Nal Peşinde Milliyetçiler
Osman Özarslan

Ukrayna’da Azov taburları, İtalya’da Mussolini’nin torunları ABD’de Ku-Klux-Klan’ın kılıç artıkları yeni türde bir milliyetçilik inşa ediyor.

Bu milliyetçilik, geleneksel para-militer kodların üzerine, kentli orta-sınıf okumuşluğunu, yabancı düşmanlığının üzerine göçmen karşıtlığını ekliyorlar. Gimnazyumlarda inşa edilmiş uber-mensch bedenleri, milletin pastoral zamanından kalma yiyeceklerle oluşturulmuş diyet menüsü ile besleniyor. Dört çarpı Dört SUV araçlar, silah ve teknoloji kullanımında 007 James Bond mahareti ve elbette, Avrupa’nın nasyonal sosyalist yıllarının bir tür asr-ı saadet olarak yeniden üretilmesi.

Türkiye’de bu nevzuhur milliyetçiliğin İYİ Parti’den Zafer Partisi’ne, Incel akımlardan Kanzi panellerine, Şamanist turizm kamplarından Ülkü Ocakları’na kadar oldukça geniş bir üretim alanı ve bu üretime uygun da gene oldukça geniş bir alıcı/takipçi kitlesi var.

Burada, bu kitlenin teorik gıdasının da tümüyle post-truth ve komplo teorilerinden oluşturulduğunu ve siyasi tercihlerinin de büyük oranda, Sinan Oğan, Ümit Özdağ ve Muharrem İnce gibi rejimin sıkıştıkça oyuna aldığı uçbeyleri (ya da Truva atları mı demeli) ve CHP’nin içinde de ehven-i şer olarak Mansur Yavaş olduğunu hatırlamakta da fayda var.

MHP ve Ülkü Ocakları, AKP ile ittifak ettiği çıkar birlikteliğindeki hedonist ton ve Sinan Ateş cinayetinin bir tür ‘bülbülü öldürmek’ meselesine dönüşmesiyle, milliyetçi kütlenin gözünden ve gönlünden iyice düşmesinin ardından, kendisine akacak bir mecra arayan bu nasyonal sosyalist kitle şimdilik ‘Temiz Milliyetçiler’ mottosuyla, bahsettiğimiz mecralarda var olmaya çalışıyorlar.

Fakat buradaki temizliğin siyasi söylemler ve postal-deri monttan mülhem kostümler itibariyle bizi çağırdığı yer, aslında etnik bir temizliğin, öjenik, toksik, leş maskulen dünyası olması bir yana; kendini 19 Mart sürecinden beri süregelen gösterilerde konumlandırdığı yer, mevcut rejim namı hesabına akıncılık yapmaktan öte bir şey değil.

Zira, devlet bir yandan gösterileri durdurmaya çalışırken, durduramadığı oranda da içeriden dönüştürmeye; gösteriler üzerinden rejimin içindeki çatışan kliklerin kimi hesaplarını meydanlarda çok değişik biçimde görmeye/gördürmeye çalışıyor.

Temiz milliyetçilerin toksik gösterileri ve zehirli dilleri üzerinden sergiledikleri performansın kısa ve orta-uzun vadede muhtemel iki sonucu olacak, olmakta ya da belki bu sonuçlar zaten belirli odaklar tarafından zaman ayarlı olarak ayarlanmakta, bunu da zaman gösterecek.

Burada temiz milliyetçiliğin gösterileri toksikleştirmesiyle birlikte, öncelikle Türkiye’de önemli bir tarihi olan sosyalist nümayiş geleneği, İttihatçılık tarafından temellük edilmeye çalışılıyor.

İkincisi, muhalif bir odak olarak ve sosyalist muhalefete önemli kadrolar vermiş olan Kürtler, temiz Türklük denilen alanın dışına itiliyor ve öncelikle muhalif sokak hareketleri etnik temizliğe tabi tutulmak isteniyor. Bu güruh Kürtleri geldikleri zaman geldikleri için, gelmediklerinde de gelmedikleri için topa tutuyor ve bu anlamıyla, tam da AKP rejiminin istediği şekilde, Türkiye’nin geniş muhalif kitleleri ile Kürt hareketinin buluşmasının önünde, toksik eril dilleri, provokatif pankartları ve ahlaksız ergen tutumlarıyla büyük bir izolatör rolü oynuyorlar.

Böylelikle 22 Ekim süreci denilen ve Tayyip Erdoğan’ın en azından şimdiye kadar kerhen destek vermiş olduğu sürecin içi biraz daha boşalıyor, biraz daha belirsizleşiyor, daha da önemlisi Kürt hareketi kendi ulusal çıkarları ile Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin arasında kontrpiyede kaldığı için, temiz Türkler nasyonalizmi ile Recep Tayyip Erdoğan rejiminin en azından söylem düzeyinde çoklu manipülasyonuna uygun hale geliyor.

19 Mart’tan bu yana, kitle gösterilerinin Fransız sarı yeleklileri ya da Ukrayna Azovlarına benzer para-militer bir ruha dönüştürülmesinde, elbette Zafer Partisi ve 2024 genel seçimlerinde Muharrem İnce, Sinan Oğan ve Ümit Özdağ’ın 6’lı masayı manipüle etmesi için oluşturulmuş olan trol kitleleri ve sosyal medya hesaplarının payı büyük.

Burada rejim ve bahsettiğimiz Truva atları arasında bir pazarlık düzleminin oluşmuş olması muhtemel, ki zaten Türkiye’de muhalefet dediğimiz şey haysiyetli bir müessese olmaktan ziyade, rüzgârını bekleyen borsa kâğıdı ya da kripto paradan hallice bir kupon arazi meselesi olduğu için, gösteriler sürerken arkada birtakım pazarlıkların da sürdüğünü tahmin etmek zor değil. Ayrıca,  Tayyip Erdoğan’ın en iyi yaptığı şey, rejimin en zor dönemlerinde, can düşmanları ile müzakere edip onları kendi iktidar blokunun içine dahil etmesi ve böylelikle hem meşruiyet sistemini hem de bağışıklık repertuvarını geliştirmesi.

Buradan düşündüğümüzde, Ümit Özdağ’ın şu karmaşada, tam olarak nasıl yapacağını anlayamadığımız açlık grevine başlayacak olmasının, bir tür veri madenciliği olup olmadığı hakkında elbette bir fikrimiz var fakat, durum ancak onun mahkeme ve tahliye edilme süreçleri ile 22 Ekim süreci denilen bilinmezlik alanının muhtemel tasfiyesi arasındaki korelasyonun söylemsel düzeyde nasıl üretildiği ve bu muhtemel tasfiyede Zafer Partisi ile temiz Türkler’e verilen rol üzerinden, orta-uzun vadede daha iyi anlaşılacak.

Bir de tabii milliyetçilik denilen ama nasyonal sosyalizm okunan muhitte, memleket yanarken saçlarını tarayan Mansur Yavaş var. Kendisi bir polisin, Cizre’de çocuklara verdiği üç-beş top pamuk şeker üzerinden, Tayyip Erdoğan rejiminin kurduğu oyunu gördüğünü, onun hegemonyasını tanıdığını ve eğer uygun görürse, uslu uslu sıranın kendisine gelmesini bekleyeceğini siyaset sanatının lisan-ı kemaliyeti ile beyan ettikten sonra; tutunduğu paçavra edebiyatından yaptığı paraşütlerle Beştepe’ye doğru alçalmak için izin istedi.

AKP rejiminin sıkışıklığının ‘kent uzlaşısı’ denilen konsept üzerinden seküler CHP’li seçmen ile Kürt muhalefetinin birlikteliği sonucunda ortaya çıktığı çok açık; ki, rejim de zaten bütün öldürücü vuruşlarını bu noktaya yapıyor. Dolayısıyla, muhalefetin, rejim karşısındaki başarısının DEM ile CHP’nin ittifakının sürdürülebilirliğine dayandığı da çok açık. Bu iki blok birbirlerinden bir şekilde izole edilirse, AKP rejiminin Tayyip Erdoğan’dan sonra bile oldukça uzun bir süre devam etmemesi için herhangi bir sebep yok.

Mansur Yavaş’ın, pamuk şekeri üzerinden Kürt hareketine yürümesi aslında, en azından kendi pozisyonunun koordinatlarının ilan edilmesidir. Mansur Yavaş, Ankara’nın belediye başkanı, CHP’nin içinde İYİ Parti ile BBP’nin uçbeyi. Dolayısıyla, Ankara’da AKP ile çatışsa bile, Türkiye genelinde Cumhur İttifakı ile büyük bir meselesi yok, gene kendi bölgesi itibariyle Kürt oylarına karşı tuzu kuru olduğu için, CHP’nin ‘kent uzlaşısı’ konseptine karşı istediği gibi cihat edip, rejimin kırmızı çizgileri içindeki alanını koruyabiliyor. Yani, pamuk şekerler öncelikle, Mansur Yavaş’ın kendisini rejimin sınırları içinde konumlandırdığı alanın sınır taşları.

İkincisi, Yavaş AKP rejimi ile ama bilhassa Tayyip Erdoğan ile Kürt meselesi üzerinden söylemsel düzeyde ittifak ederek, rejimin oynadığı belirsiz(lik) çözüm (süzlük) meselesine yatırım yaptığını, Kürt meselesinin geleneksel tenkil çizgisinde hallinden yana olduğunu belirtmiş oldu.

Böylelikle Mansur Yavaş’ın iki muradı var, birincisi sürüsüne kurt getirmemek için, kurtlarla birlikte uluyarak, Ankara belediyesini soruşturmalardan ve potansiyel kayyım politikalarından azade tutmaya çalışıyor. İkinci olarak da, Rasim Ozan Kütahyalı’nın 3-4 aydır söylediği gibi, Millet İttifakı’nın üvey oğlu olarak, baba ocağına göz kırpıyor ve rejimin B-Planı olabilecek şekilde Millet İttifakı’nın yedek kulübesinde zamanını beklediğini hatırlatıyor.

Hülasa milliyetçiler bildiğimiz gibi, ne Deniz Baykal’ın ne Sinan Oğan’ın, ne Muharrem İnce’nin, ne Hulki Cevizoğlu’nun, ne Metin Feyzioğlu’nun tek kullanımlık hikâyelerine bakmadan, ölmüş eşek nalı kovalamaya devam ediyorlar.