Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, her yıl olduğu gibi 2025 yılı için “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kararlarının ve Hükümlerinin İcra Edilmesinin Denetimi Raporunu”nu yayınladı. Gianluca Esposito - Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü Genel Direktörü - raporun önsözünde, insan hakları rejiminin istikrarsızlığıyla sınandığımız bir iklimde şu noktaya dikkat çekiyor: AİHM kararlarının uygulanması, Avrupa’yı şekillendiren şeyin hukukun gücü mü yoksa gücün hukuku mu olduğunun belirlenmesiyle ilgilidir. Hukukun gücü ile gücün hukuku arasındaki ayrımın, Konsey üyesi ülkeler için farklı siyasal ve hukuki anlamları da var.
Avrupa merkezli bir insan hakları rejiminin kendi iç çelişkilerini bu yazıda bir kenara bırakalım. Kendisini evrensel değerler üzerine inşa eden bir yapının, Soğuk Savaş sonrası Avrupa’nın iç siyasi meşruiyetiyle doğrudan bağlantılı olması ve ülkelere göre değişen yaptırım mekanizmalarıyla elbette sistem eleştiriye açık. Ama en az bu eleştiriler kadar önemli olan şu ki, AİHM insan haklarının soyut ilkelerden ibaret olmayan somut ve uygulanabilir bir rejim haline gelebilmesi için hayati önemde.
2025 yılı raporunda Esposito, AİHM’in verdiği ihlal kararlarının bir tür uyarı sinyali olduğunu ve Sözleşme’deki insan hakları ilkelerinin, soyut birer retorik değil, insanların hayatlarına etki eden uygulanabilir normlar olduğunu söylüyor. Tanıl Bora, Umut Hakkı’na dair yazısında, siyasal bir tasavvur olarak umudun, AİHM kararlarıyla hukuki görünüme sahip olmasının bu tür “hayat etkisini” de anlatmıştı.
Rapor’u bu “hayat etkisi” çarpanıyla okuduğumuzda, Türkiye’nin insan hakları rejiminin omurgasına dair ortaya konulanın, klasik bir tablodan ötesi olduğunu da görüyoruz. Çünkü bu tabloda, uluslararası insan hakları rejimine dair toptan reddiyeci bir yaklaşım olmadığı için; siyasal iktidar, uluslararası meşruiyetini de buradan üretme yollarını kendisine açmış oluyor.
Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukuku rejimiyle ilişkisi, uzun zamandır seçici bir uyum paradoksunu andırıyor; çünkü bir yandan, sistemi tamamen işlevsiz bırakmayan ve seçici olarak kararları icra eden bir yapı varken, öte taraftan “öncü dava” adını verdiğimiz ve bir ülkede yapısal reform gerektiren sistemik sorunları yansıtan davalar kümesinde, kararların icrasına dair bu görünüm değişiyor. Bu seçici uyum, insan hakları sistemini ne tam olarak reddeden, ne de tam olarak içselleştiren “arafta bir insan hakları rejimini” doğuruyor.
Avrupa Konseyi İcra Departmanı’nın uyum istatistiklerine göre Türkiye’nin AİHM kararlarına genel uyum oranı yaklaşık yüzde 90 – ki bu Avrupa ortalamasıyla (yüzde 91) hemen hemen aynı. Ama öncü davalara baktığımızda tablo değişiyor çünkü bu kategoride uyum oranı yüzde 68, Avrupa Birliği (AB) ortalamasının (yüzde 81) çok altında. Ki Türkiye, sonuçlanan öncü davaların %32’sine dair kararı henüz uygulamamış. Bu, Avrupa Konseyi üye ülkeleri içinde öncü davalara dair kararları en çok uygulamayan 3. ülke olmak demek. Birinci ülkenin, Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılan/ çıkan Rusya, ikinci ülkenin ise halihazırda savaş olan Ukrayna olduğunu not etmek gerek.
Bu tablodaki farklılaşma, insan hakları rejimiyle kurulan ikircikli ilişkiyle doğrudan bağlantılı. Türkiye için çok önemli olan öncü davalardan biri, halihazırda ihlal prosedürüyle kararın uygulanmasının takip edildiği ve 25 Mart 2026’da Büyük Daire’de duruşması görülen Kavala v. Türkiye (2) dosyası. 2025 yılı Raporu’nda Avrupa Konseyi, bu davaya dair şunu söylüyor: Türkiye, Osman Kavala’ya ilişkin verilen AİHM’in ihlal kararını uygulamadığı müddetçe, Sözleşme’den ve hukuk devleti olmaktan kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal etmeye devam etmiş olacaktır.
İhlal kararı yerine getirilmedikçe ihlalin süregeleceğine dair tespit, Türkiye için oldukça belirleyici çünkü Mart 2026 itibarıyla Bakanlar Komitesi — hem Kavala hem de Demirtaş davalarına ilişkin en son kararlarında — Türkiye’yi yargı bağımsızlığını güvence altına almak için somut yasal önlemler almaya ve Venedik Komisyonu’nun tavsiyelerini uygulamaya çağırdı.[1]
Bu çağrı, uluslararası rejimin bağlayıcılığı ve yaptırımsızlığı arasındaki farktan ötürü sembolik görünse de sistematik bir sorunu anlamamıza ve mekanizmayı yeniden düşünmemize yardımcı olabilir. Çünkü Konsey, Kavala davasını, Rusya-Ukrayna gibi küresel düzeydeki dosyalarla aynı kapsamda ele alırken, kararların icra edilmemesini “kalıcı bir meydan okuma” olarak değerlendirdi. Buradaki hukuki-siyasal gerilim ilginç çünkü bir yandan Türkiye, görülmekte olan 949 davayı kapatarak sistemi işletirken, diğer yandan öncü davalar için bu çalışmadığı için “kalıcı meydan okuyan” bir ülkeler arasında sayılıyor.
Bu siyasal çerçeve, elbette Türkiye’nin insan hakları yükümlülüklerini de aşındırıyor. Avrupa Konseyi’nin tespit ettiği “kararı uygulamaya dair meydan okuma”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin insan hakları normlarını zedeliyor. Çünkü AİHM, uzun zamandır teoride var olmasına rağmen pratikte erişilemeyen güvencelerin, Sözleşme’nin gereklerini karşılamadığını söylüyor. Bu teorik cümleyi Kavala dosyasıyla yeniden düşünürsek, Büyük Daire’nin duruşmada sorduğu sorulardan birini anlayabiliriz: Daha önce ihlal tespit edilmiş ve serbest bırakılması istenmiş bir kişinin, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alması ve diğer kararın hiç uygulanmamış olması, ayrıca kötü muamele yasağını (Sözleşme’nin 3. maddesini) ihlal sayılır mı? Bu sorunun yanıtını, Büyük Daire son kararını verdiğinde öğreneceğiz.
Bu sorunun, davayı aşarak Türkiye’nin genel infaz rejimine dair uluslararası yükümlülüklerini hatırlatan tarafı şu: Bakanlar Komitesi, Eylül 2025’teki İnsan Hakları Toplantısı’nın ardından Gurban grubu davayla ilgili ara kararında, Türkiye’nin müebbet hapis cezaları için bir gözden geçirme mekanizması öngören yeni bir eylem planı ve yasal düzenlemeler yapması gerektiğini belirtti. Türkiye’ye Haziran 2026 sonuna kadar süre tanıdı.[2] Bakanlar Komitesi’nin tam bu dönemde, Türkiye’ye müebbet hapis cezalarını Sözleşme’yle uyumlu kılmak için süre vermesi tesadüf değil.
Davanın ikinci bir düzlemi ise Sözleşme’deki hakların, siyasal amaçlarla sınırlanmasını engelleyen 18. maddeye dair. Sözleşme’de öngörülen haklar ve özgürlüklerin, öngörüldükleri amaçlar dışında sınırlanamayacağını söyleyen bu maddeye, sözleşmenin siyasi kullanılması yasağı diyebiliriz. Hükümet’e göre, birinci Kavala v. Türkiye (2019) kararında yer alan 18. madde ihlali tespiti, sonraki yargılamalara uygulanamayacak tek seferlik bir ihlal. Ancak 18. maddeye dair Merabishvili kararında ortaya konan içtihat, 18. maddenin “kümülatif örüntü” niteliğinden bahseder. Bu şu demektir: 18. madde ihlali, tekil münferit eylemlerle değil, insan haklarını sınırlamanın sistematik bir baskı aracı olarak kullanıldığına dair kümülatif bir örüntünün tespitini gerektirir.
AİHM, 2019’da 18. madde ihlalini tek bir eylemle değil, bir örüntüyle açıklamıştı. 2013’te olan Gezi için, Kavala’nın 2017'de tutuklanması, aradaki dört yılı aşkın bir boşluk, dosyadaki delillere bakıldığında, AİHM, tutukluluğun meşru bir cezai amaca değil, bir insan hakları savunucusunu susturmaya, diğerlerini caydırmaya, sivil toplumu etkisiz bırakmaya hizmet ettiği tespitine dayandırdı.[3] Bunu Kavala v. Türkiye (2) dosyasıyla düşünmek, örüntüyü bağlantılı ele almayı gerektiriyor.
Üstelik Gezi için Anayasa Mahkemesi kararlarında dahi “Gezi Parkı Olayları”[4] denilmesine rağmen, AİHM’de duruşma boyunca Gezi’nin Arap Baharı ile karşılaştırılabilir bir ayaklanma olarak adlandırılması, bir adlandırma iktidarı sorunsalını da doğuruyor.
Michael Freeman, İletişim Yayınları’ndan Kıvanç Koçak çevirisiyle yayınlanan İnsan Hakları kitabında, insan haklarının siyaset bilimine bir meydan okuma olduğunu söyler.[5] Çünkü siyaset bilimi, insan haklarıyla, sadece rejimin niteliğine yönelik bir ölçü birimi olarak ilgilenir. İnsan hakları, siyaset biliminde rejim ve demokrasi analizi için bir unsur olarak ele alınır. Ama insan hakları, rejimin niteliğiyle açıklanamayacak nüanslar içerir. İnsan haklarıyla siyaset biliminin hangisinin birbirine meydan okuyacağını henüz bilmiyoruz, ama hukuk tam da bu nüansı görmek için var. Çünkü insan hakları ihlali tespit etmek ile gidermek arasındaki mesafe artık ne sadece hukukun, ne de sadece siyasetin sorunu olarak gözden kaybolabilir. Bu ise Avrupa Konseyi’nin raporunda söylediği gibi, hukukun gücü ile gücün hukuku arasında hangisini tercih edeceğimizle doğrudan ilgilidir.
[1] 1553. Toplantısı (9–11 Mart 2026) (DH) — H46-37 Kavala v. Türkiye (Başvuru. 28749/18))
[2] CM/ResDH(2025)264 — Interim Resolution — Gurban group of cases against Turkey (Application No. 4947/04)).
[3] CASE OF KAVALA v. TURKEY - Karar (Esas ve Adil Tazminat) | Mahkeme (İkinci Daire) | 10/12/2019 |
[4] Mehmet Osman Kavala (2) [GK], B. No: 2020/13893, 29/12/2020
[5] Michael Freeman, İnsan Hakları: Yaklaşımlar, Kazanımlar, Sorunlar, İletişim Yay., Çev. Kıvanç Koçak, 2025, 22.
