Bir Okuma Âlemi Olarak Kentin Politik Tasarımı

Binge-reading lafını duydunuz mu? Bir dizinin bir sürü bölümünü ya da sezonunu bir anda izlemeye binge-watching deniyormuş. Binge bir şeyi kısa sürede fazlasıyla tüketmek anlamına geliyor. İçmek ve yemekte de kullanılıyor. Ama bir başka anlamı “alem, cümbüş”müş. Binge-reading bu cümbüş fikrine daha yakın; bir kitabı tek seferde uzun uzun, doya doya okumak anlamına geliyor. Ama söz konusu okumak olunca, izleme, yeme, içmeden farklı olarak sonunda sizi bir huzursuzluk, bir vicdan azabı beklemiyor “okuma aleminin”. Aksine büyük bir keyif ve bunu tekrarlama isteği beliriyor.

Engin Bozkurt’un NotaBene’den yayınlanan “Kentin Politik Tasarımı” tam da bu keyfe aday bir kitap. Farklı zaman ve mecralarda yayınlanmış yazılarının güncellenerek geliştirilmiş versiyonlarını derleyen çalışmayı bir binge-reading olarak topluca, bir solukta okuyabiliyorsunuz. Kitabın benim için bir başka kıymetli yönü ise Türkiye’de kent çalışmalarını düşündüğümde kafama takılan bir soruya da alternatif sunuyor olması: Kent farklı disiplinler tarafından parça parça analiz edilerek bütüncül bir şekilde ne kadar kavranabilir? Baktığımda şehir plancıların odağında planlar, tasarımlar, kararlar varken, mimarlar tek tek yapılarla ilgileniyor. Kamu yönetimciler, yerel yönetimlere dair yasalara, kurumlara, bunlardaki değişime odaklanırken, siyaset bilimcilerin merakı siyasi ilişkilerin, seçim sonuçlarının seyrine yöneliktir. Bu sonuçların arkaplanındaki beşeri dinamikler de genelde sosyologların radarına giriyor. Kent, edebiyatçılar için bir arkaplanken, sanatçılar için bir tuval ya da sahne olarak kalıyor. Uzmanlaşmış disiplinlerin arasında parçalanarak farklı farklı nesnelere dönüşen kent, Bozkurt’un kitap olarak güncelleyip derlediği yazılarında yeniden yan yana geliyor ve bütünlüklü bir resme dönüşüyor.

Bozkurt tam da Tanıl Bora’nın giriş yazısındaki tabiriyle “bol malzemeli bir pizza” ustası olarak kent farklı farklı disiplinlerin penceresinden, çok daha geniş bir spektrumda bir tartışma kurgusu sunuyor. Bu pizzanın tadını çıkarmaya önce kentlerin sokaklarını adımlayarak başlıyoruz. Ankara’nın “kararlı”, İstanbul’un “organik”, İzmir’in “hafif” tempolu yürüyüşlerini yaparken Frédéric Gros’un “Yürümenin Felsefesi” kitabını yoldaş alıyoruz yanımıza.

Bozkurt’un kitaptaki yürüyüş güzergahının felsefi yoldaşlarının yanında somut durakları da var. Faşizmin mekanlarından da geçiyor bu yürüyüşler, Sovyet çatı katlarından da. Ağaçlı sokaklardan geçip İngiliz publarına da, Osmanlı kıraathanelerine, Kadıköy meyhanelerine de uğruyoruz. Yazarlar, şairler, sanatçılar katılır bize bu duraklarda; İstanbul’un meyhanelerinde Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Nazım Hikmet’e, Cemal Süreya’ya rastlar, Sovyet çatı katlarında Marina Tsveyaeva, Sergei Eisenstein, İlya Kabakov’a selam veririz. Edebiyat da Bozkurt’un kent okumalarının yoldaşı oluverir.

Giremediğimiz yapıların da pencerelerine bakarız, ışığın ekonomi-politiği üzerine düşünürüz biraz ötede. Muhtelif zamanlarda görünür olmanın ve görünmemenin maliyeti ve anlamının nasıl değiştiğini okuruz merak ve hayretle. Sınıfsal ayrım da, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri de görünür bu pencerenin pervazlarından. İngiliz ve Fransızlar vergiden kaçınmak için pencereleri tuğla ile örüp, Amsterdamlılar da cepheleri daraltıp, katları yükselterek cephe vergisinin etrafından nasıl dolaştığını okurken kamu politikalarının mimariyi nasıl etkilediğini görmüş oluruz.  Tiny houselar da benzer şekilde modern kentleşmenin ölçüsüzlüğüne mimari bir itiraz olarak karşımıza çıkar. Tabii her zaman değil, o tiny houselar Türkiye’ye bir itiraz olarak değil tam da o ölçüsüzlüğün bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor. Kırsal alanlara yapılaşmaya tiny houselarla açılıyor, doğal peyzaj bozuluyor, eşitsizlikler derinleşiyor, plansızlık kırsala uzanıyor. Daha azıyla yetinme aracı bir anda daha da yayılmış bir tüketime tamah eder hale geliyor.

Çok konuşulan kent mevzularına farklı açılardan yaklaşabilmesi belki de Bozkurt’un en mahir olduğu alan. Turizm şehirlerindeki kısa süreli kiralama uygulamalarının nasıl bir konut sorunu, barınma adaletsizliğini bol bol konuşmuş olsak da, bu uygulamanın sosyal projelere fon aktaran alternatifini ve bunun sınırlarını Bozkurt sayesinde öğreniriz. Benzer şekilde tüm Batı kentlerinde tartışılan, denenen 15 dakikalık şehir modelinin, Türkiye gibi daha temel altyapı sorunlarını çözememiş, en temel siyasal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı bir coğrafyada eşitsizlikleri derinleştirebileceğini de görüyoruz.

Bozkurt’la yürüyüşümüzün ikinci parkuru kentlerin yönetimine dair bir rota izliyor. İlk etapta ulusal ve yerel yönetimler arasında “gücün yatay ve dikey eksenlerde hangi çatışmalar içinde yeniden dağıldığını gösteren” (106) ilişki alanlarına yani iktidar ölçeklerinin tarihsel olarak nasıl evrildiğini okuyoruz. Bu tartışmanın devamında, son dönemde büyük ilgi gören ve umut beslenen yeni nesil belediyecilik akımlarıyla karşılaşıyoruz. Platformcu, otonom ve kurumsalcı yaklaşımların da bu ölçek gerçeğiyle, üstelik oldukça sert biçimde, karşılaşacağının uyarısını yapıyor Bozkurt. 

Bir sonraki etapta, Bozkurt kent yönetimlerine dair tartışmanın dümenini sola kırar ve önce Türkiye’nin geçmişindeki ve mevcut toplumcu, solcu yerel yönetim deneyimlerine ve bunların sınırlılıklarını tartışır. Toplumcu alternatiflerin, incelenmesi Türkiye ile de sınırlı kalmaz. Latin Amerika’nın asi şehirleri, Venezüella’nın komünleri de, Avrupa’nın küçük Moskovaları, komünist kadın başkanları da, ABD’nin belediye sosyalistleri, İsrail’in Kibutzları da bu alternatifler seyrinde durak olur Bozkurt’a. Bu uzun ve coğrafi olarak yaygın okuma boyunca şunu düşünüyorum: Ne coğrafya kader, ne de büyük başarıların faili kişiler kalıcı bir çözüm.  Askeri diktatörlüklerin akabinde de olsanız, liberalizmin kalbinde de, işgalci bir yerleşimin merkezinde de alternatifler hala mümkün ama bunların sürmesi ve yayılması hala ciddi yapısal koşulların tehdidi ve baskısı altında. Dolayısıyla umutsuzluğa kapılmadan ama mucizelere ve kahramanlara da bel bağlamadan mücadele elzem görünüyor.

Kitabın son düzlüğünde güncel mevzuları ele alıyor Bozkurt. Dijital teknolojilerin demokrasi için bir umut mu, yeni bir feodalizm için bir ihtimal mi olduğunu da düşünüyoruz bu kısımda, kırsalın yutan kentlerin sebep olduğu orman yangınlarını da, tüketim boykotları bağlamında dayanışma ekonomilerini de.

Bozkurt, kitabın varış yazısında memleketine dönüyor ama meselesi İzmir’in çok ötesinde çünkü bence kitabın asıl politik meramı bu yazıda özetleniyor: Evet zor zamanlardan geçiyor tüm Türkiye kentleri gibi İzmir de. Bu zorlukla neoliberal kemer sıkmalara başvurma kolaycılığına kaçmadan, başka belediyecilik anlayış ve pratiklerinin mümkün olduğunu hatırda tutmalı. Zira, böylesi belediyecilik arayışları “...neoliberal kıtlık siyasetine meydan okuyan kamucu uygulamalarla hizmetin yanısıra umut da üretir.” (259).

Başka bir şekilde yönetilen kentlerden oluşan başka bir Dünya’nın imkan ve sınırlıkları boyunca dolaşan bu keyifli ve zengin yürüyüşe kent meraklısı tüm uzman ve öğrencilerin katılmasını tavsiye ederim.


Engin Bozkurt (2026), Kentin Politik Tasarımı/Mekân, Gündelik Hayat ve Yerel Yönetimler, NotaBene Yayınları.