Öğrenme Korkusu
Tanıl Bora

Bu kavramı yıllar önce Murathan Mungan zikretmişti: Sofofobi, öğrenme korkusu. Şöyle açıyordu meramını: "İnsanımız diye nitelendireceğim bu genel özne, bilmek, öğrenmek, hatta çoğu zaman gerçekleri bile anlamak ya da öğrenmek istemez. Duyduğu, işittiği kadarı yeter ona. 'Fazla bilmek iyi değildir,' der.  'Fazla düşünmek iyi değildir,' der. Öğrenmekten, adeta ölüm gerçeğiyle yüzleşecekmişçesine korkar. Onun, idare edebileceği kadar kanaatlere, üstünkörü fikirlere, kalabalıklarla arasında genel uyumu bozmayacak beylik sözlere ihtiyacı vardır."[1]

Sofofobi, öğrenme korkusu - bilgelik korkusu diye de çevrilebilir. Düşünme korkusuyla kuşkusuz ilişkili. 'Teknik olarak,' hem başkalarının bilgisi karşısında duyulan, hem de -asıl önemlisi- bizzat bilme çabasından, öğrenmekten duyulan patolojik korkuyu anlatır. Öğrenmeyi reddetmenin nedeni tembellik değil, öğrenme ediminin kendisinin 'tetiklediği' korku reaksiyonlarıdır burada. Yeni bir bilgiyle ilişkilenme korkusu, temas korkusudur. Dönüp-kendine-bakmanın zahmetlerinden sakınmanın, otomatiğe bağlanmış zihnin yeni patikalara koşulmasını tehdit gibi algılamanın korkusu...

Tahsille ilgisi yok, bunun... Hatta tahsille edinilmiş bilgi formasyonu ve bilme biçimi, başka, yeni, farklı öğrenmelere karşı kalın bir zırha dönüşebilir. Tabii ayrıca, ciltler devirmiş olanlarda da ideolojik koşullanma, ideolojik "netlik" ve arı-duruluk tutkusu, bizzat 'kendi ideolojisi' içinde bile farklı bilmelere açılmanın yolunu kapatan yüksek setler çekebilir.

***

Öğrenme korkusunun tezahürlerini, bol bol görmüyor muyuz? Tersinden söylersek, karşılaştığımız önyargı püskürmelerinde, bilmezliklerde, dinlemezliklerde, öğrenme korkusunun tezahürleri de göstermiyor mu kendini?

İşittiği-okuduğu bir kavramı, bir yorumu hemen zihin dolabındaki çekmecelerden birine yerleştirmek, onu önce bir masanın üzerine koyup şurasına burasına bakmaktan kaçınmak, mesela, bunun bir tezahürü...

Karşısındaki bir çerçeve çizmeye, bir yaklaşım geliştirmeye çalışarak anlatırken, radara takılan bir kelimeye, bir kavrama tutunup, rahatlayarak kendi ezberini tekrarlamak, bunun bir tezahürü... Radara takılan o kelime, o lâf, "zaten" biliyor olduğunu düşündürüp, yeni bir bilgiyle temasa girme korkusunu gidererek rahatlatır. Veya, "düşman" bir kelimedir, o çeşit bilgilere temas etme korkusunu tetikler - bu da o korkuyu bastırmak üzere celâllenmeyi sağlayarak yine rahatlatır.

Radara takılan, dedim... O, pasifi. Aktifi de var: cımbızla kelime avlamak; konuşmaya/metne ağ atıp, karalamaya yarayacak söz öbeklerinden voli vurmak.

"Ne diyor?" değil de "Kim diyor?"u esas almak, öğrenme korkusunun güçlü bir tezahürü. Dost mu, düşman mı? Bizden mi, başkası mı? Sözü, fikri sadece veya esas olarak buna göre tasnif etmek, sadece bu tasnifi yapmak üzere kulak kabartmak, bir yazıyı sadece bu tasnif dedektörüyle taramak üzere 'okumak' (daha doğrusu 'okumasını yapmak'), öğrenme korkusunun alâmetidir - veya, o korkuyu da tetikler. O tetiklenmeyle, nefretin muhatabının kim olduğunu öğrenmek bile gerekmez artık.

***

Eleştiri kavramının, kahir ekseriyetle "lehte mi aleyhte mi?" kıstasına kilitlenmiş olması da, bununla alâkalı. Destekliyor mu, "olumlu" mu bakıyor, "müzahir" mi - yoksa "eleştiriyor" mu, diye çekiliyor ayrım çizgisi.

Eleştiri, eleme fiilinden geliyor; elekten geçirmek, taşı toprağı ayırmak demektir, ince eleyip sık dokumayı çağrıştırır. Osmanlıcası, tenkit, didikleme-gagalama diye aktarılıyor (öylesi hoşa da gidiyordur) ama, Arapça nakd kökünden geliyor ki anlamı: iyice incelemek, değerini anlamak, tasnif etmektir. Batı dillerindeki karşılığı olan kritik, eski Yunanca ayrıştırma, unsurlarına ayırma, tasnif etme anlamındadır.

Bu sahih anlamıyla eleştiri, olduğu kadarıyla, sadece edebiyat eleştirisinde biraz soluk alabiliyor, orada sahih anlamıyla anlaşılabiliyor. Yoksa tamamen "lehte mi-aleyhte mi?" eleğidir zihinlerde. Ve bu eleştiri kavramı, kavrayışı, öğrenme korkusunun jeneratörüdür.

***

Hiç kuşku yok, sosyal medya öğrenme korkusunu çoğaltıyor, teşvik ediyor. Hiç kuşku yok, yankı odaları, "kutuplaşma," öğrenme korkusunu çoğaltıyor, teşvik ediyor. Az evvel konuştuğumuz bütün arazları çoğaltıyorlar zira.

***

Akademisyenler, -onların kitap okuyanları-, nicedir, öğrencilerinin 'kitaptan korktuğunu' anlatıyorlar. Videosunu, link'ini, hiç olmazsa kısa versiyonunu istiyorlar, "Hocam, sahiden bu kitabı okumamız mı gerek?" diye yalvaran gözlerle bakıyorlarmış. Bu kitap korkusu, öğrenme korkusunun dijital medya çağındaki yeni tecellisi sayılabilir.

Özgür Özel'in, Ekrem İmamoğlu'nun Cereyanlar'ı okuduğu bilgisinin yol açtığı ahlâkî panik ise, eski usul kitap korkusunun bir tecellisi. "Bir kitap okudum hayatım değişti" lâfının gözü kör olmasın! Bir kitabı okumakla, mikrop kapar gibi zehirli fikirlere kapılınabileceği korkusu; bir kitabın zararlı ideolojisiyle zihni esir alabileceği korkusu, öğrenme korkusunun en yalın, en cisimleşmiş hali değil mi?

Okuyanın, kitapla temas edenin, öğrenme gayretine girenin, kendi aklına mukayyet olamayacağı, okuduğunu ayrıştıramayacağı, elekten geçiremeyeceği kabulü de saklanıyor bu korkunun arkasında.

Bu ülkede egemen ideoloji, Soğuk Savaş anti-komünizminin güdümüyle onyıllar boyunca "zararlı cereyanlar"la, "tehlikeli cereyanlar"la, "dış cereyanlar"la temas korkusunu yaydı. Bunların, tıpkı bizi üşütüp hasta edecek hava cereyanları gibi (cereyan çarpmasından korumak 'adına' çocukları açık havadan mahrum eden evhamlı ebeveynler gibi), toplumu bozacağını, saptıracağını işledi. Bizzat cereyan kelimesi, dillere bu öğrenme korkusunun alâmeti gibi yerleşti. Cereyanlar'ın adının bir imâsı da budur: o korkuyu mesele etmek, sorgulamaktır. Öğrenme korkusunu aşma gayretidir.

***

Bu öğrenme korkusu, kültürel hegemonyanın bir veçhesidir. Kültürel hegemonyanın taşıyıcı sütunlarından olan anti-entelektüalizmin bir görünümüdür. İktidarın "...arasında bir fark yoktur... hepsi birdir... ya odur ya şudur" dili, usul usul, öğrenme korkusunu da okşar. Düşünce özgürlüğünün katli, öğrenme korkusu sayesinde daha çok seyirci bulur.

Doğrudur, öğrenme korkusu, karşı karşıya olduğumuz ziyanlık karşısında bir mertebe sayılır; ama yine de bir derttir.

***

Ahlâkî paniklerin, sosyal medya linçlerinin dinamiğini büsbütün ve tastamam öğrenme korkusuyla açıklamaya kalkmıyorum. Bu ziyanlığın arkasında haset, kin, nefret, histeri kuvvetlerinin seferber olduğunu bilmiyor değilim. "Sözel"-ideolojik olmaktan öte, duygulanımsal bir dinamik işliyor orada. Duygulanımlar varsa, korkular da vardır. İşte, bu atakların çoğalttığı duygulanımlardan biri de, öğrenme korkusu gibi geliyor bana. Sözle işi olanların dert etmesi gereken bir şey de, budur.


[1] 227 sayfa, Metis Yayınları, 2010, s. 153-154. Kavramı, şu yazıda zikretmiştim: "Murathan Mungan’ın denemeleri üzerine: Dünya merakı, dekadans ve sol sızı," Birikim, Sayı 432 (Nisan 2025), s. 62-72.