Yine ve Daima Yaşam
Derviş Aydın Akkoç

“Dünya katledilmiş iyiliklerle, yaşamlarının akşamı uzun ve huzur içinde geçen muteber katillerle doludur” diye yazıyordu Ernst Bloch; kapitalizmin sömürü nizamında zaten yıpranmış bir yaşam sevincinin –faşizm ataklarında olduğu gibi- “ani darbeler” alıp da kudretten kesilmesine istinaden:

“En yüce an bile, en temel ütopyanın meylettiği ‘eğleş benimle, ne güzelsin’ bile ne ifade eder ki eğer ölüm, kendisi bundan etkilenmeksizin, varoluşsal kudreti en yüksek olan deneyim kabiliyetinin üstünü çizerse?”[1]   

İnsanın deneyim kabiliyeti felç olmaya görsün eğleşecek bir şey kalmaz, meraklar ve ilgiler söner, dikkatin yuvası dağılır, o vakte değin güzel olan ne varsa birer birer azaba dönüşür. Seyredilen, tanık olunan dünya değilse de kişinin kendi içi boş ve uğuldayan bir kabuk gibi yuvarlanır önü sıra: ve varoluşu yalnızca geriye doğru değil, ileriye doğru da işleyen bir keder, beyhudelik hissi, sessizlik tiranlığı kaplar, ne çare... Yaşama hazzının ve gayesinin çekilip ölümün kuvvetlerinin gemi azıya aldığı dönemlerde (savaşlar, afetler, salgınlar vb.) bilhassa geçerlidir hep kuytuda bekleyen bir çaresizlik hissinin ya da bazen kapkara bir mizahın veyahut da nafilelik duygusunun gelip de kapılara dayanması:  şayet ölüm “en yüce anların”, sonsuz addedilen sevinçlerin, bin zahmet emeklerin, yıkılmaz sanılan düşlerin ve arzuların dahi üzerini acımasızca çiziyorsa; sahiden neye yarar konuşmak ya da susmak… Ne konuşabilen ne de susabilen kişinin karşısında ölüm ve yaşam, akıl ve söz arasındaki sınırları silebilecek bir başka pencere daha açılır ama, usulca ya da paldır küldür: delilik... Ne var ki, deliliğin de sınıflara bölünmüş hurda uygarlıkta içler acısı bir hali vardır, sözgelimi “içi allak bullak olmuş şu kürede” Hamlet gibi tatlı tatlı delirmek, delirerek bile olsa hakikati ifşa etmek epeyce uzak bir ihtimaldir artık: delilik ve hakikat, arzu ve eylem, akıl ve dünya arasındaki bağların kalbura döndüğü bir vasatta neye yarar delirmek sorusu da uç verir, kendi tarifsiz sancılarıyla…  

***

Kâh muteber katillere, kâh ilahlara ya da nebilere, kâh eşyaya, paraya ya da bozuk düzene karşı için için ve hızla kendi kendisini yıpratan bir öfke, ruhun semalarında bir yıldız gibi parçalanarak kayıp giden bir vicdan, şimşek çakımı parıldayıp uzayan bir protesto, derin ve muhkem bir hayal kırıklığı, vahşi ve saldırgan bir utanç seli şahsi olanın sınırlarından kolektif olanın çemberine doğru döne döne, sürüklene yuvarlana, sınır boylarından aşağılara, çoğun kafa üstü çakılmak suretiyle, dilin hiçlik bölgesine doğru sürüklenir: hakikaten neye yarar konuşmak, yürümek, uyumak, yazmak, yaşamak, sevmek; hangi kelimelerle, hangi ses ve anlam kırıntılarıyla, hangi takat, umut ve düş tozlarıyla? Toplama kampları, kitlesel kıyımlar ya da düpedüz doğal addedilenler, ne türden olursa olsun “toplum her felaketten sağ çıkmayı bir şekilde başarır” diyen Z. Bauman elbette haklıdır fakat Adorno da bir o ölçüde haklıdır, sağ kalmayı başarabilmiş olanın payına bundan böyle sakatlanmış bir varoluşu sürdürmek düşecektir: suçluluk nöbetleriyle kesilen, yamalı bohçaya dönmüş bir vicdanla, sistematik düşünme yetisinden yoksun, analizleri elinde kalan, dilin parçalanmış ve dağılmış imgeleriyle, doğru düzgün konuşamayıp da kekeleyerek, ancak baston değnekleriyle kımıldayabilen bir varoluş…  

***

Gelgelelim dilin herhangi bir şey söyleyemediği fakat susmayı da beceremediği kesitler de varoluşa içkindir, iki dünya arasında sıkışmış kalmış, ölümün ve sessizliğin geçici zaferi karşısında buruk, yabanıl, uzak bir dildir belki bu ama, hâlâ ve ısrarla yaşamın unufak olmuş değerlerini toparlama gayretindedir. “Ani darbeler” sonrasında kelimeler ve anlamlar bazen tükenir gibi olur, hiçliğin çenesi sesleri ve sözleri yutup yok edecekmiş, yaşamın mukaddes sıcaklığı bembeyaz bir ölümün soğukluğuyla donacakmış gibi görünür. Ne kaçabilmeye ne de olduğun yerde durabilmeye yetecek bir mecalle kelime mezarlığının toprağını eşeleyerek, cılız bir umut için, haysiyet ve direnmek için, belki çatlayacak bir tohum için, dövünüp aranarak, fiyasko ihtimaline rağmen kımıldamak, hareket etmek, Samuel Beckett’e olduğu gibi:

“Kimi zaman… kendi kendime diyorum ki, Clov, seni cezalandırmaktan bıkmaları için… bir gün… acı çekmeyi bundan daha iyi öğrenmelisin… Kimi zaman –kendi kendime diyorum ki, Clov, gitmene izin vermelerini istiyorsan… bir gün… bundan daha iyi olmalısın burada. Ama yeni alışkanlıklar edinebilmek için kendimi fazla yaşlı, fazla uzak hissediyorum. Demek ki, bu hiç bitmeyecek, demek ki, hiç gidemeyeceğim. (Bir an) Sonra bir gün, ansızın, bitiyor, değişiyor, anlamıyorum, ölüyor mu yoksa ben mi ölüyorum, onu da anlamıyorum. Geride kalan sözcüklere soruyorum: uyumak, uyanmak, gece, sabah. Bir şey söylemiyorlar. (Bir an) Hücrenin kapısını açıp gidiyorum. O kadar iki büklüm olmuşum ki, gözlerimi açıp baktığımda, yalnız ayaklarımı görüyorum ve bacaklarımın arasında bir parça siyah toz. Kendi kendime dünya sönmüş diyorum, onu hiç yanar görmediğim halde. (Bir an) Kendiliğinden oluyor. (Bir an) Düştüğüm zaman mutluluktan ağlayacağım.”[2]  

Nafile de olsa “geride kalan sözcüklere soruyorum”: neyden geriye kalan sözcüklerdir ama bunlar? Hiçbir surette yanar görmediği halde çoktan sönmüş bir dünyadan geriye kalanlar: bırakalım yaşam ve ölüm gibi enerjik, felsefi ve albenili kelimeleri artık herhangi bir şey ifade etmeyen uyumak, uyanmak, gece, sabah gibi yüksüz, alelade ve içerikleri neredeyse tükenmiş kelimeler… Sakatlanmış, bir kalıntıya dönüşmüş varoluşun kelime dağarcığı her ne kadar anlamlardan soyunmuş olsa da dar değil, aksine uçsuz bucaksızdır: hiçbir şey söyleyemeyen kelimeler bir faslın sonu olduğu kadar başlangıcıdır da... Demek ölüm simsarı muteber katillerin zorbalık ve ayak oyunlarına inat yeniden gece, yeniden sabah, yeniden politika, yeniden ifade, yeniden yaşam… Ve bu sönmüş, muhatapsız dünyada kişinin kendisine yönelik “bundan daha iyi olmalısın” ikazı: oracıkta şimdilik kilitlenmiştir, şoktadır; sendeliyor, sürünüyor ve bundan acı da çekiyordur belki ama hâlâ ayakta ve hayattadır… Ölüme karşı yaşama ısrarı, çaresizliğe karşı umut, sessizliğe karşı ses, vazgeçişe karşı dirayet, hiçliğe karşı varlık… Ancak düşüldüğünde gelecek mutluluk gözyaşlarıysa hâlâ yaşarken çekilen sancılardan asla daha değerli değildir: yıkımlardan, dağılmalardan, çırpınmalardan, kahır ve ezalardan süzülüp gelen yegâne kristal bilgidir bu...  

***

Ernst Bloch yaşamın öğütücüsü olan ölüme karşı arzunun kendi kanıtlarının, hayatın yol gösterici imgelerinin üretilmesinin kaçınılmazlığında ısrar ediyordu. Evet, bazen her şey donar, susar, askıya alınır, soğur, ama işte “bir an”, nasıl ve nerelerden yükseliyorsa o “bir an” beliriverir ve sırıtkan donukluğun, mezar sessizliğinin, acının dili darmadağın ettiği sahnelerin içinden bir kudret nükseder ve nihayet tutulmuş bacaklar kımıldar: “ayaklarımı görüyorum ve bacaklarımın arasında bir parça siyah toz”la bile olsa… Toz toprak içinde dahi olsa insan eyler, elinden geldiğince yetişir, yeniden kurar, bilhassa ses çıkarır, hemen yanı başındakine, ya da kilometrelerce uzağındakine: “burada ya da orada olduğundan daha iyi olmalısın…”  


[1] Ernst Bloch, Umut İlkesi, Cilt II, çev. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s. 492.

[2] Samuel Beckett, Oyun Sonu, çev. Genco Erkal, İstanbul: Mitos Boyut, s. 74.