Diyarbakır Sivil Toplumu: Sınırlar ve Potansiyeller
Cuma Çiçek

Diyarbakır’da sivil toplum alanı tarihsel olarak hak mücadeleleri, dilsel-kültürel talepler, yerel demokrasi arayışları ve çatışma koşullarının yarattığı tahribata karşı geliştirilen dayanışma ağları içinde şekillendi. Kürt itirazının sembolik merkezlerinden olan bu şehirde sivil toplum bu anlamda uzun süredir yalnızca dernekler, vakıflar ya da meslek örgütlerinden oluşan dar bir kurumsal alandan öteye kentin siyasal hafızasını, toplumsal itiraz kapasitesini ve kamusal vicdanını temsil eden daha geniş bir geleneği ifade ediyor. Bu nedenle Diyarbakır’daki sivil toplum nicel büyüklüğünden çok siyasal ağırlığıyla öne çıktı. Ancak tam da bu tarihsel güç bugün yeni bir sınıra işaret ediyor: temsil kapasitesi güçlü olan bu alanın, kamusal politika üretme, toplumsal eşitsizliklere müdahale etme ve kurumsal dönüşüm yaratma kapasitesi aynı ölçüde gelişmiş görünmüyor.

Yakın zamanda hazırladığım ve geçen hafta Diyarbakır’da sivil toplum aktörleri ile Belediye yetkilileriyle paylaşma şansı bulduğum Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar Yolunda Diyarbakır: Sivil Toplum Aktörlerinin Önerileri Işığında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Stratejik Plan Analizibaşlıklı rapor uzun yıllardır içeriden izleme olanağı bulduğum kentin sivil toplum aktörlerini daha yakından incelememe imkan verdi.

Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) tarafından yürütülen ve yerel kamu hizmetlerini izlemek üzere bir sivil toplum ağı oluşturmayı amaçlayan proje kapsamında kaleme aldığım rapor BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını, özellikle 11. amaç olan “Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar Amacını” ve 10 alt hedefini referans alıyor. Sivil toplum aktörlerinin önerilerinin Belediyenin 2025-2029 Stratejik Planına ne düzeyde yansıdığını “normatif”, “stratejik” ve “operasyonel” olmak üzere ilişkisel üç katmandaanaliz ediyor.

Çalışma esas olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'ne ayna tutsa da sivil toplum aktörleri için de bir muhasebe çağrısı yapıyor. Özellikle“Sivil Toplum Aktörleri için BoşlukAnalizi”başlıklı bölüm bu konuda ayrıntılı bir tartışma çerçevesi sunuyor.

Diyarbakır sivil toplum aktörlerinin sınırları ve potansiyelleri konusunda burada öne çıkan altı meselenin altını çizmek istiyorum.

Her şeyden önce sivil toplum aktörlerinin söz söyleme kapasitesi ile toplumsal dönüşüm yaratmagücü arasındaki yapısal uyumsuzluğun altını çizmek gerekir. Sivil toplum aktörlerinin özellikle katılımcı yönetişim, toplumsal cinsiyet eşitliği, kültürel mirasın korunması, çok dillilik, kent kimliği ve kamusal alanların demokratikleştirilmesi gibi başlıklarda güçlü birikime sahip olduğu görülüyor. Bu şaşırtıcı değil. Zira, Diyarbakır’da sivil toplumun gelişim hattı büyük ölçüde kimlik, temsil ve demokratik hak talepleri etrafında şekillendi.

Öte yandan Kürt sokağının yaşadığı dönüşüm dikkate alındığında,hak temelli söylemlerden öteye geçip buna eşlik edecek veri ve bilgi yönetimi, uzmanlık, bütçe, koordinasyon, dayanışma, tamamlama, akümülasyon ve uzun vadeli planlama kapasitesinin gelişmesi gerekir. Diyarbakır sivil toplum aktörlerinin güçlü yanı kente dair söz söyleme kapasitesidir; zayıf yanı ise bu sözü uygulanabilir kamu politikalarına dönüştürecek araçları ve kaynakları yeterince geliştirememesi, buna yönelik toplumsal mobilizasyonu ortaya çıkaramamasıdır.

Bu konuyla ilişkili olarak altı çizilmesi gereken ikinci mesele görece güçlü kurulan sözün sınırlarıdır. Günümüz kentleri yalnızca temsil krizleriyle değil; aynı zamanda konut baskısıyla, ulaşım sorunlarıyla, iklim riskiyle, su stresiyle, gıda güvensizliğiyle, işsizlikle ve kamusal hizmet eşitsizlikleriyle karşı karşıya.Buna karşılık, sivil toplum aktörleri açısından açlık ve yoksullukla mücadele,sağlık, eğitim, altyapı, kültürel ve sosyal donatılar, afet yönetimi, iklim değişikliğine uyum, enerji dönüşümü, veri ve bilgi temelli politika geliştirme ve yenilikçilikgibi alanlarda ciddi boşluklar bulunuyor. Burada karşımıza çıkan mesele basit bir uzmanlık eksikliği değil; politik meşruiyeti yüksek bir alanın odaklandığı toplumsal sorunların sınırlılığıdır.

Bu durum özellikle sınıfsal meselelerde daha görünür hale geliyor. Kentte yoksulluk çoğu zaman genel bir mağduriyet kategorisi içinde ele alınıyor; oysa kentte toplumsal eşitsizlikler daha karmaşık biçimler almış durumda. Güvencesiz çalışan gençler, kayıt dışı emekçiler, kırdan kopmuş ama kent ekonomisine entegre olamamış haneler, eğitimli işsizler, küçük esnaf ve yeni yoksullaşan orta sınıf kesimler aynı başlık altında toplanamayacak kadar farklı deneyimlere sahip. Buna rağmen sivil toplum aktörlerinin büyük bir bölümü hâlâ sınıfsal ayrışmayı ikincil ya da tali bir sorun alanı gibi ele alıyor.

Benzer bir körlük mekânsal düzeyde de görülüyor. Kentin bazı bölgelerinde orta sınıf yaşam alanları, yeni konut piyasaları, özel eğitim kurumları ve tüketim merkezleri büyürken; diğer bölgelerinde kültürel ve sosyal donatı eksiklikleri, yoğun nüfus baskısı, işsizlik ve kamusal hizmet yoksunluğu sürüyor. Bir yandan merkez ile çevre ilçeler arasında, öte yandan şehir merkezinde kent yoksullarının ana yurdu olan Sur ve Bağlar ilçeleri ve çeper yerleşim alanları ile daha yüksek gelirli yeni yerleşim alanları arasında giderek sertleşen bir ayrışma oluşuyor. Bu durum yalnızca gelir farkı değil, kent içinde farklı habitusların oluşması anlamına geliyor. Diyarbakır’da hak ve hukuk mücadelesi artık yalnızca kültürel tanınma değil; barınma, beslenme, ulaşım, yeşil alan, eğitim, sağlık ve güvenli yaşam alanlarına eşit erişim hakkı meselesidir.

Bu nedenle Diyarbakır sivil toplumunun üçüncü temel sorunu temsil meselesidir. Kent adına konuşan aktörlerin ne kadarının gerçekten kentin sınıfsal ve mekânsal çeşitliliğini temsil ettiği tartışmalıdır. Aynı çevrelerin farklı kurumsal biçimlerde tekrar ettiği, profesyonel aktivizmin toplumsal katılımın yerine geçtiği ve gençlerin ve kadınların çoğu zaman karar verici değil izleyici konumda kaldığı bir yapı uzun vadede meşruiyet sorunu üretir. Özellikle çeper mahallelerde yaşayan gençlerin geleceksizlik duygusu, kadın emeğinin görünmezliği ya da yeni kent ve kır yoksullarının gündelik sorunları mevcut temsil biçimlerine yeterince yansımıyor.

Dördüncü mesele, çatışma sonrası dönemin gerektirdiği inşa siyasetidir. Diyarbakır uzun yıllardır güvenlik eksenli siyaset, zorunlu göç, yıkım, kayyım yönetimleri ve demokratik alanın daralması gibi süreçlerden geçiyor. Böyle dönemlerin geride bırakılması yalnızca seçim siyasetinin geri dönmesiyle mümkün olmayacaktır. Toplumsal güveni, kurumsal kapasiteyi, ortak yaşam duygusunu ve kamusal adalet hissini yeniden kuracak bir inşa siyasetine ihtiyaç var. Ancak böylesi bir siyasetle gerçek anlamda toplumsal onarım, sosyal ve ekonomik içerme ve kapsayıcı kurumsal yapıların kurulumu sağlanabilir.

Kuşkusuz inşa siyaseti tek başına sivil toplum aktörlerini içermiyor. Bununla birlikte sivil toplum aktörlerinin rolü kritik. Bununla birlikte mevcut performansının sınırlı olduğu görülüyor. Hafıza çalışmaları, insan hakları savunuculuğu, kadın dayanışma ağları ve kültürel faaliyetler önemli olmakla birlikte; sosyal konut savunuculuğu, mahalle ölçekli dayanışma ve yeniden bütünleşme programları, genç işsizliğine karşı kooperatif modelleri, travma sonrası toplumsal bakım ve iyileşme ağları ya da kır-kent entegrasyon projeleri gibi yeniden inşa başlıklarında daha zayıf bir tablo görülüyor. Özetle,Diyarbakır sivil toplumu yıkımın tanıklığını güçlü biçimde yaptı; fakat yeniden inşasının araçlarını bugüne kadar aynı ölçüde geliştiremedi.

Beşinci mesele yerel yönetimlerle kurulan ilişkidir. Merkezi iktidarın baskıcı ve merkeziyetçi yapısı karşısında yerel yönetimlerin korunması refleksi anlaşılırdır. Ancak bu refleks zaman zaman belediyelerin eleştirel denetimini zayıflatmaktadır. Belediyeye yönelik eleştirinin ertelendiği, performans değerlendirmesinin siyasal sadakate tabi kılındığı bir yerde sadece sivil toplum aktörlerietkisizleşir. Buna karşılık belediyeyi yalnızca rakip ya da yetersiz bir kurum gibi gören yaklaşım da etkisizdir. Gerekli olan şey, kamu yararını merkeze alan, müştereklerimizi ve sokağı büyütmeye odaklı, eleştirel mesafeyi koruyan bir ortaklık modelidir.

Bu çerçevede sivil toplum aktörleri yerel yönetimlerle birlikte mahalle bazlı eşitsizlik haritaları hazırlayabilir, sosyal yardım politikalarını izleyebilir, kira ve konut krizine dair veri üretebilir, genç istihdam merkezlerini denetleyebilir, kadın emeğini görünür kılan bakım politikaları geliştirebilir. Uzun zamandır yüksek siyasetin söylemsel çerçevesine giren ancak yerelde etkisi sınırlı olan afet, çevre, iklim, su yönetimi, dirençli kent gibi sorun alanlarında kapasite inşa edebilir.  Aynı anda bütçe şeffaflığını, hizmet dağılımındaki adaleti, ihale süreçlerini ve performans göstergelerini sorgulayabilir. Özetle tüm bu alanlarda yakınlık değil eleştirel mesafe; karşıtlık değil kamu yararı eksenli bir ilişki hattı gereklidir.

Son olarak, Diyarbakır’daki sivil toplum aktörlerinin güçlü yerellik kapasitesi ile sınırlı küresel eklemlenmebecerisiarasındaki gerilimin altı çizilebilir. Bu gerilimin ana-akım Kürt siyasetinde de görüldüğü ve yerele sirayet ettiği söylenebilir. Kentteki sivil toplum aktörleri yerel sorunları tanıma, mahalle ölçeğinde ihtiyaçları görme, toplumsal talepleri sahadan okuma ve kriz anlarında hızlı refleks geliştirme bakımından önemli bir deneyime sahiptir. Bu, küçümsenmeyecek bir avantajdır. Ancak aynı yerellik, kimi zaman içe kapanan bir siyasal-toplumsal ufka da dönüşebilmektedir. Yerel meseleler güçlü biçimde tarif edilirken, bu meseleleri uluslararası normlar, karşılaştırmalı politika araçları ve evrensel yönetim çerçeveleriyle ilişkilendirme kapasitesi daha sınırlı kalmaktadır. Raporda kullanılan BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları referanslı boşluk analizitam olarak bu soruna işaret ediyor. Özetle, Diyarbakır sivil toplum aktörleri yerel adalet taleplerinde güçlü, fakat bu talepleri küresel politika diline tercüme etme konusunda zayıftır.

Bu eksiklik özellikle iklim krizi, yoksullukla mücadele, kapsayıcı eğitim, dirençli kentler ve kurumsal şeffaflık gibi alanlarda daha belirgin hale gelmektedir. Oysa günümüz yerel yönetim ve sivil toplum pratiklerinde uluslararası çerçeveler yalnızca sembolik referanslar değil; sınır-ötesi dayanışma ve ortaklık, karşılaştırmalı öğrenme, ölçülebilir hedefler belirleme ve yerel politikaları evrensel standartlarla buluşturma araçlarıdır. Diyarbakır’daki sivil toplum aktörleri önündeki önemli görevlerden biri, yerel toplumsal meşruiyetini koruyarak daha kozmopolit bir politika ufku geliştirmektir. Başka bir ifadeyle mesele, yereli terk etmek değil; yereli dünyaya tercüme edebilmek, dünyanın birikimini de yerelin ihtiyaçlarına uyarlayabilmektir. Böyle bir açılım gerçekleşmediği sürece, güçlü yerel deneyim kendi sınırları içinde dönüp duran, etkisi bölgesel kalan bir kapasiteye sıkışma riski taşımaktadır.

Dolayısıyla bugün Diyarbakır’da ihtiyaç duyulan şey, sivil toplum aktörlerinin yeniden siyasallaşması değil; tersine (yüksek) siyasetin ötesine geçerek ve aşağıya/yerele inerek kamusal kapasite üretmesidir. Hak savunuculuğunu operasyonel güçle, kimlik siyasetini sosyal adaletle, demokratik temsil talebini sınıfsal eşitlikle birleştiren, yerel ile küresel arasında bağ kuran yeni bir çizgiye ihtiyaç var.

Diyarbakır sivil toplumu geçmişte önemli bir demokratik direnç alanı oluşturdu. Fakat bugünün sorusu artık yalnızca nasıl direnileceği değil, nasıl yönetileceği ve nasıl yeniden kurulacağıdır. Eğer bu alan kendisini yeni dönemin sorunlarına göre yeniden kurabilirse, Diyarbakır Türkiye’de yerel demokrasinin en yaratıcı merkezlerinden biri olabilir. Aksi halde siyasal hafızası güçlü, fakat toplumsal etkisi sınırlı bir hatıra alanına dönüşme riski taşıyor.