleşmemiş olanın (the not-yet) düşünsel imkânı ile Ruth Levitas’ın vurguladığı, ütopyayı yalnızca bir gelecek tasarımı değil, bugünü eleştirebilmenin bir yöntemi olarak gören yaklaşım birlikte düşünüldüğünde daha da anlamlı hale geliyor.[1] Hayal gücü Dickens için estetik bir ayrıcalık değil, siyasal bir zorunluluktur.
Dickens’ın burada dikkat çekmeye çalıştığı asıl tehlike, faydacılığın ve araçsal aklın gündelik hayatın olağan kurumları içinde sıradanlaşmasıdır. Kötülük artık olağanüstü anlarda değil, görevini yaptığını düşünen öğretmenin, bürokratın ya da sanayicinin gündelik pratiklerinde görünmez hale gelir. Dickens bunu şu çarpıcı benzetmeyle anlatır:
Şeytan, kükreyen bir aslan gibi ortalıkta dolaştığında sadece vahşileri ve avcıları cezbeder. Ama o şeytan, zamanın modasına göre törpülenip yontulduğunda, cilalanıp terbiye edildiğinde, günahlardan da faziletlerden de usanmış, cehenneme ya da cennete gidecek mecali kalmamış bir biçime büründüğünde, ister bürokrasinin çarkını çevirmekle oyalanıyor olsun, ister kıvılcımlar saçarak ortalığı tutuşturmaya kalksın, işte o zaman kelimenin tam manasıyla bir şeytan olup çıkar. (s. 208)
Zor Zamanlar bugün yalnızca Sanayi Devrimi'ni anlattığı için okunmuyor. Dickens'ın başarısı, kapitalizmi yalnızca bir ekonomik sistem olarak değil, kendine uygun insan tipini durmaksızın yeniden üreten toplumsal ve ahlaki bir düzen olarak görebilmesidir. Romanın okulda başlaması ve sonunda bu eğitim anlayışının yarattığı ahlaki ve toplumsal yıkımla yüzleşmesi bu nedenle tesadüf değildir. Coketown'un dumanı dağılmış, sanayi kapitalizminin yerini bugün neoliberal kapitalizm almış olabilir. Fakat onun ürettiği hakikat rejimi ve insanı ölçülebilir, hesaplanabilir ve sürekli performans göstermesi gereken bir özneye dönüştüren akıl devam ediyor. Belki de bu yüzden Gradgrind'in sınıfında yankılanan "Gerçekler. Gerçekler. Gerçekler." sesi bugün de bütünüyle susmuş değildir. Belki yalnızca biçim değiştirmiştir.
Son olarak Barış Özkul'un özenli çevirisine ayrıca değinmek gerekir. Dickens'ın ritmini, ironisini ve kavramsal inceliklerini büyük ölçüde koruyan bu çeviri, Zor Zamanlar'ın bugünün okuruyla yeniden buluşmasını sağlıyor. Roman daha önce farklı çevirilerle Türkçeye kazandırılmış olsa da, Dickens'ın dilini ve düşünsel inceliklerini bugünün okuruna bu ölçüde başarıyla taşıyan yeni bir baskının eksikliği uzun zamandır hissediliyordu. Böylece uzun zamandır dünya edebiyatının temel yapıtlarından biri olarak kabul edilen bu roman, Türkçede de hak ettiği karşılığa kavuşmuş oluyor. Baskıyı ayrıca değerli kılan diğer unsurlar ise Dickens'ın el yazmasından örnek bir sayfanın, Household Words'ün 1854 tarihli ilk tefrika nüshasından örneklerin, kitabın ilk baskısının iç kapağının, Frederick Walker'ın romana eşlik eden çizimlerinin ve Dickens'ın yaşamıyla dönemin tarihsel gelişmelerini birlikte izlemeyi sağlayan ayrıntılı kronolojinin de okurla paylaşılmış olması. Bu tür editöryal ekler, romanın tarihsel bağlamını görünür kılarak okuma deneyimini zenginleştiriyor ve metni dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel atmosferi içinde yeniden değerlendirmeyi mümkün kılıyor.
[1] Bu tartışmanın ütopya ve toplumsal tahayyül bağlamındaki daha ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz. Cansu Civelek: Başka bir Modernite Mümkün mü? Çayanov’un Köylü Ütopyası





