Adalet Duygusunun Beyhudeliği
Işıl Kurnaz

 

“Adaletin Adını Neden Anmıyorsun Burada? O Yüzden Büyük Yaram”[1]

Hikâye, 1402 gün önce başlıyor, aşağı yukarı. Osman Kavala, 18 Ekim 2017'de gözaltına alındı, hemen ardından 1 Kasım 2017'de tutuklandı.[2] Teknik takibi zor belki ama sürecin tahammül ve istiap haddi, teknik takibinden daha zor ve ağır. Önce tutuklama, sonra beraat, sonra başka bir dosyadan aynı gün tekrar tutuklama, birleştirme kararları, dosyayı başka dosyalara bağlama, sonra AİHM kararına yazılan hükümet cevapları, kararların bağlayıcılığı tartışmaları… Ancak mesele, kural haline gelmiş tutuklamalar ve hukukun bir insanın tutuklanması için sunduğu teknik imkânlar kadar, zamanla da ilgili. 1402 gün dediğinizde, saymakla tükenen bir şey söylemiyorsunuz, aksine bazı şeylerin saymakla tükenmediğini söylemiş oluyorsunuz daha çok.

Neoliberalizmin yeni iktidar tekniklerini anlattığı kitabında Byung-Chul Han’ın söylediği bir şeydi: “Sayma anlatma değildir. Sayılar, işlemseldir, anlatısal değil. Halbuki anlam, anlatıya dayanır.” Kısmen doğru tabii ama bazen, sayıların da kendinden ve kendi için çok şey anlattığını gözden kaçırıyor sanırım. Biraz fazla derli toplu bir çıkarım bu; ama her sayı aynı değil, sayının da imlediği bir şey olduğunu, sayıdan sayıda saymakla tükenmeyecek bir mesafe, fark olduğunu unutuyor sanki. Her sayının, dijital bir mekanik veri olmadığını; kapatılarak ve adalet umudunu gün günden yitirerek sayılan şeyin günler olduğunu, o sayının sadece bir numaradan ibaret olmadığını atlıyor. Yani sayarak anlatma diye bir anlatma biçiminin varlığını yadsıyor sanırım. Zamanla, zamanın içinden geçerek kurduğumuz o ilişki, aylar ve yıllar olarak değil de günler olarak hesaba katıldığında, ömürden gideni biraz daha fazla gösteriyordur muhakkak. Çünkü 1’den başladığınızda, hemencecik 1402’ye kadar gelemiyorsunuz. Her bir günü, ömürle kaim.

Çok yakın, henüz 2 Eylül’de Avrupa Konseyi, yeni bir çağrı yayımladı. Osman Kavala’nın 46 aylık tutukluluğunun, AİHM kararlarına rağmen sürdürülmesinin, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerine itaatsizlik olduğunu söylüyordu. Bu çağrının dün gelmesinin bir nedeni vardı tabii. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Eylül’de aldığı kararda tahliye taleplerini reddederek 2017’den beri süren tutukluluğun devamını istemişti. Saymakla, neyi ne kadar anlatabileceğimizin sınırlarının çizildiği bir dosya bu biraz da. Çünkü yeni bir sayı, o toplam sayının üzerine eklenmeye, binmeye devam ettikçe, uzun sürmüş bir tutukluluğun ne anlama geldiğini ifşa ediyordu. Geçmiş zamanın, şimdiki zamanın ve gelecek zamanın, nasıl zapturapt altına alındığını…

Ama Kavala dosyasındaki tüm detaylarda, AİHM kararının bizatihi kendisinde bir başka mesele daha var. AİHM, ihlal kararını verirken Sözleşme’nin 18. maddesinin de ihlal edildiğini söyledi. Bu tespit, bu dosyanın kendisinden çok daha geniş bir şeyleri söylüyor aslında, tabii öyle bir genişlik mümkünse… Çünkü 18. madde, bir tür siyasi amaçlı tutuklama yasağı. Daha doğrusu sözleşmedeki haklara getirilebilecek kısıtlamaların, öngörülen amaç dışında yapılamayacağını güvence altına alan bir madde. Bir süredir otoriter popülist rejimle yönetilen ülkelerde, bu maddenin fren rolü oynayabileceği konuşuluyor. Yani AİHM, bir kişi tutuklandığında, bunun arkasında başka gizli bir amaç olup olmadığına bakıyor. Devletin, Sözleşme’yi kötüye kullanılmasını yasaklıyor. Maddenin yapısı, şartları Mahkeme içtihadıyla biraz değişti, bunda Türkiye’nin AİHM’in 2020 yılının “anahtar davaları” listesinde 4 dalda başarılı bir giriş yapmasının payı var kuşkusuz. Eskiden, hakkı ihlal edilen biri, hükümetin siyasi amaçlarla ve kötü niyetle hareket ettiğini göstermeliydi ama bir süredir böyle değil. Çünkü bir yurttaş, devlete karşı bu kadar ağır bir ispat yükünün altından kalkamazdı. Madde, çok uzun bir süre işlevsizdi, ölü doğmuştu.  

Merabıshvılı v. Gürcistan Davası, bir dönüm noktası oldu. Merabishvili, eski Gürcistan Başbakan’ı ve İçişleri Bakanı. 7 ay süreyle tutuklandı, bunun siyasi amaçlı ve muhalefeti susturmak amaçlı olduğu söylendi. Dosya AİHM’e geldiğinde Mahkeme, ispat yükünün ağırlığını azalttı. Diğer maddelerden daha ağır bir ispat yükünün, hem de devlete karşı başvurucuya yüklenmesini tartıştı ve başvuran yurttaşın, devletin kötü niyeti yerine, gizli niyetini ispat etmesini yeterli buldu. Bu kuşkusuz, daha nesnel bir şeydi yani bir devletin, neyi dolanarak nasıl bir şey kurguladığını göstermek bakımından. Kavala’nın 1402. gününde Avrupa Konseyi’nden bu çağrı gelirken, vurgulanan noktalardan biri aslında bu tutuklamanın, bu 1402 günün Türkiye’deki tüm insan hakları savunucuları için bir tehdit, sallanan bir kılıç olduğuydu. Dosyanın, kendisinin ötesinde bir genişliği haiz olduğunu söylemem bundan.

Bazen nasıl ki saymak, anlatmanın bir biçimi oluyor, zamanın Devlet nezdindeki göreliliği de bununla ilgili. 1402 gün yani 46 ay geçmiş, artık cezaya dönüşmüş bir tutukluluğu mümkün gören yargı, örneğin toplu bir cinsel saldırı dosyasında, yaşadıklarını ilaç etkisinde olduğu için ancak birkaç ay sonra hatırlayabilen ve 8 ay sonra şikâyet eden bir kadının iddialarını, “olaydan sonra çok beklemiş olduğu için” dayanaktan yoksun bulmuştu. Yani yargısal zaman denilen şey, kadına farklı, insan hakları savunucularına farklı işliyordu. Kiminde tartının bir kefesinde çok gelen, çok uzun zaman geçtiği için iddiaları soruşturma gereği bile duymayan; diğerinde zaman, tartının ölçemediği kadar büyümesine rağmen artmaya ve onu içerde tutmaya devam ediyor.

Yargısal zamanın düğümleri diye bir şey belki bu hikâye, dolanıp dolaşıp bir noktada çözülemeden düğümleniyor. Ama öte yandan yargı savunmasız kaldığında, kimin neyi savunacağının belirsizleşmesiyle de ilgili. Hafıza Merkezi, 9 gün önce bir rapor yayımladı: Savunmasız Yargı. Raporun adının, savunmasız yargı olması epey şey anlatıyor tabii. Çünkü yargıyı savunmasız kıldığınızda boşluğa düşen, savunma makamından daha öte bir şey, belki en geniş ve uzun anlamıyla adalet duygusu. Duyguların politikası olduğunu biliyoruz tabii, adaletin de kendi somut varlığı kadar, çünkü adalet uzak bir iklim değil, gerçekleşmesi mümkün bir siyasetin konusudur, bir duygusu da vardır. Sara Ahmed’in genişlettiği bir soruydu en çok. “Duygular nedir?” diye sormak yerine, “duygular ne yapar?” diye sormak. Çünkü diyordu, “duyguların nasıl hareket ettiklerinin yanı sıra nasıl yapıştıklarını da incelemek istiyorum.

Türkiye’de, adalet duygusunun nasıl üzerimize yapıştığını, nasıl yapışkan ve sulu sepken bir biçimde tüm siyasal tasavvur ve tahayyülümüzün yerini aldığını, hikâyenin nasıl ta en baştan adalet duygusunun zedelenmesiyle başladığını merak ediyorum. Bunun tamiri kabil olup olmadığını. Tüm bu bağımsız ve tarafsız mahkemeler, savunmasız yargı, yargı bağımsızlığı, güdümlü yargı tartışmalarının eksik bıraktığı şey en çok bu sanırım. Her şey olurken, toplum olma vasfını yitirmeme çabası güdenlerin içindeki adalet duygusunun nasıl zedelendiği; o duygu yara bere içinde kaldığında, Anayasa’ya mahkemelerin bağımsızlığı yanında tarafsızlığı kelimesini de eklediğinizde bunun hiçbir işe yaramayacağı. Çünkü yargı, hepimiz için aşağı yukarı bir izlenim bırakırken, öfleyip püflediğimiz o adalet sarayları kurulurken, yargı yılı açılışları bir dini müsamereye dönüştürülürken, tüm o izlenimin yanında, hepimizde bir iz de bırakıyor. Evet, adalet sadece bir duygu değildir. Duygular da her zaman adil olmak zorunda değildir.  Ama adalet duygusunun beyhudeliği, bir beklenti olarak dahi yokluğu, nasıl hareket edeceğimizi belirler. Çünkü adalet, onun için ya da uğrunda, bir hareket potansiyeli barındırdığında, bir mücadeleye dönüştüğünde, bir adım atmayı sağladığında hiç değilse vardır. Ama beyhudeliği, yokluğuna dair umutsuz inanç, hareket kabiliyetini yitirten bir letarjiden fazlasıdır. O zaman 1402 gün saymakla tükenen mekanik bir şeymiş gibi hiçbir şey anlatmaz. Hâlbuki 1402 gün çok şey anlatır.


[1] Birhan Keskin, Taş Parçaları

[2] Tutuklanma sebebi, "hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" ve "cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs" suçlamalarıydı. Teknik diliyle, TCK md.309 ve 312. Sürecin epey çileli, çetrefilli, fikri ve teknik takibi zor ayrıntılarını, Gökçer Tahincioğlu ve Rıza Türmen yazmıştı.