Sol Siyaset Vicdan Siyasetidir (2)
Erdoğan Özmen

Böylece, yani siyaset ile vicdan arasında doğrudan bir bağ olduğunu varsayarak ve solu bu bağa göre tanımlayarak siyasal alanın büsbütün dışına mı çıkmış oluyoruz? Bu, en nihayetinde bir tür siyasetsizlik önerisi değil midir? Siyaseti güç, çıkar ve iktidar ilişkileri ve mücadelelerinin uzağında düşünmek ve konumlandırmak ve böylece basbayağı siyaset karşıtı bir uca savrulmak anlamına gelmez mi bu tutum? Siyaseti gerçek temellerinden, hedeflerinden ve amaçlarından koparmak anlamına gelmez mi? Sınıfsız ve öznesiz bir siyaset anlayışını ileri sürmek değil midir? Derhal reddedilmesi gereken sıradan bir hümanizm midir burada söz konusu edilen şey? Psikolojiye indirgenen ve içeriği boşaltılan bir siyaset kavramı/tahayyülü mü gizlidir burada? Siyasal alanın tümüyle tasfiyesi demek midir bu?

Bu soruların tümünü mümkün kılan zeminin gerisinde insana/insanlığa, davranışlarımıza ve seçimlerimize ilişkin şöyle bir anlayış var bana göre: İnsan tümüyle rasyonel ve saydam bir varlıktır. İnsan, kim olduğuna, tercih ve seçimlerine rasyonel biçimde karar veren bir varlıktır. Kendi çıkarlarımızın ve esenliğimizin nerede olduğunu daima kesin olarak biliriz. İnsan tümüyle açık, anlaşılır ve mantıklı/akılcı/bilinçli motivasyonlarla hareket eden bir varlıktır. Söz konusu bu motivasyonları, insanı güdüleyen güçleri kavramak için ihtiyacımız olan tek şey istatistik hesaplar, anketler, görüşmeler, eğilim yoklamaları, basit soru cevap çizelgeleridir. İnsanlar arasındaki bütün çatışma, sorun ve anlaşmazlıkları rasyonel müzakerelerle, sağduyunun sesine kulak vererek, aklı selime müracaat ederek çözüme kavuşturabiliriz. Her birimiz, kendimizce makul ve mantıklı bulduğumuz öncüller temelinde davrandığımız için karşılıklı olarak görüş açılarımızı anladığımız ölçüde ortak bir mutabakat zemininde birlik sağlayabiliriz. Kendi yalıtılmış zevk ve hazzımızın tümüyle farkında olarak çevresinden ve ötekilerden kopuk ve umursamaz biçimde davranan varlıklarızdır. Toplumsal düzeyde bize sabit ve istikrarlı bir kimlik sağlayabilecek, tanınma/görülme/fark edilme arayışlarımıza cevap verebilecek, dolayısıyla içinde güvende hissedeceğimiz ağlar inşa edebilecek otorite makamları daima mevcuttur.

***

Halbuki insanlık durumunu karakterize eden şey, asıl olarak rasyonel düşünceden, mantık ve muhakemeden, bilinçli akıl yürütme ve tercihlerden ziyade duygular, ruhsal eğilim, karmaşa ve ihtiyaçlardır. Tüm “bilinçli” tercih ve seçimlerimizin gerisinde, onları canlandıran, motive eden, onlara yakıtını sağlayan bilinçdışı fantazilerimiz, arzularımız, özdeşimlerimiz, korku ve kaygılarımız bulunur. Faşist, otoriter, ırkçı bir siyasal hareketin hemen daima hınç, nefret, haset, intikam gibi yıkıcı duyguları ya da belirli bir ruhsal yapı olarak sapkınlığı edimselleştiren ve biçimlendiren bir dinamiğe yaslanması örneğin, yeterince bariz değil midir? Faşist seçimle ruhsal yapıdaki sapkınlık çekirdeğinin aktüalize olması yani. Bu yüzden, bütün ideolojik/politik konumlar sınırları belirli, açık seçik toplumsal birer yapı olmalarının yanısıra, belki de bunlardan daha çok ruhsallığa ve ruhsal ihtiyaçlara hitap ederek ve seslenerek, duyguları işleyerek, tetikleyerek ve kışkırtarak iş gören, etkili olan hareketlerdir.

Bugün bir de -belli belirsiz farkında olduğumuz ve sezdiğimiz- şu eklenmelidir bu tabloya: İnsanlığın büyük tereddüt anları var. Tarihin hiç olmadığı kadar hızlanmış gözüktüğü, ama gerçekte tıkandığı, üst üste yığıldığı, biriktiği anlar. Bekleyiş ve sabır anları. Can sıkıntısı, acı ve belirsizliğin yoğunlaştığı, temel soruların en saf halleriyle yeniden geri döndüğü zamanlar. O sırada kendimizi ne ile oyalıyor olursak olalım başka her şeyi iptal ederek önümüzde genişlemeyi sürdüren ve daha çok çabalayarak sözcüklerle doldurmaya çalıştığımız devasa bir boşluğun soruları: İnsan nedir ve kimdir? Bildiğimiz, aşina olduğumuz ve ama miadını doldurmuş olduğunu sezdiğimiz bu dünyanın; tüketimin, paranın/sermayenin, hız, büyüme ve genişlemenin, hırs, rekabet ve açgözlülüğün dünyasının yerine koyacağımız bir dünya hayalimiz var mı?