Bir Kişisel Gelişim Tekniği olarak Psikanaliz (Oedipus Karmaşası 54)
Erdoğan Özmen

Hepimiz için en nihayetindeki soru şu değil midir: Bu korkunç arenada, kapitalist pazar/piyasa denen bu vahşi sahnede var kalmak için kendini, kendi güç ve kapasitelerini sınırsızca optimize etme buyruklarına nereye kadar boyun eğeceğiz? Herkesin ve herşeyin bir meta/mal statüsüne indirgendiği bu insanlık-dışı rekabet ve yarışma koşullarına uyum göstermeyi, bütün enerjimizi kendi sahne performansımızı ve verimliliğimizi mütemadiyen geliştirmek için harcamayı özgürlük pratiği olarak takdim eden ideolojik bir söyleme daha ne kadar rıza göstereceğiz? Kendimize yönelik bariz bir yıkıcılık ve kendimizi köleleştirme  anlamına gelen bu yanılsamaya?

         “Neoliberal psikopolitika giderek daha incelikli sömürü biçimleri icat ediyor. Çok sayıdaki kendini yönetme atölyeleri, motivasyon artırıcı haftasonları, yaşam koçları, kişilik geliştirme seminerleri ve zihin antremanları kendini optimize etme ve verimliliği artırma konusunda sınır olmadığı vaadini dile getiriyor. Bunlar yalnızca çalışma saatlerini değil, bireyin tümünü, bütün dikkatini, hatta bizzat hayatını sömürme amaçlı neoliberal tahakküm teknikleri tarafından yönlendirilmektedir. Bu teknikler insanı keşfeder ve bizzat onu sömürünün nesnesi yapar.”[1]       

Bu tablonun diğer yüzünde de “post-truth” denen ve güçlü bir inkar mekanizmasından beslenen zamanın ruhu yer almıyor mu? Olguları inkar etme/yok sayma ya da olgularla kurulan hakikat-dışı ilişkide  de çünkü, inanç, his ve kanaatlerin hakikati, hakikatin bilgisini ikame edişi vardır. Adlandırma, betimleme ve sınıflandırmanın yeterli görülmesi, neden ve niçinlerin araştırılması, sorgulanmasının, zahmetli düşünce süreçlerinin fuzuli sayılması vardır. Yalanın, yüzeyselliğin, sahtekarlığın zamanı. Kendilik kültünün. Bir yandan kendi olma, kendini bulma, kendiyle karşılaşma yüceltilir ve emredilirken, diğer yandan herbirimizin hemen her konuda hiçbir kuşku ve belirsizlikle lekelenmemiş mutlak otorite figürlerine ihtiyaç duyduğumuz bir zaman. Kaba saba tehdit, buyruk, slogan ve yasaklarıyla hayatlarımıza ve kaderimize hükmetmesini, sınırlarımızı belirlemesini, hazzın ve acının kaynaklarına işaret etmesini beklediğimiz tüm o otorite figürlerini tesis ve ihya ediyor, çağırıyor, davet ediyoruz. Dünyanın orasında burasında birbiri ardına zuhur eden irili ufaklı onca otoriter figür, bizim onlar için çoktan hazır ettiğimiz yerler sayesinde var değil midir biraz da? “Kendin olmalısın” buyruklarının işte bu zavallı kendiliklerin oluşturduğu bir fonda tekrar edilip durması ne acıklı! Zalim bir buyruklar, yönergeler, kılavuzlar seti bu: “Kendin olmalı, kendi narsisizminle, kendi yetersizlik ve başarısızlıklarınla, içindeki korkmuş, doyurulmamış, ihmal ve travmatize edilmiş çocukla cesaretle yüzleşmelisin” filan filan.

Hemen her meseleyi ve alanı kuşatan birkaç sıradan değerlendirme, tahlil ve klişe yeterli sayılıyor artık. İçgüdülerin ve dürtülerin ilişkileri ve devinimleri, duyguların buradaki rolü, işlevi ve kaynakları, iç dünyanın oluşma dinamikleri teori konusu bile değil artık. Haset ettiğimizin tespit ve ilan edilmesiyle yetinmeliyiz artık örneğin.   

                                                          ***

Hem mevcut ruhsal ızdırapları hem de her birimizin söz ve pratiğini belirleyen şey dönemin egemen söylemi ve fikirleri şüphesiz. Bir de şu var: Bütün teorik arayışlar ve yapılar belirli ihtiyaçların/arzuların ifadesi ve karşılığı olarak ortaya çıkıyor muhtemelen. Bu anlamda, örneğin Marksizmi var eden, ete kemiğe büründüren şey, insanın eşitlik arzusu ve özlemidir  denebilir. O arzu ve özlemi olabildiğince dile getirme, temsil etme; o arzu ve özlemin yine insanlığın kendi söylemi ve sözüne dahil edilerek dolaşımını ve hareketini sağlama çabası ve tutkusu.

Freudçu Oedipus teorisi, o teorik yapı içinde tarif edilen paternal figür ve otorite de öznenin belli bir ihtiyacı/arzusu bağlamına yerleştirilerek anlaşılmalıdır. “Rüyaların Yorumu”nda (1900) bir rüyasının çağrışımlarının peşine düşmüşken aklına gelen bir olaydan söz ederek şunları yazar:

        “Babam beni yürüyüşlerinde yanında götürmeye ve konuşmalarında bana içinde yaşadığımız dünyadaki şeylere ilişkin düşüncelerini açıklamaya başladığında on ya da oniki yaşında olsam gerek. Yine böyle bir olanak çıktığında bana şimdi her şeyin onun zamanına göre nasıl da iyi olduğunu gösteren bir öykü anlattı. “Genç bir adamken” dedi “senin doğduğun yerin sokaklarında bir Cumartesi günü yürüyüşe çıkmıştım; iyi giyinmiştim ve başımda yeni bir kürk şapka vardı. Bir Hristiyan bana yaklaştı ve bir vuruşta şapkamı çamurlara fırlatıp: ‘Yahudi! İn kaldırımdan aşağı!’ diye bağırdı.” “Sen ne yaptın?” diye sordum. “Yola inip şapkamı aldım” diye sakince yanıtladı. Bu, beni, küçük çocuğun elini tutan büyük, güçlü adam adına kahramanca olmayan bir tutum olarak sarstı. Bu durumu duygularıma daha iyi uyan bir başkasıyla karşılaştırdım: Sahnede Hannibal’in babası Hamilcar Barca eviçi sunağında oğluna Roma’lılardan öç alacağına yemin ettirir. O zamandan beri Hannibal’in düşlemlerimde bir yeri olmuştur.”[2]

Verhaeghe’ye göre, Freudçu Oidipal teoriyi motive eden en temel şey, güçlü bir otorite tahayyülüdür ve bu yüzden söz konusu “o yer” Freud’un “sadece düşlemlerinde değil, teorisindedir de.”[3]

 


       

[1]Byung-Chul Han, Psikopolitika, Çev: Haluk Barışcan, Metis, 2019, s. 37

[2] Freud, Düşlerin Yorumu I, çev. Dr. Emre Kapkın, Payel, 1991, s. 245

[3] P.Verhaeghe, New Studies of Old Villains, Other Press, 2009, s. 24