ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının sonuçları ve savaşa ara verildiğinde ne olabileceği ile ilgili tahminde bulunmak zor olsa da şimdiden yaratacağı etkileri görmek mümkün.
Bazı savaşlar, belli bir süre sonra hem savaşan taraflar hem de kamuoyu tarafından başlangıç noktasının ve nedenlerinin hatırlanmadığı vakalara dönüşür. ABD/İsrail saldırısının uzun sürmesi halinde bu duruma gelmesi kaçınılmaz. Savaşın hedefinin belli olmadığı, nerede duracağının bilinmediği, yani bir çıkış stratejisinin bulunmadığı durumlardır bunlar. Savaşı sonuçlandırmak değil savaşı devam ettirmek amaç haline gelir. Savaşı dışarıdan izleyenler ise yabancılaşır, alışkanlık yapar, gündemin geri planına düşer.
ABD/İsrail saldırganlığı ya da İran savaşı çok uzun sürmeyecek olsa da kısa sürede sözünü ettiğimiz noktaya gitme ihtimali taşıyor. Ama buradaki en önemli fark, ekonomik olarak dünya kapitalizminin gidişatını etkilemesi, sadece bölge ülkelerinin canını yakmaması ve beklenmeyen sonuçların çok erken ortaya çıkması. Bu nedenle şu ya da bu şekilde bu savaş bitirilecek. Oysa bu saldırının dünyayı böylesine etkileyeceğinin hesaplanmamasında, askeri güçle her şeyin halledilebileceğine inanılması gibi, Trump yönetiminin nobran, küstah ve bu özelliklerden dolayı giderek mantıklı düşünme ve analiz yetisini yitirmiş olmasının da etkisi var. Biraz da Venezuela operasyonunun yarattığı yanılsama efekti diyebiliriz buna.
Bu nedenle dünya bu savaşı uzun süre devam ettiremez; İran halkını düşündükleri, saldırının uluslararası kuralları ihlal ettiği veya egemen bir ülkeye haydutça saldırıldığı için değil. Sadece ve sadece uzun yıllardır kurulan petrol refahından kaynaklı yapay bir Ortadoğu düzeninin hem bölge hem de dünya için ne kadar kırılgan olduğu ve savaş sonrası düzen İsrail’in aleyhine dönme riski taşıdığı için. Gazze katliamı ile bir tür “nefret” objesi haline gelen İsrail hükümeti, bu kez sadece içeride kendini konsolide edebiliyor ki, hükümete destek %80’lere ulaşmış durumda. Dışarıda ise toplumunu izole eden ama bundan da memnun olan, tehdit algısı siyasetini devam ettirerek seçimi yeniden kazanmayı planlayan Netanyahu ve dinci koalisyonu var.
Trump bu savaşa hem İsrail’in zorlamasıyla hem de kendi isteği ile girdi. Ancak, bu maceraya girişirken çok önemli stratejik hatalar yapıldığını daha sonradan öğreniyoruz. ABD yönetiminin saldırıyla neyi hedeflediği konusunda da kafasında net bir plan olmadığı ortaya çıktı.
Askeri olarak ABD ve İsrail’in gücünü İran’la kıyaslamak mümkün değil. Çünkü bu ikilinin savaş makinası şu anda dünyanın en güçlü ordusunu oluşturuyor; en azından deniz, hava ve füze sistemleri çerçevesinde. Bu askeri yapı tabii ki yenilmez, yıpratılmaz değil. Ancak yıllardır asimetrik savaş tecrübesi olan ve bu tecrübeyle Ortadoğu’yu domine eden İran, her ne kadar 7 Ekim sonrası bölgedeki gidişatı okuyamasa da, eski etkinliğini, iddiasını yitirse de her zaman son kozunu kullanmada oldukça mahir. Bunu tabii ki Rusya ve Çin’in elektronik sinyal, radar ve uydu desteğiyle yapabildiğini de eklemek gerekiyor. Öte yandan İran’ın askeri olarak ciddi darbe yediği, askeri altyapısının önemli ölçüde eksildiği de bir gerçek. Buna rağmen “ayakta kalabilmesi” yeni dönemin yeni savaş teknikleri ile ilgili olsa gerek. Bir de içeride en azından savaş boyunca bu savaşın sonucunu bekleyen milyonlarca kişinin “sessiz” katkısını unutmamak gerekiyor. Çünkü en uçtaki rejim muhalifleri bile şu anda önlerini görmeden atacakları herhangi bir adımın kendi aleyhlerine döneceğini biliyor. Ve önlerinde iç savaş yaşamış ülke örnekleri var.
İran molla rejiminin tüm baskıcı yönüne, binlerce insanını kısa süre önce gerçek mermiyle öldürmüş olmasına rağmen, yıllardır neredeyse ekonomisinin büyük bölümünü askeri harcamaya ve bölgede kendine yakın örgütlere ayırararak ülke insanının yoksullaşmasında ciddi payı olmasına rağmen halkın bekleyişi sürüyor. Hatta savaş, siyasal gelişmelere göre molla rejiminin ömrünü bile uzatabilir. Trump yönetiminin İran’da en tepedeki isimleri bir bir ortadan kaldırarak rejimin kısa sürede yıkılabileceği düşüncesine kapılması hâlâ Ortadoğu’daki bazı gerçekleri ya da İran’ı tam kavrayamamış olmasından kaynaklanıyor. Tabii ki bunda Trump yönetiminin savaşa yönelik statejik hedefini tam olarak belirleyememesinin payı da büyük. ABD tam bir kafa karışıklığı içinde uranyum zenginleştirme programının sonlandırılması, balistik füzelerin sıfırlanması, rejim değişikliği seçenekleri arasında gidip gelirken, İsrail’in rejimi deviremeyeceği ortadadır. Zaten İsrail’in uzun yıllardır Gazze ve Lübnan’da uyguladığı “çimleri biçme” stratejisini devam ettirdiği görülüyor. Bu strateji sürekli saldırı ile karşı tarafı tamamen ortadan kaldırmayı değil gücünü zayıflatmayı hedefler. Çünkü İsrail için tamamiyle ortadan kalkmış bir tehdit kendi varoluşuna aykırıdır. Bu kez Netanyahu’nun rejim devirme söylemi dışında amacının İran’ı olabildiğince zayıflatma olduğu biliniyor.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı savaşın en önemli noktası olarak belirlemesi ve savunma, saldırı stratejisini Hürmüz Boğazı ve Körfez ülkeleri üzerine kurmasının ABD tarafından hesaplanmamış olması da gidişatı önemli ölçüde değiştiren etkenlerden. Savaş sonrası özellikle Körfez ülkelerini savunma işbirlikleri yeniden tartışılmaya başlanacak; ABD ile askeri işbirlikleri sorgulanacaktır. Ancak bu durum İran’ın şu ya da bu şekilde ayakta kaldığı bir senaryoda bu ülkelerin ABD ile bir anda hızlı bir kopuşuna sahne olmayacak.
İran’ın ya da rejimin geleceği açısından direnme ve “direniş” söylemi çok önemli. Kurulduğu günden bu yana “devrim ihracı”ndan “direniş ekseni”ne giden süreçte iddiasının yanına mezhebi yakınlık taşıyan güçleri alan İran’ın 7 Ekim sonrası bunu ne kadar gerçekleştirebileceği şüpheli. Ancak kendi varoluşunu “direniş” söylemi üzerine kuran ve kimilerini de heyecanlandıran bu yaklaşımın İran’ın geleceğinde ne kadar rol oynayacağı tartışmalı. Çünkü bu savaş dünyada ABD karşıtlığını yükselteceği gibi, İran’ı da “direniş” merkezine oturtacaktır. Ancak bu, geçici bir durum olacaktır. İran’ın sadece Amerikan karşıtlığı üzerinden rejimin devamını sağladığı ve direniş söylemi ile kimi temsil ettiğinin net olmadığı bir dönemle karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü İran’daki rejim sadece ABD ve İsrail karşısında direnmeyecek, bölgedeki diğer ülkeleri karşısına alma riski de giderek artacaktır.
Direniş söyleminin bir başka vehçesiyse tabii ki içeriye yönelik. Çünkü molla rejimi bu savaşın sonucuna göre içerideki baskısını arttırıp giderek daha da sertleşebilir ki bunun işaretleri şimiden mevcut. Ancak, unutmamak gerekir ki İran devlet aklı her koşulda pragmatik davranabilme refleksine de sahiptir. Çünkü savaş sonrası hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, rejim yıkılmasa bile her alanda karşılacağı zorluklar karşısında ömrünün giderek daha kısalacağını söylemek gerek.
Ama bu saldırı yine bize varoluşsal bazı soruları da hatırlatmıyor değil. Öncelikle ne olursa olsun egemen bir ülkeye uluslararası kuralları ihlal ederek saldırmanın savunulacak yanı olamaz. Bu ABD/İsrail için de, Rusya için de geçerli. İkincisi, Ortadoğu’nun bir türlü üstesinden gelemediği varoluşsal bir tartışma yeniden güncellenmiş durumda: Bölgedeki otoriter rejimler nasıl demokratikleşebilir? Bu rejimlerin dış müdahale ya da “demokrasi operasyonları” iddiasıyla demokratikleşmediği, rejimler yıkılsa bile arkasında büyük bir enkaz bıraktığı Suriye, Irak, Libya gibi örneklerden biliniyor. Üstelik iç dinamiklerin etkili olmadığı bu tür müdahalelerin sonunun herkes açısından hüsran olduğu da biliniyor.
O vakit İran için geriye birkaç seçenek kalıyor: İran rejiminin halkın taleplerini en azından belli oranda karşılayıp, görece demokratik bir süreçle özgürlükleri ve refahı paylaşarak, kendi ömrünü uzatması. İkincisi, demokratik yumuşak bir geçiş ile kendini dönüştürmesi ki bu seçenek İran gibi rejimlerde çok zor. Üçüncüsü ise daha da sertleşerek en ufak bir talebe yanıt vermemek, baskıyı arttırmak. Bu seçeneklere göre, savaş sonrası birçok açıdan zayıflamış bir rejim karşısında protestoların nicelik ve niteliği de ortaya çıkacak. Ancak, İran rejimi gibi yapılar ülkenin değil rejimin bekasını önceledikleri için en küçük bir reformu kendi gelecekleri için riskli bulabilir ve giderek sertleşerek otoriter rejimlerini korumaya çalışabilirler.
Trump’ın bir süre sonra kendine bir anlatı bularak, kendi kamuoyu önünü çıkacağını tahmin etmek zor değil. Kasım ayında kendisini zor zamanlar bekleyecek. Netanyahu için ise sürekli çatışma yönetimi, İsrail’i sürekli tehdit altında ve bir sonraki saldırıya kadar korkuyla yaşamaya mahkûm eder.
Kimilerinin 3. Körfez Savaşı olarak adlandırmaya başladığı bugünkü sürecin son savaş olması olası değildir.
