Sözcüklerimiz parmak izlerimizdir.
-Fazıl Hüsnü Dağlarca-
Adı, taraflarca her ne konulursa konulsun, Türkiye’de “yeniden” bir “Barış Süreci”ne kapı aralanmışa benziyor. İlkine, 2013-2015 yılları arasında teşebbüs edilen bu sürecin sonrasında yaşananlar hepimizin malumu. Günümüzdekine nazaran ilk denemede güçlü bir fikrî katılım ve tartışmaların olduğu o günlerin aksine bugün özellikle ciddi endişeler taşınıyor. Üstelik bu yeni sürece MHP ve resmiyet boyutuyla TBMM gibi güçlü aktörlerin de dahil olmasına rağmen! Açık olmak gerekirse bugünkü sürece dair duyulan endişelerin, bilhassa entelektüel kesim tarafından şüphe ve endişelerle karşılanmasının en büyük nedenleri arasında, bir önceki süreçte “Barış Akademisyenleri”ne yönelik girişilen kıyıcı atmosferin büyük bir rolü var. Bir diğer önemli etkense, sürecin içeriğinden ziyade, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yeniden cumhurbaşkanı olarak seçilmesine” kapı aralayan bir “konsensüs” olarak okunmasından kaynaklı. Bu bakımdan yazımızın ana çerçevesinin bu olmadığından hareketle sadece böyle kısa bir değerlendirme yahut hatırlatmada bulunarak esas meramımıza geçebiliriz.
Dâimî bir nefret arzusu olarak “Alevifobi”[1]
Evet, konumuz Alevifobi… Diğer bir ifadeyle, Aleviler ile inanç ve kültürlerine dair duyulan “korku, nefret ve düşmanlık”. Bu toprakların, yüzyıllara yayılan en köklü fay hattı. Öyle bir fay hattı ki kimi zaman “hareketlendirildiğinde” Aleviler cephesinde çok büyük kayıpların yaşandığı sayısız tecrübe ile yüklü. Yani Ermenilik ve Kürtlüğe dair nükseden yüzyıllık fobik hafızadan daha geriye giden bir serencamı var.
Bu bakımdan öncülü olan, beslendiği Batıni gelenek ve inançlılarına yönelik diskriminatif yaklaşımlar da bin yılı aşan bir geçmişe sahip. Dolayısıyla sadece Cumhuriyet ve Osmanlı dönemleriyle de sınırlandırılamayacak bir geçmişe sahip. Yani “ehl-i sünnet ve cemaat” olarak nitelendirilen bazı Sünni mezhep gruplarınca devam edegelen bir nefretin “kurucu ötekisi”.[2] Bu hususta özellikle 11-12. yüzyıllar arasında yaşayan Gazali’nin karşı görüşleri meşhurdur.[3] Bunların devamındaysa, 16. yüzyıldan itibaren İran merkezli kurulan Safevi Devleti’yle beraber, takipçileri olan “Kızılbaşları” hedef alan benzer yaklaşımlarla Osmanlı’dan günümüze artarak, miras kaldı.
Meselenin elbette politik bir yanı var ve din de bunda önemli bir destekleyici argüman olarak kullanıldı -halen de kullanılmaktadır. Ayrıca bu yapılırken Kızılbaşların kendilerini nasıl görüp-değerlendirdiklerinden ziyade, onların bizzat karşıtları tarafından nasıl görüldükleri ve tanımlandıkları da önemli. Çünkü, Müslüman olarak görülmeyen bu grubun mensuplarının, “Sünniliğe olan karşıtlıklarına” müteaddit şekilde vurgu yapılarak, olan ve olası fizikî müdahalelerin altyapısı hazırlanmıştır. Bundandır ki malları, canları, kadın ve çocukları da tamamen “hukuki” bir çerçeveyle helal kategorisine sokuldu. Dolayısıyla ne ellerinden kesilenler “mundar/murdar” olarak görüldüğü için yenilmiş, ne de öldürülmelerinde herhangi bir beis bulunmuştur. Hatta bu ölümlerin teşviki için bilhassa savaş meydanlarında, Safeviler ile ilişkilendirilen Kızılbaşlardan “yedi kişinin öldürülmesiyle cennete gidileceğine” yönelik propagandalar da söz konusu olmuştur.
Tabii bu durum sadece savaş meydanlarının bir amentüsü olarak kalmadı. Çünkü Sünni halka yönelik yapılan Kızılbaşlar karşıtı propagandalarla onlar da bu sürecin içerisine dahil edildi. Dolayısıyla bu durum, Kızılbaşların öldürülmesinin “resmen ve dinen” hükme bağlandığı bir ortamda sivil Sünni halka da geniş bir hareket alanı açtı. 16. yüzyıldaki aleni katliamların Safevi tehlikesi ile ilişkilendirilerek gerçekleştirilmesi gibi, benzer uygulamalara Safevilerin 18. yüzyılda yıkılması sonrasında da devam edildi. Bundandır ki 1782’te Afyon’da 100’ün üzerinde Kızılbaş’ın bir tekkeye kapatılarak diri diri yakılmasında (ihrak-ı bi’n-nar) hâlâ bir beis görülmediği gibi, yapanlar da aklandı.[4] Benzer durum takriben bir asır sonrasında (1896) Malatya/Dumuklu’da yine yüzü aşkın Kızılbaş’ın öldürülmesiyle tekrar etti. Üstelik bizzat dönemin önemli bir bürokratı ve hadiseyi sonradan yerinde inceleyen Ahmet Şakir Paşa’nın “Kızılbaşlara büyük bir facianın yaşatıldığını” resmî ağızdan kabul etmesine rağmen! Burada özellikle “yakma” ediminin kendisi bile başlı başına önemlidir. Bilindiği gibi bu durum henüz Fatih Sultan Mehmet döneminde Hurufilere yönelik gerçekleştirilmiş bir fiil olup, Safeviler döneminde de yine Kızılbaşlara uygulanmıştır. Bunun yakın tarihimizdeki en bilindik örnekleriyse “Maraş” ve Sivas-Madımak’ta yaşandı. Yani Kızılbaş-Alevilere yönelik nefret kadar, yok edilmelerinde uygulanan pratikler de karşı hafızada varlığını koruyor gözükmekte. O yüzden sadece Osmanlı dönemi ile sınırlı kalmayan bir hafızayla ya da bakış açısıyla karşı karşıyayız.
Ali Duran Topuz’un, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan çıkan Aleviliğin Son Yüzyılı başlıklı derlememizde kaleme aldığı “Devlet Yazısı/Yazılımı Olarak ‘Alevifobi’ ve ‘Dijital Yezitlik’” başlıklı bölümde ayrıntı ve örnekleriyle ortaya koyduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de Alevilere yönelik nefret ve düşmanlığın güçlü bir sicili var. Bu da, bir kez daha ifade etmek gerekirse, Alevilik ya da tarihsel adlandırmasıyla Kızılbaşlığın, tamamen bir nefret objesi olarak kodlanmasıyla birlikte, tamamen “kurucu bir öteki ya da ötekiler” arasında yer almasının işaretidir.[5]
Görüldüğü üzere “Kızılbaşlık” ve takipçilerine yönelik çok güçlü bir tarihsel düşmanlık söz konusu. Yeri gelmişken burada, özellikle günümüzdeki yaygın kullanımıyla “Alevi” kavramının resmî hafıza(lar)daki dönüşümüne de birkaç cümleyle temas etmek gerekiyor. Çünkü bu kavram gerek Osmanlı öncesi gerekse bu dönemde ve en azından 19. yüzyıla kadar Kızılbaşlıktan ayrı ele alınarak, yer yer nötr yer yer de sadece ehl-i beyt ve soyuna gösterilen “tazim”, yani hürmetten ötürü “olumlu” bir manada kullanıldı. Ama ne zaman ki ve özellikle söz konusu yüzyılın değişen dinamikleriyle Kızılbaşlar tarafından da giderek tanımlayıcı bir adlandırma olarak kullanılmaya başlandı, Kızılbaş adlandırması gibi o da “pejoratif” kullanımından nasibine düşeni aldı.[6]
İçinde bulunduğumuz yüzyıl ve bilhassa süreç içerisinde Alevilere yönelik boca edilen nefret söyleminin yukarıda özet olarak sunduğumuz tarihsel bakiyeyle yakın bir ilişkisi var. Fakat en azından bugün bahse konu nefretin açıktan olduğu kadar daha “mistifiye” ifadelerle tedavüle sokulduğu da açık. Bunun örneklerine aşağıda elbette değineceğiz! Onlara geçmeden evvel, bu nefret ruhunun en azından 21. yüzyılda yeniden “nasıl çağrıldığı” ya da “örüldüğüne” dair bir değerlendirmemize yer vermek isteriz:
… 15 Temmuz olarak anılan darbe girişiminin hemen öncesine kadar Fethullah Gülen Cemaati’nin benzer bir niyetle, devletin birçok olanağını da kullanarak, sözde “hoşgörü” politikasıyla Alevileri ele geçirilmeye yönelik çalışmalarıydı. Bu amaç, farklı aktörler vesilesiyle, dıştan gerçekleştirilen müdahaleler ve kurumsallaşma örnekleriyle devam ediyor. Üstelik mesele artık Alevilerin kendi talepleri olan eşit yurttaşlar olarak “tanınmalarından” ziyade, bu dıştan müdahalelerle onları doğrudan “tanımlama” ve belirli bir doğrultuda “homojenleştirmeye” evrilmiş bulunmakta. Bunun yetersiz kaldığı noktalardaysa Alevileri “parçalama” üzerine kurulmuş bir tahakküm siyaseti izlenmekte.[7]
Söz Gülen ve hareketinden açılmışken, muktedir oldukları dönemde uygulamaya soyundukları “Cami-Cemevi Projesi”yle Alevilere yönelik nasıl bir kuşatmaya yöneldiklerine dikkat çekmekte fayda var. “Hoşgörü” söylemiyle ve tamamen tek taraflı olarak Alevileri kendilerine entegre etmeye soyundukları bu siyasetin başarısızlığı açık olsa da sonrasında farklı elbiseler ve aktörlerce günümüze değin uzanan benzer niyetlerin varlığına bugün de aşinayız. Ayrıca, Gülen’in gerçek niyetini ortaya koyan ve esasında bugünkü Alevifobik söylemin tam da o günlerde nasıl vücut bulduğunun işaret fişeğine de yer vermeden olmaz:
… Hafizanallah, kalkar yine eskiden yaptıkları gibi burayı da verelim bu adamlara, gaileyi bertaraf edelim derlerse arkadan Türkiye’de Kızılbaş meselesi geliyor. Ve şimdi bunların içinde mollalar var, hocalar var, şeyhler var, dindarlar var. Açtığımız okullarda orada ve ders verdiğimiz üniversiteye hazırlık kurslarında bunlarla diyalog kurabiliyoruz. Bir ölçüde bu dalgaları kırma imkânı oluyor. Bu sertlikleri kırma imkânı oluyor. Fakat Türkiye’de ben Alevi demiyorum, onlar Alevi değildir yani. Anadolu'daki Aleviler, Yörükler bizim, Tahtacılar. Onlar her zaman bizim kendileriyle anlaşacağımız insanlardır. Fakat esas, aslen Nuseyri olan, Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş aslen Nuseyri olan Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasında. Onlar Türkiye'de gaileler açtığı zaman devletimizle ordumuzla bu işin karşısına çıkamazsınız. Ve bunların dinleri yoktur. Nuseyri akidesi vardır. Allah insandır, insan Allah’tır. Allah insanın içine girmiştir. Allah insanda itaat etmiştir. Bu anlayış hakimdir. Bu itibarla biz şimdi Güneydoğu’yu verelim dediğimiz zaman bile Sivas’a kadar talepler gelecektir arkadan. Çünkü bu talebi yapabilecek şeyler şimdiden kazınmaya başlamıştır, aynen. Hafizanallah çok sıkı durmak lazım, taviz vermemek lazım bu mevzuda.
Gülen burada, Kızılbaşlığı bir güvenlik tehlikesi olarak resmettiği gibi “makul Aleviliğin” tanım ve sınırlarını da çizer. Bundandır ki çizdiği bu “olağan” çerçeve dışında konumlandırdıklarını da “Alevi olarak görmeme” tekelini bir muktedir olarak kendi tasarrufuna almıştır. Üstelik sadece bununla da sınırlı kalmayıp, Kızılbaşlığın merkezine koyduğu Dersim (Tunceli) ve civarını da (Erzincan, Bingöl, Erzurum, Sivas, Muş) yine inanç olarak kriminalize ettiği Nusayrilikle ilişkilendirmekten geri durmaz. Sonuçta da Kızılbaşlık ile Nusayriliği, kendi inancı ve makbul gördüğü kesimlere karşı adeta bir “anomali” olarak hedef haline getirmiştir.
Burada bir diğer başlığa geçmeden önce Nusayriler ve Kızılbaşlara dair bir not düşmek de gerekiyor. Her iki grup da elbette farklı bir tarihsel geçmişe sahip. Ama bu onların özellikle belirli inançsal hususlarda örtüşmedikleri anlamına gelmez. Bu benzerlikler de bilhassa Hz. Ali ve belirli kişilerin inançlarındaki rolüyle beraber, diğer birtakım batıni yorumlar hususunda geçerli. Benzer bir durum Bektaşiler ya da İran ile Irak’ta yaşayan Ehl-i Haklar (Yaresani, Kakai) için de geçerlidir. Bu da bir bütün olarak isimleri farklı olsa da tamamının “Alevi” başlığı altında ele alınmasını beraberinde getirmiştir. Ama özellikle Türkiye’de Kızılbaşlarla beraber gerek Hatay ve civarında gerekse sınır komşusu olarak Suriye’de yaşamaları nedeniyle Nusayrilerin de Osmanlı’dan günümüze uzanan periyotta yakın bir “öteki” olarak “Alevi” üst başlığı altında hedefleştirildikleri görülür. Bundandır ki iki gruba yönelik bakış açısıyla beraber, asimilasyonları (tashih-i akâid) için uygulanan politikaların da özellikle II. Abdülhamid döneminde örtüşmesi bir tesadüf değildir.[8] Bu yönlü benzerlik ve yaklaşımlar, Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.
Gülen’in Nusayrilik ile Kızılbaş-Alevilik arasında kurduğu rabıta tamamen bu tarihsel okuma ve zihni geri planla malûl. Bununla beraber gerek onun gerekse Suriye iç savaşıyla Arap Alevileri/Nusayrileri ön plana getirenlerin bir diğer motivasyonu da hem Türkiye hem de sınır komşusu olarak Suriye’de bulunmalarının yarattığı “güvenlik endişesi”. Benzer bir pozisyona, Ehl-i Haklar ve diğer “Alevi” gruplar da sahip olsaydı, onların da tarihî ve güncel söylemde payına düşeni alacağını söylemek mümkün. Dolayısıyla, sıklıkla ifade bulan olası bir “İran’a müdahalede” Ehl-i Hakların da iç tartışmalarımıza konu olması işten bile değil.
Ali’yi sevmek “İse” Alevilik
Bu örnekten hemen bir başkasına geçelim... Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2015 yılındaki bir konuşmasında, İmam Şâfiî’den mülhem “Avrupa’da Alisiz Alevilik’ten bahsediyorlar. Eğer Alevilik Hz. Ali’yi sevmek ise benden daha Alevisi olamaz. Ancak Alevilik bir dinse Tayyip Erdoğan orada yok” şeklinde açık bir ifade sarf etti. Burada bir yanda Avrupa merkezli “Alisiz Aleviliğe” işaret ederken, sonrasında da Aleviliği “Ali’yi sevmekle” eşitleyen (aslında tersi bir okumayla eşitlemediği de anlaşılır) bir tanımlama içerisine girmekteydi. Yani, hem Avrupa’ya işaretle Aleviliği Ali’yi sevip-sevmeme üzerinden gündeme getirmekte, hem de kavramı kendi kabul ettiği ve yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Osmanlı dönemindeki “makbul” manası içerisinde okumaktaydı.
Erdoğan’ın açıklamasından, Aleviliği; Ali’yi seven ve onu İslâmi bir çerçeve içerisinde ele alanlara bir itirazı olmadığı gibi kendini de bu kategori içerisinde gördüğü anlaşılabilir. Ama bunun şartı ve koşulu elbette ki kendinin de ifade ettiği gibi sadece “sevmekse” koşuluyla ilişkilidir. Peki tarih boyunca “Ali’yi sevdikleri için öldürülen hatta ağır işkencelere maruz bırakılan Alevilerin faillerine” ne demeli? Misal, bizzat kendi mezhebi de olan Hanefiliğin kurucusu Ebu Azam İmam Hanefi’ye sırf bu yüzden zulmeden Emevi ve Abbasi iktidarlarına ne demeli? Dolayısıyla Erdoğan da çok iyi bilmektedir ki “Alevilik sadece Ali’yi sevmekle” tanımlanacak dar bir anlamla sınırlandırılamayıp, inanç ve tarih açısından daha geniş ve de farklı bir hatta oturmaktadır. Şayet burada bugün makbul Aleviliğin tek şartı yine de bununla sınırlandırılıyorsa, gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da yaşayan farklı düşüncelerdeki Alevilerin tarihsel acıları ve muhataplığı hâlâ dikkat konusu dışında tutuluyor demektir. Bunun da tek başına Kürt “meselesinin” çözümü ile başlayıp, sadece bununla sınırlı tutulamayacak demokratikleşme sürecine yönelik büyük bir eksiklik olacağı açıktır. Aynı şekilde bir inancı sadece belirli bir siması üzerinden “sevmekle” ona mensubiyet sağlansaydı, sanırım bugün İslâm dininin kabul ettiği Hz. İsa’yı sevmekle Müslümanları da çok kolay bir şekilde Hıristiyan şeklinde tanımlayabilirdik!
Günahkârların “masumiyet” taşı
Yazımız, Alevilere yönelik linçlerin uzun uzadıya çetelesini ortaya koyma amacı taşımıyor. Önemli miktarda yazılı ve sözlü bir külliyat söz konusu artık. O nedenle Alevifobinin tecessüm bulduğu stereotip yaklaşımların toplu ruh halini nasıl yansıttığına sadece güncel birkaç örnek vermekle yetineceğiz.
Örneklerden ilki, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2013 yılında Çubuk’ta maruz kaldığı linç girişimi ve sığındığı “evin yakılmasına” kadar ileri giden teşebbüslerin canlı hafızada varlığını hâlâ korumasıdır. Bilindiği üzere bu hadisenin hemen akabinde sosyal medyada yine Kılıçdaroğlu’nun merkeze alınarak şahsı üzerinden Alevilik ve Kızılbaşlığa yönelik yaygın bir nefret söylemi boca edildi. Buna cumhurbaşkanı adayı olduğu süreçteki tartışmalar ve “bir Aleviden cumhurbaşkanı olup-olmayacağı” yönlü tartışmalar da dahildir. Bahse konu tartışmalara, Alevilere yönelik fobilerini açık bir şekilde ortaya koyanlar başta olmak üzere, bu fobilerin varlığından hareketle bir Alevinin cumhurbaşkanı seçilemeyeceğini siyaseten “doğru bulmayanlar” da (nasıl oluyorsa artık!) dahildir. Çünkü bunu “en masumane” şekilde bile ifade etmek, Alevifobi kadar, Alevileri bir özne olarak kabullenmemek gibi tarihin değiştirici rolünü de inkâr manasına gelir. Üstelik bu kesim arasında “sosyalistlerin” olması da bir o kadar düşündürücüydü.
Kılıçdaroğlu nezdinde ifade bulan bu Alevifobik yaklaşımlar, özellikle Suriye’deki iç savaş sonucu, selefi gruplarca hedef haline getirilen “Arap Alevilerin” (Nusayri) fiziksel varlıklarına yönelik bir imhayla devam etti-ediyor. Bilhassa sosyal medyada yürütülen propagandalardan da görüleceği üzere Aleviler yeniden nefretin hedefi. Üstelik söz konusu durum sadece bu mecra ile de sınırlı kalmayıp, politikacılar tarafından sarf edilen ifadelerle de vücut bulmaktadır.
Mesela, AKP Grup başkan vekili Leyla Şahin Usta’nın söze döktüğü “Yıllarca Suriye'de Müslümanlar katledilirken gıkını çıkarmayanlar bugün ‘Aleviler öldürülüyor’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor” ifadeleri... Şahin Usta, burada bir yandan Alevilik ile Müslümanlık (dolayısıyla İslâm) arasında doğrudan, katı bir sınır çizip karşıtlık kurarken, diğer yandan ve daha da vahimi, Alevilerin öldürülmesini adeta “sıradanlaştırmaktadır”. Şahin Usta’nın beyanlarının dolaylı manasından, Alevileri ve öldürülmelerine ses yükseltenleri Suriye’de “Müslümanların” öldürülmesine sessiz kalmakla hedef gösterdiği de açıktır.
Aleviler, dünden bugüne, Suriye’deki eski rejim ve Beşar Esad yönetimine yönelik tepkiler üzerinden sürekli zan altında bırakılıyor. Üstelik aynı Esad yönetimi döneminde gerçekleştirilen uygulamalar esnasında, devlet aygıtının askerî ve bürokratik kademelerinde Alevilerden ziyade Sünnilerin daha fazla yer aldığının bilinmesine rağmen! Dolayısıyla burada, gerçeği tartışmak ve ortaya koymaktan ziyade adeta “sağır duymaz, uydurur” misali, Alevifobi ile malul bir bilinçaltının yansıması söz konusu. Aynı Şahin Usta, tepkiler üzerine hemen Hüseyin Gazi Dergahı’nı ziyaret ederek, beraberindekilerle birlikte bir “Hz. Ali tablosu” ile poz verdi. Buradan da bir kez daha görülmüş oldu ki, Alevifobik yaklaşımlara sahip olanların esas “dertleri”, “Hz. Ali’den ziyade, ona inananlarladır!”
AKP grup başkan vekilinin sıradanlaştırdığı bu yaklaşım, daha geçtiğimiz günlerde, bu kez gazeteci Kemal Öztürk’ün NTV’de katıldığı bir programdaki şu sözleriyle açıktan vücut buldu:
Öyle hikâyeler dinledim ki Sedney Hapishanesi’nde. Orada çalışmış çöpçüyü bile assalar, kurşuna dizseler yeridir dersiniz. Öyle korkunç hikâyeler. Afrin’de, İdlib’de, Halep kırsallarında öyle korkunç hikâyeler dinledim ki, kurşuna dizmeden çocuk ölümüne kadar. Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor. Ama bakın intikam almadılar. İntikam almadılar. O toplu infazları yapmadılar.
Öztürk gelen tepkiler üzerine, diğer örneklerde de görüldüğü gibi bir yandan yanlış anlaşıldığı, diğer yandansa -hadi “mütevazık” diyelim- “meramını doğru anlatamamış olabileceği” ifadelerinin arkasına sığındı. Oysaki aynı yerde Öztürk şunu söylemekte de bir beis görmedi: “… durumu yanlış anlayan, üzülen, travmaları tetiklenen iyi niyetli Alevi, Nusayri kardeşlerim varsa onlardan da özür dilediğimi söyledim.” Bunun anlamı tam olarak şudur: “Ben doğru bir şey söyledim ama iyi niyetli Alevi, Nusayri kardeşlerim yanlış anladı!” Bu da en açık ifadeyle, Alevilere yönelik “iyi niyet” vurgusu üzerinden “kötü niyetlilerinin de olduğuna” kapı aralayan devşirilmiş bir “masumiyet zırhıdır”. Sonuçta Öztürk’ün açıktan, Gülen’in ise daha “mistifiye” bir şekilde Nusayrileri “hedef göstermede” zihnen buluştuklarını söyleyebiliriz.
Bilirsiniz ki Türkiye’de bu yönlü fobik yaklaşımların sahipleri karşılarında güçlü bir kamuoyu tepkisi gördüklerinde hemen “benim de Alevi arkadaşım, komşum, dostum” var yönlü cümleler kurmayı bir maharet saymıştır. Ya da “ben de onların hakkını-hukukunu savunuyorum” naraları arasında yavuz hırsız rolüne soyunmayı maharet haline getirirler. Bunun en son örneğine kamuoyu, Altan Tan’ın belirli aralıklarla dile getirdiği ifadeleriyle tanık oldu.
“Altan” kimi “tan” eyliyor!
Bahse konu kişinin Alevilik ile ilgili doğrudan ve dolaylı ifadeleri elbette kısa bir süre öncesine dayanmıyor. Hatırlarsanız 2007 yılındaki bir röportajında şu sözleri sarfetmişti:
Şimdi bugün bölgedeki siyasi yapıyı bir düdüklü tencere gibi düşünmek gerekiyor. Tencerenin kapağı Marksist ve Alevi çizgidedir. Bugün PKK’nın yönetici kadrosunun önemli bir kısmı Pazarcık, Elbistan ve Tunceli kökenlidir. Çoğu Stalinist bir anlayıştan geliyor. Tencerenin kendisi ise Sünni, Şafi ve Nakşibendi’dir. Dolayısıyla bugün tencereyle kapak arasında bir uyum sorunu vardır.
Düdüklü tencere artık ötüyor… (“Peki 25 yıldır bu tencere kapağı nasıl taşıyor?” sorusu üzerine devam ediyor.) Çünkü ateş tencerenin altındadır. Tencere yanıyor. Bütün köy boşaltmalar, bütün işkenceler, bütün ölümler bizim başımızdaydı. Yani tencere ateşin üzerinde, kapak da tencerenin üzerindeydi. Ama artık düdüklü tencere ötüyor. Ses çıkarıyor. Artık bu kapağı başımdan alın diyor.
Biri bile ful oruç tutmuyor. 22 bağımsız DTP’li içinde namaz kılan, Ramazan orucunu ful tutan bir tek kişi yok. Bunu hakaret anlamında söylemiyorum, bu bir tespittir.[9]
Devam edelim… Tan, bu kez de 2018 yılında CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın programında Kılıçdaroğlu’ndan bahsederken şu sözleriyle gündem oldu: “Selahattin Bey ben inançlı bir Müslüman’ım ve tek kıblemiz var o da Kabe’dir dedi. Yani böyle bir laf daha Kemal Kılıçdaroğlu’ndan duyulmadı.”
Altan Tan, doğrudan Aleviliği ve Alevilere yönelik Alevifobik ve itham edici sözlerini bu kez de içinde bulunduğumuz sürece dair kısa süre öncesinde katıldığı bir programda dile getirdi. Okurun sabrına sığınarak… Şöyle diyor Tan:
Bir de içeride bu işi istemeyenler var. Mesela Türk Solu, Türkiye’deki Alisiz Aleviler, bunlar istemez, istemiyorlar. Niye istemiyorlar? Çünkü bu işte kazanacaklar var kaybedecekler var. Mesela kaybedecekler nedir? İşte İran, Rusya, Hizbullah, İsrail. Bunlar Suriye üzerindeki etkilerini kaybediyorlar, kaybettiler. Yeni bir, işte süreçte yani bu iş başarıya ulaşırsa, inşallah ulaşır, yeni bir denge ortaya çıkacak. Türkiye’nin eli güçlenecek. Kürtler işte sürekli çatışma, ölüm, öldürmeden çıkacaklar. Yani burada bunu çok daha fazla genişletebiliriz ama çok kısa ifadeyle kazanacaklar var, kaybedecekler var. Kazanacaklar bu işin bir an önce olmasını istiyorlar. Kaybedecekler de ayak sürüyorlar, yani çomak sokuyorlar, direniyorlar. Bu Kandil’de de var, bu bahsettiğim unsurlar. Türkiye’nin iç siyasetine de bu yansıyor, yansıyacak.
Mesela daha önceki dönemlerde işte Edirne, yani Demirtaş, işte Ekrem İmamoğlu, Kılıçdaroğlu, topyekûn CHP, Türk solu, işte Türkiye’deki Alisiz Marksist, Alevi kesim. Yani niye hep Alisiz Alevi diyorum. Yani Türkiye’de Alevi meselesinde geleneksel Alevilerle bir sorun yok. Yani geleneksel Alevi ne demek? İşte elli sene, yüz sene, iki yüz sene Anadolu’da Alevi inancını benimsemiş, kendine göre ritüellerini yaşayan, işte 12 İmam’a inanan, Hz. Ali’ye inanan, Hz. Peygamber’e inanan, işte ondan sonra aşure orucunu tutan, semah yapan, yani geleneksel olarak dindar, tırnak içinde dindar Alevi dediğimiz geleneksel Alevilerle bir sorun yok.
Ama bunu ideolojik olarak Marksizm, ateizm çizgisinde siyasal Aleviliği kastediyorum, burada sorunlar var. Onlarda da her ne pahasına olursa olsun hem topyekûn İslâmi kesimle, daha özelinde işte Tayyip Erdoğan’la, AK Parti’yle hesaplaşma var… Ama bu kesim Turgut Özal’la da kavga etti, bu kesim Necmeddin Erbakan’la da kavga etti, bu kesim Adnan Menderes’le de kavga etti… Özünde İslâm’la da bir tartışmaları var.
… Şimdi köstekleyenler tabii Kandil’de de var. Yani PKK’nin içerisinde de ciddi bir Alisiz Alevi ve Türk solu egemenliği var. DEM Parti içinde de böyle bu. Bunlar Abdullah Öcalan’a direk cepheden “hayır karşıyız, sen yanlış yapıyorsun” demiyorlar, diyemiyorlar… E ne yapıyorlar, ayak sürüyorlar.
Tan’ın bu açıklamaları elbette büyük bir tepkiyi beraberinde getirdi. Fakat kendisi diğerlerinden farklı olarak, cevap hakkını kullanmak amacıyla katıldığı Namık Kemal Dinç’in Numedya’daki programında, söylediklerinden geri atmadığını ve “ağzından çıkan her lafın sahibi olduğunu” belirterek yine hedef gösterici ifadeleriyle Alisiz Alevileri -ve hatta bu kez program sunucusu Dinç’i de bu kategori içerisinde zikrederek- hedef aldı. Üstelik aynı yerde “yargılanan” değil, “yargılayan” olduğunu da açık bir ifadeyle dile getirdi. Doğal olarak, şecaat arz ederken sirkatin söyleyen bir bilincin yansıması olan bu ifadeleriyle de tekrar yeni tepkilere neden oldu.
Evet, Tan’ın adeta “tan eyleyerek” hedef tahtasına koyduğu, kendi ifadeleriyle “İslâmi kesimle hesaplaşma” içerisinde olduklarını belirttiği “Alisiz Aleviler”e dair sözleri bunlar. Kendisi, elbette diğer muadili örneklerinde olduğu gibi, konumlandığı “Sünni” pozisyondan Aleviliği tanımlayıp, Alevileri düşmanlaştıran bir çerçeve çiziyor. Ama tabii burada, bizzat Aleviler arasındaki “Alili-Alisiz Aleviler” tartışmalarında “bazı Alili Alevilerden aldığı suflelerle” ve yine geleneksel Aleviliğin ardına sığınarak kendini meşrulaştırma amacı da güdüyor. Yani yine elindeki taşı “yolun kuşundan alıp, yolun diğer kuşlarına atmakta bir aracı rolüne” soyunduğu da söyleyebiliriz.
Tan ayrıca burada, “şeriat” isteyen bir Sünni olarak, Alisiz Aleviler nitelemesiyle bir yandan kendisi için “makul Aleviliğin” ne olduğuna işaret etmekte, diğer yandansa Aleviliğin tarihi, “teolojisi”, toplumsal ve siyasi gelişimini bilerek ya da bilmeyerek konuşmaktadır. Zaten onun için buna da gerek yok ki... Oysa Tan da bilmektedir ki “bir sorun yok dediği” o geleneksel Aleviler de (yani Alili Aleviler) hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde sayısız katliam ve ithamın muhatabı haline gelen Kızılbaşlardır! Fakat belirli aralıklarla dile getirdiği bu yönlü ifadelerinin, olası tepkilere karşı kendisine bir hareket alanı sağlayamayacağının farkında olduğu için repertuarını Alevilik adlandırmasının önüne taşıdığı “Marksist, ateist” gibi nitelemelerle, daha “diplomatik” bir üslupla sergilemeyi tercih etmektedir. Ayrıca aynı Tan, muadilleri gibi “doğru” Aleviliği tanımlama yetkisini bir Sünni olarak kendinde görüyor; fakat benzer nitelemeleri Alevi kimliğinin içine doğanlar dışındaki farklı inançlılara yapmıyor.
Tan bunu kısmen -yukarıda da ifade edildiği gibi- tıpkı Osmanlının Kızılbaşlardan bağımsız ve farklı olarak olumladığı “Alevi” kavramsallaştırması üzerinden tercih etmektedir. Burada Tan’la beraber, özellikle Suriye’deki savaşla beraber ön plana gelen “siyasal Alevilik” kavramına değinmek de gerekiyor. Bu nitelendirmenin, esas olarak “Alevi karşıtları” ve “siyasal İslâmcılar” tarafından kısa bir süre önce tedavüle konulan ve daha çok da Aleviliği itham eden bir manada kullanıldığı şüphesiz. Zira bir ön sıfat olarak Alevilere yakıştırılan “siyasal” nitelemesi, bir yandan onları Suriye ve Esad rejimi üzerinden olumsuzlama, diğer yandansa Türkiye’de inşa edilmeye soyunulan rejimin karşısında yine ve sözde bir “kurucu öteki” olarak Alevileri “şeytanlaştırarak” çağırma niyetiyle kullanılmaktadır.
Oysa sorun tam da buradadır. Çünkü Alevilerin bugün maruz kaldıkları pratik ve sözlü ithamların en büyük nedenlerinden biri aslında tam da “siyasallaşamamalarıyla” alakalıdır. Yani tarih boyunca yaşanan onlarca acı, itham ve şüpheye karşı kendilerini sürekli “ispat etmeleri” gereken bir topluluk pozisyonuna dün olduğu gibi bugün de sürüklenmektedirler. Fakat acı olan budur ki her ne şekilde olursa olsun yine de kabul edilmemektedirler. Diğer bir ifadeyle bir türlü “siyasallaşamayan” Aleviliği tam da Suriye’de meydana gelen gelişmeler üzerinden siyasallaşmakla adlandırmak, bir yandan “siyasal İslâm’ı” masumlaştırmak iken, diğer yandan siyasallaşması (da) gereken Aleviliği sadece bu gündem üzerinden henüz doğmadan belirli bir alana hapsedip hedef göstermek amacı taşımaktadır. Dolayısıyla burada amaçlanan da muhalifini yönlendirme becerisi kadar, Alevileri sürekli ve sadece kendilerini savunmak ya da ispat etme “mahcubiyetinin” dar sınırlarında tutmaktır. Buna, onları, sadece ufak “kırıntılarla” sistemden sürekli bir şeyler isteyen ve karşılığında da isteklerinin onlar talep ettiği için değil, yukarıdan “lütfedildiği” sınırlı bir alanda hapsetmek de dahildir.
Peki Tan ve muadilleri Alevi değillerse şayet, geleneksel Aleviliği “olumlarken”, “Alisiz Alevileri” neden hedef haline getirmektedirler? Zira doğru Aleviliği tanımlamakta samimi olunsaydı, kendilerinin de buna dahil olmaları, yani “Alevi olmayı” istemeleri beklenirdi. Aynı şekilde Tan’ın “Alisiz Alevilerin sürece karşı olduklarına” dair elinde ne gibi bir veri vardır? Oysa görülmektedir ki bugün “Ali dışında Aleviliği” tanımlayan ve inanan çok sayıda Alevi de bu sürece açıktan destek verirken (ki Tan’ın işaret ettiği Kandil’dekiler de dahil) nasıl olur da Tan, Aleviliğin iç tartışmalarına dışarıdan dahil olup, “yolun kuşuna taş atma” hakkını kendinde görmektedir? Soruyu tersinden de sorabiliriz: Tan’ın makul olarak gördüğü “Alili Aleviler” (kimlerse artık) içinde de sürece karşı olanlar yok mudur? Dolayısıyla, varsa -ki vardır- bu kişilere dair de herhangi bir genelleme yapılamayacağı gibi, yalnızca “Alisiz Aleviler” üzerinden, üstelik böylesine hassas bir sürecin içerisinde onları hedef göstermeye yeltenmek de, Tan’ın bizzat başkalarını itham ettiği ve eleştirdiği bu süreci baltalamak anlamına gelir.
Görüldüğü üzere -öncesinden başlayarak Fetullah Gülen’e, oradan da Altan Tan gibi örneklere uzanıncaya kadar- Sünni zihin yapısında bilerek çerçevesi çizilen bir “Alevi” ve “Alevi olmayan” tanımı ve dayatması var. Tabii bunun çerçevesi de yine, kendilerinin “makul” gördüğü ya da işaret ettiği sınırlara işaretle çiziliyor. Oysa aynı şeyi Aleviler, “doğru Sünnilik, Hanefilik ya da Şafiîlik budur” diye hiçbir zaman yapmadı. Çünkü zaten aynı Aleviler, kendilerinden olmayanı kendilerine benzetmek gibi ne bir gayeye ne de motivasyona sahip (bunun aynı zamanda inançsal bir yönü de vardır). Bu da dışarıdan tanımlamanın geri planında, aslında bir tahakküm ve “asimile” etme niyetine işaret. Yani, “tanınmak ve muhatap alınmak istiyorsanız, bizim kabul ettiğimiz Alevilik budur” diyerek Alevileri belirli bir alana çekme strateji söz konusu. Aynı zamanda Alevileri, kendilerinin kabul ettiği, içlerindeki sürek farklılıklarına rağmen “homojenleştirme” niyetiyle de alakalı. Ki bu da “Aleviler bir tane değil ki, hangisini muhatap alacağız” yönlü beyanlarla açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Oysa bu farklılık bizzat Aleviliğin bir iç zenginliği olarak “yol bir, sürek bin bir şeklinde” ifade bulmuşken…
Gülen’in söz konusu röportajında dolaylı olarak Nusayri örneği üzerinden (“Nuseyri akidesi vardır. Allah insandır, insan Allah'tır. Allah insanın içine girmiştir. Allah insanda itaat etmiştir. Bu anlayış hakimdir”) hedef gösterdiği Alevilerin “Alisiz Aleviler” olduğu çok açıktır. Dolayısıyla, aralarında doğrudan bir illiyet bağı olmasa da Gülen’i Kemal Öztürk ile bir araya getiren “Nusayri” vurgusunun, onu “Alisiz Aleviler” göndermesiyle bu kez de Altan Tan ile yakınlaştırdığı söylenebilir. Çünkü Gülen’in de makbul ve kendilerinden gördüğü bir kesim Alevi varken (“Anadolu’daki Aleviler, Yörükler bizim, Tahtacılar. Onlar her zaman bizim kendileriyle anlaşacağımız insanlardır”), çizdiği bu sınırın dışına ittiği ve “Alevi olarak görmediği” grupların yaşadığı coğrafya da dikkat çekici şekilde Tan’ın örnekleriyle örtüşür. Ama yine de şunu ifade etmek gerekir: Zihni yapılarının uyuşmasına yapılan vurgudan ötürü buradan ne Leyla Şahin Usta ne de Tan ve Öztürk’ün, Gülen hareketinin Alevilik politikasını temsil ediyorlar gibi bir sonuç çıkarmamak gerekiyor. O nedenle kastımızın tamamen köklü bir zihniyet kalıbının bu gibi farklı kişiler nezdindeki örtüşmesine temasla, bir mensubiyet-aidiyet manasına gelmediğini belirtmek isteriz.
Netice olarak, çeşitli aktörlerce “Türk-Kürt ittifakı” olarak nitelendirilen ve “Sünnilikle lehimlendiğine” ilişkin şüphe ve eleştirilerin gündeme geldiği bu yeni süreçte, özellikle kamusal alana hitap eden politikacıların çeşitli gayri Sünni grupların endişelerini görmezden gelen, hatta bunları yeniden nüksettiren açıklamalar yapmaları elbette kabul edilemez. Çünkü Türkiye’de tarafların tarihsel olarak birbirlerine karşı negatif bir hatırlama ve anılara sahip olduğu açıktır. Dolayısıyla tam da böylesine bir sürecin girizgahında kaş yapayım derken göz çıkaran beyanlarda bulunmak, barışa gönüllülüğü arzu edilen halklar cephesinde bir katkıdan ziyade kopuşa sebep olur. Henüz başında olunan -daha doğrusu ilk adımı atılmaya çalışılan- bu süreçten ötürü tüm geçmişi unutmak elbette söz konusu olamaz. Aksine, tarihin olumsuz manada yeniden tekerrürüne neden olmadan, kalıcı bir sürece vesile olmak için ilerleyen aşamalarda hem bir tarihsel yüzleşmenin hem de en üstten en dibe kadar olumlu manada köklü yasal adımların atılması gerekiyor. Tabii bunun yolu da -en azından şimdilik- politikaya tahvil edilen olumsuz çağrışım ve göndermelerden ziyade, kapsayıcı bir dil oluşturmaktan geçiyor.
[1] “Alevifobi” kavramını kamusal tartışmalara ilk kez açan Prof. Dr. Sefa Feza Arslan’a teşekkürler.
[2] Olası çarpıtma, provokasyon ve art niyetli niyet okumaların önüne geçmek için, yazı boyunca gerek tarihî gerekse bilhassa güncel olarak işaret edilen “Sünni” vurgusunun bir genellemeden ziyade, işaret ettiği bağlam içerisinde ele alınmasına özellikle dikkat çekmek isteriz. Buradan hareketle, eleştiri konusu olan “Sünniliğin”, içine doğdukları bu mezhep ya da kimliğin tüm mensuplarınca savunulmadığı açık olup, onları tüm bu eleştirilerden münezzeh tutarız.
[3] Bkz. Yalçın Çakmak, Osmanlıda Dinden Çıkma (İrtidad), İletişim Yayınları, İstanbul, 2025.
[4] Fikret Yılmaz, “1782'de Bir Kızılbaş Katliamı: Hafıza, Karalama ve Şiddet”, Tarih ve Toplum: Yeni Yaklaşımlar, sayı 23, 2024, s. 9-71.
[5] Bkz. Çakmak, Osmanlıda Dinden Çıkma (İrtidad).
[6] Bkz. Yalçın Çakmak, Sultanın Kızılbaşları: II. Abdülhamid Dönemi Alevi Algısı ve Siyaseti, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019.
[7] Yalçın Çakmak, “Perception and Politics of the Kizilbash-Alevi in the Late and Post-Ottoman Periods with its Ruptures and Continuities”, Hans Lukas Kieser-Khatchig Mouradian (ed.), The I.B. Tauris Handbook of the Late Ottoman Empire, Bloomsbury, Londra, s. 487.
[8] Çakmak, Sultanın Kızılbaşları.
[9] “Kürtler AKP’ye sadece kredi açtı”, Devrim Sevimay ile röportaj, Milliyet, 30 Temmuz 2007.



