Yağmur Değişirken Şehirler Neden Değişmiyor? - İstanbul Sellerinden COP31'e: Antroposen'de Kentlerin Kırılganlığı

Çalıştığım üniversite kampüsünü düşündüğümde, aklıma gelen ilk şeylerden biri asfalt. Bir dönem taş ya da mozaik döşemeli olan ara yolların neredeyse tamamı zamanla asfaltla kaplandı. Toprağın göründüğü, yağmurun en azından bir bölümünün yüzeyden aşağı süzülebildiği alanların yerini sert, düzgün ve geçirimsiz yüzeyler aldı. Bu değişimi oldukça iyi hatırlıyorum. Hatta asfaltlaşmayı savunanların arasında üniversite yöneticilerinin ve akademisyenlerin de bulunduğunu anımsıyorum. Demek ki bilim insanları da zaman zaman modernliğin sunduğu kolaylıklarla ekolojik gerçekler arasındaki çelişkiyi gözden kaçırabiliyor.

Asfalt o günlerde neyi temsil ediyordu? Düzeni mi, temizliği mi, modernleşmeyi mi? Belki hepsini. Çamurlu ayakkabılarla binalara girilmeyecek, araçlar daha düzgün yollarda ilerleyecek, kampüs daha bakımlı görünecekti. Bu tercihlerin arkasındaki niyetleri bugün sorgulamak istemiyorum. Fakat sonuçlarına bakınca, üzerinde düşünmemiz gereken çok daha önemli bir mesele olduğunu görüyorum: Biz kentlerimizi doğanın işleyişini dikkate alarak mı tasarlıyoruz, yoksa doğayı mümkün olduğunca görünmez kılmaya mı çalışıyoruz?

14 Ekim 2026'da İstanbul'da yaşanan sel felaketinin görüntülerini izlerken yeniden bu soruyu düşündüm.

Yollar su altında kalmış, alt geçitler dolmuş, araçlar sürüklenmiş, insanlar evlerinde ve iş yerlerinde mahsur kalmıştı. İstanbul'da bir gün içinde binlerce acil yardım ihbarı yapılmıştı. Ertesi gün gelen haberlerde can kayıpları ve kayıp insanların olduğu bildiriliyordu.

Bir şehir, yağmur karşısında nasıl bu kadar savunmasız hale gelebilir?

İlk yanıtımız genellikle yağışın olağanüstü olduğu yönünde. Bu doğru olabilir. Ne var ki yalnızca yağmurun ne kadar şiddetli olduğuna bakmak, yaşanan felaketin nedenlerini anlamaya yetmiyor. Çünkü yağmurun nereye düştüğü kadar, düştükten sonra nereye gidebildiği de önemli.

İstanbul'un Tekrarlanan Hikâyesi

İstanbul'un sellerle karşılaşması yeni değil.

Eylül 2009'da yaşanan büyük seli hatırlayalım. Ayamama Deresi çevresi başta olmak üzere kentin batısındaki yerleşimler ve ulaşım güzergâhları su altında kalmış, insanlar araçlarında ve iş yerlerinde mahsur kalmıştı. İstanbul ve çevresini etkileyen taşkınlarda onlarca kişi hayatını kaybetmişti. O günlerde tartışılan konular arasında dere yataklarının yapılaşması, taşkın alanlarına kurulan tesisler ve kentsel altyapının yetersizliği vardı.

Aradan on dört yıl geçti. Eylül 2023'te bu kez Başakşehir, Arnavutköy ve Küçükçekmece'de benzer görüntülerle karşılaştık. Bodrum katlarını su bastı, araçlar sürüklendi, iki insan yaşamını yitirdi. Aynı günlerde Yunanistan ve Bulgaristan da aşırı yağışlarla mücadele ediyordu. Uluslararası basın, üç ülkede yolların, köprülerin ve yerleşimlerin zarar gördüğü geniş çaplı bir sel felaketini haberleştirdi.

Ve şimdi Ekim 2026.

Yine İstanbul, yine su altında kalan yollar, yine mahsur kalan insanlar.

Elbette bu olayların meteorolojik koşulları aynı değil. Yağışların süresi, yoğunluğu ve mekânsal dağılımı birbirinden farklı. Dolayısıyla bütün bu selleri aynı nedenle açıklamak bilimsel bakımdan doğru olmaz. Ancak tekrar eden bir durum var: Kentin belirli bölümlerinde yoğun yağışın bir afete dönüşmesine yol açan kırılganlıklar devam ediyor.

Burada asıl sorulması gereken, geçmişte yaşanan sellerin kent planlamasında neyi değiştirdiği.

Çünkü bir felaketten sonra yolları temizlemek, alt geçitleri yeniden açmak ve hasarlı binaları onarmak, kentin bir sonraki yağışa daha hazırlıklı olduğu anlamına gelmiyor.

Bazen aynı şehri yeniden inşa ederken aynı riskleri de yeniden üretiyoruz.

Yağmur mu Değişti, Kent mi?

Aslında ikisi de değişti.

İklim biliminde oldukça iyi bildiğimiz bir fiziksel ilişki var: Atmosfer ısındıkça daha fazla su buharı taşıyabiliyor. Uygun koşullar oluştuğunda bu durum daha yoğun yağışları mümkün kılıyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) Altıncı Değerlendirme Raporu da insan kaynaklı iklim değişikliğinin dünyanın birçok bölgesinde şiddetli yağışları artırdığını ortaya koyuyor.

Fakat iklim değişikliğinin bir yağış olayını nasıl etkilediğini belirlemekle, o yağışın neden yıkıcı bir sele dönüştüğünü açıklamak aynı şey olarak anlaşılmamalı.

Sel yalnızca atmosferde başlamıyor. Toprakta, nehir havzalarında, vadilerde ve kentlerin yüzeyinde de şekilleniyor.

Bir yağmur damlası orman toprağına düştüğünde, koşullar uygunsa toprağa sızabilir. Bitki örtüsü yağışın bir bölümünü tutar, toprak suyu depolar, suyun akışı yavaşlar. Aynı damla asfaltla kaplı bir otoparka ya da geniş bir beton yüzeye düştüğünde ise önemli ölçüde farklı bir süreç başlar. Suyun toprağa geçişi engellenir, yüzey akışı hızlanır ve kısa sürede büyük miktarda su drenaj sistemlerine ulaşabilir.

Elbette doğal topraklar da sınırsız miktarda su ememez. Uzun süreli ve aşırı yağışlarda doygun hale gelerek yüzey akışı oluşturabilirler. Ancak geniş geçirimsiz yüzeyler, özellikle kısa süreli şiddetli yağışlarda, suyun birikme ve akma biçimini önemli ölçüde değiştirir.

Bu nedenle asfalt yalnızca yol yaparken kullanılan bir malzeme olmaktan öte bir şeydir; kentin su döngüsüne yapılan fiziksel bir müdahaledir.

Üstelik mesele yalnızca asfalt değil. Dere yataklarının daraltılması, taşkın düzlüklerinin yapılaşmaya açılması, sulak alanların kaybedilmesi ve yeşil alanların parçalanması da kentin suyla kurduğu ilişkiyi değiştiriyor.

İklim değişikliği yağış tehlikesini büyütürken, kentleşme biçimimiz bu tehlikenin insan yaşamına nasıl yansıyacağını belirliyor.

Burada asfaltlaşmanın başka bir sonucunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Birikim dergisinin Ekim ayı sayısında yayımlanan yazımda, iklim krizini yalnızca karbon emisyonları ve sıcaklık artışı üzerinden konuşmanın, yaşadığımız gezegenin biyolojik gerçekliğini nasıl geri plana itebildiğini tartışmıştım.[1] Bir ormanın içinden geçirilen yolun ekolojik bedeli yalnızca yapımında kullanılan malzemelerin ya da yoldan geçen araçların neden olduğu emisyonlardan ibaret değil. O yol aynı zamanda habitatı parçalayabilir, canlıların hareketini sınırlayabilir ve türler arasındaki ilişkileri değiştirebilir. Kentlerde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Üzerini örttüğümüz toprak yalnızca yağmur suyunu emme kapasitesini kaybetmiyor; aynı zamanda canlılar için bir yaşam alanı olma özelliğini de büyük ölçüde yitiriyor.

Dolayısıyla geçirimsiz yüzeylerin çoğalmasını yalnızca bir drenaj ya da taşkın yönetimi sorunu olarak ele alamayız. Burada kentin bütün ekolojik işleyişinin değişmesinden söz ediyoruz. Toprağın suyu tutma kapasitesi, bitki örtüsünün sürekliliği, canlıların hareket edebileceği alanlar ve kentte yaşayan insanların doğayla kurduğu ilişki birlikte dönüşüyor. İklim değişikliği bu dönüşümün üzerine yeni bir baskı ekliyor. Bu yüzden kentlerin iklim krizine uyumunu düşünürken yalnızca suyun nereden akacağını değil, suyun tutulmasını ve yaşamın sürmesini mümkün hale getiren ekolojik ilişkilerden geriye ne kaldığını da sormamız gerekiyor.

Bu ikisini birbirinden ayırmadan, ama birbirine de indirgemeden düşünmek zorundayız.

Geçmişin Selleri Bize Ne Öğretti?

Türkiye'de yalnızca İstanbul'un geçmişine bakmak bile yeterli olmayabilir.

Ağustos 2021'de Batı Karadeniz'de, özellikle Kastamonu'nun Bozkurt ve Sinop'un Ayancık ilçelerinde yaşanan büyük taşkınlar, dere havzalarındaki yapılaşmanın ve aşırı yağışın nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. AFAD'ın açıklamalarına göre 82 insan hayatını kaybetti.

Mart 2023'te Şanlıurfa ve Adıyaman'da yaşanan sellerde ise evler, yollar ve alt geçitler su altında kaldı. Depremin hemen ardından meydana gelen bu felaket, zaten kırılgan hale gelmiş yerleşimlerin başka bir doğa kaynaklı tehlikeyle karşılaştığında ne kadar büyük risk taşıyabileceğini gösteriyordu.

Bütün bu olayları birbirine bağlayan şey yalnızca iklim değil.

Asıl ortaklık, doğal süreçlerle insan yerleşimleri arasındaki ilişkinin yeterince dikkate alınmamasında aranmalı.

Bir derenin taşkın düzlüğü, yıllar boyunca suyun yayılabildiği doğal bir alan olabilir. Biz bu alanı yapılaşmaya açtığımızda, dereyi dar bir kanala aldığımızda ya da üzerini kapattığımızda, suyun hareketini kendi mühendislik hesaplarımıza uygun hale getirdiğimizi düşünebiliriz. Oysa aşırı yağış geldiğinde su yine havzanın fiziksel özelliklerine göre hareket eder.

Burada doğanın insandan intikam aldığı gibi romantik bir açıklamaya ihtiyacımız yok. Suyun hareketi fiziksel süreçlere bağlıdır. Değiştirdiğimiz arazi örtüsü ve yerleşim düzeni ise bu süreçlerin sonuçlarını etkiler.

Belki de en önemli sorunlardan biri, afetlerden sonra suyun nereden geldiğini konuşmamıza rağmen, o alanın neden suyun yolu üzerinde bulunduğunu yeterince tartışmamamızdır.

Antroposen'de Kırılgan Kentler

Bu mesele yalnızca Türkiye'ye özgü olarak da düşünülmemeli.

New York metrosunun şiddetli yağışlarda su altında kalan istasyonları, Londra metrosunda aşırı sıcakların yol açtığı sorunlar ve 2021'de Çin'in Zhengzhou kentinde metro sistemini etkileyen ölümcül taşkın, farklı iklimsel tehlikeler karşısında büyük kent altyapılarının nasıl zorlanabildiğini gösteriyor.

Bütün bu örnekler arasında önemli bir bağlantı görüyorum.

Kentlerimizin büyük bölümü, geçmişin iklim koşulları ve belirli mühendislik varsayımları dikkate alınarak tasarlandı. Altyapı sistemleri belirli sıcaklık aralıklarına, yağış yoğunluklarına ve taşkın olasılıklarına göre geliştirildi. Fakat artık bu koşulların değiştiği bir dünyada yaşıyoruz.

Üstelik iklim değişirken kentlerimiz de büyüyor. Yeni yollar, yeni otoparklar, yeni konut alanları ve yeni ulaşım sistemleriyle doğal yüzeyleri dönüştürmeye devam ediyoruz.

Antroposen kavramının kentler bakımından önemli olduğunu düşündüğüm nokta tam da burada.

İnsan artık yalnızca doğa olaylarından etkilenen bir canlı değil. İnsan, bu olayların etkilerini değiştiren fiziksel çevrenin de başlıca düzenleyicilerinden biri.

Ancak bu, bütün insanların söz konusu dönüşümlerde eşit sorumluluğa sahip olduğu ya da ortaya çıkan risklerden eşit ölçüde etkilendiği anlamına gelmiyor.

Aynı kentte yaşayan insanların sel karşısındaki kırılganlığı bile birbiriyle karşılaştırıldığın önemli bir değişkenlik gösteriyor. Bodrum katında yaşayan biriyle yüksek bir katta yaşayanın, dere yatağındaki bir konutla güvenli bir zemindeki konutun, altyapısı yetersiz bir mahalleyle iyi planlanmış bir yerleşimin karşı karşıya olduğu risk aynı şüphesiz farklı.

Bu yüzden iklim değişikliğine uyum, yalnızca mühendislikle çözüm üretme yolu değil, aynı zamanda bir toplumsal eşitlik meselesi.

Çözüm Daha Fazla Beton Olabilir mi?

Sellerin ardından en sık duyduğumuz önerilerden biri altyapının güçlendirilmesi. Daha büyük yağmur suyu kanalları, daha yüksek duvarlar, daha güçlü pompalar ve yeni tahliye sistemleri. Bunların elbette gerekli olduğu yerler var. Özellikle yüksek riskli bölgelerde iyi tasarlanmış mühendislik altyapısı yaşamsal önem taşıyabilir.

Fakat yalnızca suyu daha hızlı uzaklaştırmaya çalışmak yeterli mi?

Belki de önce suyun neden bu kadar hızlı biriktiğini düşünmek gerekiyor.

Son yıllarda kent ekolojisi ve su yönetiminde giderek daha fazla önem kazanan yaklaşımlardan biri, yağmur suyunu düştüğü yerde tutmaya, yavaşlatmaya ve mümkün olduğunca doğal döngüsüne katmaya dayanıyor.

Bu anlayış çoğu zaman "sünger şehir" olarak adlandırılıyor.

Yağmur bahçeleri, geçirgen kaldırımlar, bitkilerle tasarlanan su toplama alanları, kent ormanları, sulak alanların korunması ve doğal dere koridorlarının yeniden işlev kazanması bu yaklaşımın parçaları.

ABD Çevre Koruma Ajansı'nın çalışmalarında da vurgulandığı gibi, yeşil altyapı yüzey akışını azaltabiliyor, suyun tutulmasını ve filtrelenmesini sağlayabiliyor. Bu uygulamaların önemli bir başka özelliği de kentlerdeki canlılar için yaşam alanı oluşturabilmeleri.

Bir yağmur bahçesi yalnızca yağmur suyunu yöneten küçük bir mühendislik çözümü olmaktan öte bir ekosistem. Mesela bitkilerin, böceklerin ve kuşların yararlanabileceği bir yaşam alanı.

Bir dere koridorunu korumak yalnızca taşkın riskini yönetmek anlamına gelmez. Ekolojik bağlantıları sürdürmek, kent içindeki sıcaklıkları düzenlemek ve biyolojik çeşitliliğe alan açmak anlamına da gelebilir.

Doğa temelli çözümleri yalnızca afetlerden korunma araçları olarak görmek bu nedenle eksik kalıyor.

Bunlar aynı zamanda kentleri yeniden yaşanabilir ekosistemler haline getirme fırsatları.

Elbette kent ormanları ya da yağmur bahçeleri her büyüklükteki seli önleyemez. Hiçbir tekil uygulama böyle bir güvence vermez. Önemli olan, kentleri havza ölçeğinde ele alan, doğal süreçleri mühendislik altyapısıyla birlikte değerlendiren bir planlama anlayışı geliştirmek.

COP31'e Giderken Türkiye'nin Kentleri

Bütün bunları, Türkiye'nin çok önemli bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapmasına birkaç hafta kala düşünüyoruz.

9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, COP31, Antalya'da düzenlenecek. Dünyanın dört bir yanından ülkeler iklim değişikliğinin sınırlandırılmasını, sera gazı emisyonlarının azaltılmasını, uyum politikalarını ve iklim finansmanını tartışacak. Ancak Türkiye açısından COP31'in anlamını yalnızca uluslararası müzakere masalarında aramamak gerektiğini düşünüyorum.

Burada Önder Algedik'in yakın zamanda Birikim dergisinde yayımlanan çalışmasının önemli bir tartışma açtığını düşünüyorum. Algedik, Türkiye'nin iklim politikasının bulunmadığı yönündeki yaygın değerlendirmeye itiraz ederek, meselenin yalnızca resmî iklim hedeflerinde değil, ülkede fiilen sürdürülen enerji, ulaşım ve kentleşme politikalarında aranması gerektiğini savunuyor.[2] Bu yaklaşım, iklim değişikliğini kendiliğinden gerçekleşen bir çevre sorunu olarak görmek yerine, onu ortaya çıkaran ekonomik ve siyasal tercihleri de tartışmaya açıyor. Algedik'in beton, otomobil ve fosil yakıtlar üzerinden geliştirdiği eleştiri, kentlerimizin bugünkü fiziksel yapısını anlamak bakımından da önemli.

Gerçekten de bir kenti asfaltla kaplamak, yeni otoyollar inşa etmek ya da doğal alanları yapılaşmaya açmak yalnızca yerel planlama kararları olarak görülemez. Bu tercihler, bir taraftan üretim ve ulaşım süreçleri üzerinden sera gazı emisyonlarıyla ilişkiliyken, diğer taraftan su döngüsünü, habitatların sürekliliğini ve kentsel iklim risklerini etkiliyor. Başka bir ifadeyle, iklim değişikliğine katkıda bulunan bazı gelişme biçimleri, aynı zamanda değişen iklim koşulları karşısında kentlerimizi daha kırılgan hale getirebiliyor.

Bu nedenle COP31 yaklaşırken yalnızca Türkiye'nin emisyon azaltım taahhütlerini değil, kentlerini nasıl geliştirdiğini de tartışmamız gerekiyor. Bir yandan iklim değişikliğine uyumdan söz edip diğer yandan taşkın düzlüklerini yapılaşmaya açmak, geçirimsiz yüzeyleri artırmak ve doğal su tutma alanlarını ortadan kaldırmak, aynı hedefle bağdaşmayan tercihler olabilir. Uluslararası iklim müzakerelerinde kullanılan kavramların gündelik yaşamda neye karşılık geldiğini anlamak için bazen bir kentin imar kararlarına bakmak yeterlidir.

İstanbul'da dün yaşanan sel, iklim değişikliğine uyumun neden ulusal ve yerel politikaların merkezinde olması gerektiğini yeniden hatırlatıyor.

Bu toplantıya ev sahipliği yapacak bir ülkede, kentlerin yağmur suyunu nasıl yönettiğini, taşkın alanlarını nasıl koruduğunu, geçirimsiz yüzeyleri nasıl sınırladığını ve yeşil alanlara erişimdeki eşitsizlikleri nasıl ele aldığını da konuşabilmeliyiz.

Çünkü iklim politikası yalnızca karbon emisyonlarını azaltmak değildir. Aynı zamanda değişmekte olan iklim koşullarında insanların ve diğer canlıların yaşamını sürdürebileceği çevreler oluşturabilmektir.

Burada iki farklı ama birbirini tamamlayan sorumluluk var.

Birincisi, küresel ısınmanın ilerlemesini sınırlandırmak için sera gazı emisyonlarını azaltmak. İkincisi ise bugünden yaşamakta olduğumuz ve gelecekte karşılaşacağımız iklimsel risklere uyum sağlamak.

Biri olmadan diğeri tek başına yeterli olamaz.

Üstelik kentlerdeki iklim uyumunu yalnızca yolların, binaların ve altyapının korunması olarak düşünmek de eksik. Sulak alanların, ormanların, akarsuların ve diğer ekosistemlerin korunması, aynı zamanda insan yaşamının güvenliğini destekliyor.

İklim değişikliğine uyum ile biyolojik çeşitliliğin korunması birbirinden bağımsız hedefler olarak da görülmemeli. Bu nedenle COP31'in Türkiye için önemli kazanımlarından biri, iklim politikalarını kentlerin gündelik yaşamına ve arazi kullanım kararlarına daha güçlü biçimde taşıyabilmek olabilir.

Kampüsten Kente, Kentten Gezegene

Yazının başında sözünü ettiğim üniversite kampüsüne geri dönmek istiyorum.

Bir zamanlar taşlarla döşeli olan bir yolun asfaltla kaplanması büyük bir değişiklik gibi görünmeyebilir. Hatta pek çok insan için bu tür uygulamalar ilerlemenin doğal bir parçasıdır. Ancak o küçük kararlar, yüzlerce başka kararla birleştiğinde, bir kampüsün, mahallenin ya da kentin ekolojik özelliklerini değiştirebilir.

Burada geçmişi bütünüyle idealize etmek istemiyorum. Eski kentler de seller yaşıyordu. Taş döşeli her yol geçirgen değildi. Doğal alanlar da aşırı yağışlar karşısında taşkınlara maruz kalabiliyordu. Üstelik bugünün kentlerinin ulaşım, sağlık ve altyapı gereksinimlerini yalnızca geçmişin yöntemleriyle karşılamak mümkün değil.

Ama modernleşmeyi doğayla ilişkinin bütünüyle kesilmesi olarak anlamak zorunda da olmamalıyız.

Belki de asıl ilerleme, her yüzeyi sertleştirmek yerine hangi alanların geçirgen kalması gerektiğini bilmekte. Bir dereyi kapatmak yerine ona yer açmakta. Yeni bir otopark inşa ederken yağmur suyunun nereye gideceğini düşünmekte. Bir ağacı yalnızca gölge sağlayan bir unsur olarak görmeyip, kentsel ekosistemin parçası olarak görebilmekte.

İstanbul'un dün yaşadığı sel, bize yeni bir şey söylemiyor olabilir. Çünkü benzer görüntüleri daha önce de gördük. Buna rağmen bu olaylar, üzerinde yeterince düşünmediğimiz bir gerçeği yeniden görünür hale getiriyor.

Yağmurun şiddetini her zaman kontrol edemeyiz. İklim değişikliğinin etkilerini de kısa sürede ortadan kaldıramayız. Ancak yağmurun düştüğü yüzeyleri, suyun hareket edeceği alanları ve insanların nerelerde yaşayacağını belirleyen kararları değiştirebiliriz.

İklim krizinin önemli özelliklerinden biri de bu: Geçmişte verdiğimiz kararların sonuçlarıyla, artık değişmekte olan iklim koşullarında karşılaşıyoruz.

Üstelik bu kararların etkileri yalnızca atmosferde biriken sera gazlarında değil, kentlerimizin fiziksel yapısında, üzerini örttüğümüz topraklarda, kaybettiğimiz yaşam alanlarında ve giderek kırılganlaşan ekolojik ilişkilerde de birikiyor. Bu yüzden iklim krizine ilişkin sorumluluğumuzu yalnızca ne kadar karbon saldığımızla değil, nasıl kentler ve nasıl bir yaşam çevresi oluşturduğumuzla da değerlendirmemiz gerekiyor.

COP31 yaklaşırken bence sormamız gereken sorulardan biri: İklimin değiştiğini biliyoruz. Peki kentlerimizi neden hâlâ değişmeyecek bir iklim varmış gibi tasarlıyoruz?

Bu sorunun yanıtı yalnızca gelecekte yapılacak uluslararası toplantılarda aranmamalı, bugün yaşadığımız kentlerin sokaklarında, dere yataklarında, parklarında ve üzerini asfaltla kapladığımız topraklarında aranmalı.


[1] Utku Perktaş (2026), “COP gerçekten gerekli mi? Dünya neden hâlâ aynı masaya oturuyor?”, Birikim, s. 31–42.

[2] Önder Algedik (2026), “Türkiye'nin iklim politikası var – Sorun da bu! Sera gazı envanteri ve söylem rejimlerinin sınıfsal sınaması (1990–2024)”, Birikim, s. 68–72.