Kendine Eziyet Etme Biçimi olarak Solculuk (4)
Erdoğan Özmen

“Kaderlerini, “cezalandırılmak” için kullanırlar.”

                                                         Otto Fenichel

Her şeyi en baştan başlayarak, ilk ve en çıplak halleriyle düşünme zamanları. İnsanlık tarihinin bu olağanüstü anını nasıl adlandıracağımıza karar vermek için bile belli bir süre beklememiz gerekecek belli ki. Bugüne kadar şu ya da bu düzeyde var olagelen tarihsel sürekliliğin koptuğu, çok katlı ve çok boyutlu bir kırılmanın gerçekleştiği tuhaf zamanlar çünkü. Bambaşka bir yöne sapma ya da makas değişikliği filan gibi tariflerin yetersiz kaldığı temelli bir alt üst oluş bu. Kırılmanın, sektenin bu haliyle mi kalacağı ve yeni güçlerin, biçimlerin ve konumların buna göre mi ortaya çıkacağı bile belirsiz henüz. Eski kavramlardan, açıklama biçimlerinden ve ezberlerden medet ummak beyhude belki de artık. Kendi başına, kendinde bir anlamı olmayan söz konusu kırılma ve/ya da sekteye uğramanın bir anlamı varsa bile, bu, ancak ortaya çıktığı bağlam bakımından, o bağlamı tümden iptal ediyor olma eğilimi ölçüsünde mümkün artık. Kendi anlamını, geçerli saydığımız, atıf yaptığımız tüm anlam bağlamlarında sebep olduğu kalıcı hasarlar ve yırtıklar sayesinde  yarattığı için. En etkili anlama ve açıklama biçimi olan “tarihselleştirme”, tarihsel bağlamına yerleştirme jestinin bile eski gücünü kaybettiği, yeni kavramlar icat etmenin zorunlu hale geldiği bir dönem bu. Kendimizi tanımakla, nasıl bir insanlık anlayışı ve kavramına sahip çıkacağımıza karar vermekle varolma imkanları ve kudretimizin bir ve aynı şey haline geldiği bir dönem. Daha da geriye düştüğümüz her seferinde, terk ettiğimiz her mevzinin ve hakkın türlü türlü soytarı servet sahibi ve yeni tiran özentisi tarafından vahşice gasp edilmesinin, onların böylesine sınırsız bir güç ve iktidar yetkisi ve araçlarıyla hayatlarımız ve geleceğimiz üstünde zevkle tepinmesinin zavallı seyircileri olacağız.                                             

***       

İnsana, insanlığa dair nasıl bir inancı ve o inanca yaslanan hangi yaşam üslupları, pratikleri ve süreçlerini savunacağız? O inançla uyumlu ne tür toplumsal kurum ve örgütlenmelerin hayalini kuruyoruz? Israr edeceğimiz, sadakatimizi sürdüreceğimiz nasıl bir dünya hayalidir? 

İnsan en temelde, serbest bırakıldığı ve kontrol edilmediği ölçüde daima çatışma, yıkım ve ayrışma ile sonuçlanacak, üstünlük, çıkar ve sahiplenme gibi eğilimleri tetikleyecek “biyolojik ve hayvani” içgüdülerin faili ve mahalli midir ki? Bu türden biyolojik ve hayvani bir içgüdü tarifi, demek bir tür kesinlik inşası ve arayışı zaten başlı başına bir varsayım meselesi değil midir? Sefil bireyciliğin, “insan insanın kurdudur” teorisinin, güç ve tahakküm ilişkileri toplumunun, korkunç eşitsizliklerin kendini temelledirdiği varsayım. Aynı varsayım yabancı, güçsüz ve zayıf olanın baskı altına alındığı ve sesinin kısıldığı, belirli biçimlerin ve konumların şiddetle ve merhametsizce dayatıldığı bir toplum düzeninin meşruiyet dayanağı olarak işlev görmüyor mudur? 

Ya da, giderek genişleyen halkalar halinde başkalarıyla dayanışma, ortaklık ve işbirliği içinde olmayı özleyen, asıl bağlılığı ve duyarlılığı kolektif varoluşunun ihtiyaç, sınır, sevinç ve imkanlarına ilişkin olan bir insan ve insanlık kavramına sahip çıkacağız. Ötekilerle ve dünyayla ilişki kurmanın karşılıklılığını ve sorumluluğunu, farklı ve yeni olanaklarını merak edecek ve üstleneceğiz.

İnsanlığın, bir yandan da, dünyanın sağır edici uğultusu ve gevezeliğine karşı, onca bencillik, kalpsizlik ve acımasızlığa karşı, onca yoksulluğun, yıkıntının dehşetin ve savaşın ortasında şefkatle ve cömertlikle birbirine uzandığı, ortak bir yaşam ve gelecek inşası için yeni değerler ve yollar yarattığı örneklere ve deneyimlere, onların göz kamaştırıcı ışığına yoğunlaşmalıyız. Solun asli varoluş nedenidir bu. Hiç eksilmeyen bir sevinç ve iyimserlikle, en derinde akan, biriken ve yeni bağlar oluşturan kolektif deneyim ve girişimlere işaret etmek. Bıkmadan ve yüksünmeden, kendi iddialarını geri çekerek, böylece daha eşitlikçi ve alçakgönüllü bir varlık ve ilişki alanı açarak o “küçük”, “önemsiz” arayışlar, sesler ve çabalar için bir mecraya, zemine dönüşmek. Hiçbirini ıskalamadan, aynı özen ve dikkatle. Ve daima ütopya arzusunu, “ütopya denen o arzuyu”, onun ışığını muhafaza etmek, şimdiki zamanın bütün zorluklarını ve açmazlarını oradan yayılan ışığın aydınlığında tartmak, o sayede anlamlandırmak. Böyle dönemler üstelik, yalnızca bir güç, iktidar ve zenginlik “ahlakının”, bir tür sapkınlık etiğinin değil aynı zamanda ütopya ve ideallere yönelik arzunun ve arayışın da, bir eşitlik etiğinin de yükseldiği zamanlar değil midir? 

Sol bu kutlu ve ucu açık göreve talip olduğu ölçüde, kendini ortak olarak yaratılan eylemlerin, deneyimlerin içerileceği ve dönüşeceği bir zemine, kaideye “indirgedikçe”, orada biriken bilgi ve tecrübe sayesinde daha çok bileceğiz kardeşlik, özgürlük ve eşitlik toplumunun neye benzeyeceğini. Oradaki süreç ve usullerin bilgisine daha çok vakıf olacağız.

***

Tarihin çoktan kararlaştırılmış/verili bir hakikat ve amaç uyarınca çizgisel bir zaman içinde dosdoğru ilerlediği, ve her birimize düşen vazifenin ve anlamlı/doğru bir hayatın gerektiğinde kendimizi de feda ederek o ilerleyişin içinde yer almak, tarihsel gelişmenin yasalarına uygun davranmak olduğu tasavvurundan güç ve köken alan, gözünü en sonunda kazanılacak büyük “zafer” kavgasına dikmiş, ondan başka hiçbir şeyi göremez hale gelmiş; onun kıyısına/çeperine yerleştirdiği sıradan/gündelik ıstırapları, çileleri, kayıp ve hayal kırıklıklarını önemsemeyen, merak etmeyen, kaale bile almayan bir sol siyaset fikrini terk etmeliyiz demek ki.  Çünkü Walter Benjamin’in söylediği gibi, “Tarihsel  ilerleme kavramı, insanlığın homojen ve boş bir zaman içinde durmadan yol aldığı tasavvurundan ayrıştırılamaz.”

Kendini o hakikatın makamı ve muhafızı saymanın aynı zamanda nasıl zulmedici ve kısıtlayıcı olabildiğini, nasıl kahredici ve aşırı bir yük ve kendini-kıyıcılığa yol açabildiğini hiç akıldan çıkarmamalıyız. Daima, aynı eşitsizlik ve tahakküm ilişkilerini yeniden ürettiğini de. Solun o benlik inşası ve tahayyülü saf ve steril bir varoluş beklentisinin ve talebinin de mayalandığı vasat değil mi? Solun ve sol siyasetin yer yer patolojik mazoşizm biçimlerine kadar varabilen bir moral mazoşizmle kısa devre yaptığı bu zemin ve anlayış, bir de bu yüzden terk edilmelidir.