MHP Aydın İl Başkanı Haluk Alıcık'ın, emekli maaşlarından yakınanları şükürsüzlükle itham etmesi, çok konuşuldu. Nasıl demişti? "Bu millet bir kere haline şükretmiyor, iki para ile ilgili beklentileri çoğalıyor. Şükürsüzlük bu memleketin sonu olacaktır ben ondan korkuyorum."
Şükür, dinde güçlü bir kavram. İslam Ansiklopedisi, “Allah’tan veya insanlardan gelen nimet ve iyilikten dolayı minnettarlığını ifade etme, nimete söz ve fiille mukabelede bulunma, Allah’a itaat edip günah işlemekten uzak durmak suretiyle nimetin gereğini yapma” diye tanımlıyor. Şükürsüzlük ise, nimetin kıymetini bilmemek, nankörlük anlamına geliyor; Osman Nuri Topbaş'ın birçok kaynakta paylaşılan deyişiyle "bereketsizliğe, nimetlerin geri alınmasına ve Allâh’ın gazabına sebep" sayılıyor.
***
Şükür kavramına, Türkiye’de İslâm ekonomisi literatüründe de sıkça başvurulur; özellikle emek-sermaye ilişkilerinde, güçlü bir sınıfsal âlettir. Hiç karmaşık değil: emekçiden, -bilhassa ondan-, şükretmesi beklenir. Bu alanın otoritelerinden sayılan Sabahattin Zaim'in söyleyişiyle: “[İşçi]… çalışması sonucunda aldığı ücret(gelir)den dolayı Allah’a şükretmesini bilir; başkalarının kazancına göz dikip haset etmez. İşverene kinle bakmaz. ‘Mihnete sabır ve nimete şükürde Rabbimizin’ bize ‘büyük bir imtihanı’ olduğunu bilir. (Bakara/155) ‘Eğer şükrederseniz mutlaka, size nimetlerimi çoğaltırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir.’(İbrahim/7)”
Bu literatürde, zenginleşme, adeta bir ahlâkî hedef olarak methedilir hep. MÜSİAD'a danışmanlığıyla da bildiğimiz Mustafa Özel'den aktaralım: “Müslümanlığın güçsüzlük, yoksulluk ve muhalefetten ibaret olduğunu düşünmüyorum. Boyuna Mekke’de, abluka altında mı yaşayacağız? Hicretimiz, Medine’miz, Mekke Fethi’miz olmayacak mı? Bütün işimiz sadece muhalefet mi olacak; hakkı kaim kılmayı vazife edinmeyecek miyiz? (…) Müslüman ‘hayr’ olan zenginlik peşindedir. (…) Şükrünü eda edebildiğimiz zenginlik.”[1]
Yasin Durak'ın Emeğin Tevekkülü kitabı da,[2] emeğin rızasının imalinde ve tabi kılınmasında şükür söyleminin payını apaçık gösterir.
***
Bir de altın formül mahiyetinde, şu sevilen deyim var: Ağniyâ-i şâkirîn, fukarâ-i sâbirîn - yani şükreden zenginler, sabreden yoksullar...
Bu muteber deyim, yoksullara sabır telkin ederken, şükrü esasen zenginlerden bekler. Bu, az evvel zikredilen "şükrünü eda etme" terimiyle alâkalı. Zira şükrünü eda etmek, bir nimetin karşılığını vermek, (başkasında olmadığını bilerek) ondan başkasını da yararlandırmak anlamına gelir. Bu, şükür kavramının daha ziyade 'sol ilâhiyat' okuması.[3]
Ama gördük; 'reel' ilâhiyatta, fukarâ-i sâbirîn'in, aynı zamanda fukarâ-i şâkirîn olması isteniyor. Yani, yoksullardan, emekçilerden de şükür bekleniyor, hatta asıl onlardan karşılığını vermeleri bekleniyor; sabır suretinde, minnet suretinde, rıza suretinde, tevekkül suretinde... Onların şükrü sabırdır.
***
Kudret ve servet sahiplerinin yoksula, madûna şükürü adeta emretmesine, onun şükürsüzlüğünü sorgulamasına ne demeli peki?
Nurettin Topçu'nun, "zalimin zulmünün [insanın] kendinden şükür taşırdığı" an dediği manevî tecrübeyi düşünerek mi yorumlamalı bunu?[4] Zulmün kendi kendini ifşâ ettiği ve böylelikle zıddını çağırdığı, zulme uğrayanda onu İyi'ye tutunmaya sevk eden bir uyanışı tetiklediği an... mı demeli?
***
Şükür (ve şükran) kavramı, epeydir seküler kürede de revaç buluyor. Evrene, hayata minnet duymanın ifadesi sayılarak, 'kutlanıyor.' Yaşamın yalın, sade güzelliklerini fark etmenin, onların kıymetini bilmenin bize yüklediği bir borç olarak telkin ve teşvik ediliyor. Borç, yani -dindeki gibi- bir yükümlülük; fakat iyileştirici bir yükümlülük - iyiliği çoğaltan, şefkati büyüten, armağan döngüsünü çeviren bir duygusal yatırım. Şükür, teşekkürle aynı kökten zaten, malûm. Lakin bu hissiyatın bir kişisel gelişimci şükürcülüğüne dönüştüğünü de biliyoruz; o zaman da, şefkat yaratma kapasitesini mi geliştirdiği, yoksa esasen kendini iyi hissetmeye mi yaradığı şüphesi,[5] yerindedir! Evet, bir nevi kendini iyi hissetme idmanı - fiiliyatta, dindarların şükrü ile birbirine fazla uzak değil...
***
Büyük Erdemler Risalesi, "şükran duymaktan daha kolay ve daha gerekli bir şükran var mıdır?" diye soruyor bize. Spinoza'nın izinden, şükür duygusunu -ve eylemini-, bizatihî amaçlaştırıyor basbayağı, "şükrana şükran duymayı" telkin ediyor. Çünkü bir karşılıklılık, bir ilişki görüyor orada: "Minnetin cömertliğini," "bir sevinç yankısı gibi... geri dönen sevinci, geri dönen sevgiyi" anlatıyor. İhsan Eliaçık'la aynı dilden konuşarak, şükranın, vermek, paylaşmak olduğunu söylüyor.[6]
İlhan Sami Çomak'ın, bunu en hasından, şiirle söylemişliği var:
Güzel eller gördüm
Besleyen şefkat dağıtan iyi ellerdi
Değil mi ki minnettarlık elleri çağrıştırır
Şükür diyorum, sesler geliyor
Ve duyuyorum ellerimle kalbimin çapını
Şükürü niye iyiliği değil zulmü çoğaltan bir dile teslim edelim? Şükür, neden onu müdana olarak anlayanların elinde boyun eğdirici bir tehdit sopası, veya iyi-hissetme bencilliğinin dilinde bir boş lâf olsun? İyinin-güzelin-doğrunun kıymetini bilmeye, hatır tanımaya, karşılıklılığa, paylaşmaya kabiliyeti olan, halis bir şükür duygusu da vardır - çok şükür...
[1] Bu kapitalist ilâhiyat hakkında temiz bir çalışma: Ali Altıntaş, "1990-1996 yılları arasında yayımlanmış İslamcı dergilerde iktisadî söylemler: Serbest piyasacı ve sosyal adaletçi eklemlenmeler," yayımlanmamış yüksek lisans Tezi Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2020, s. 269.
[2] İletişim Yayınları, İstanbul 2012 (2. baskı).
[3] Bunu İhsan Eliaçık'tan dinleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=Xb4Rd5Rio-M
[4] Nurettin Topçu: Var Olmak, Yağmur Yayınları, İstanbul 1965, s. 69.
[5] Tiffany Watt Smith: Duygular Sözlüğü. ev. Hale Şirin. Kolektif Kitap, İstanbul 2018, s. 261-263.
[6] André Comte-Sponville, Büyük Erdemler Risalesi, çev. Işık Ergüden. İletişim Yayınları, İstanbul 2012, s. 182-183, 187.
