Neo-liberalizmin Okült Ekonomisi ve Vampirler
“Kor gibi yanan anahtar kaseye değdiği anda yoğun bir sis kapladı salonun her yanını; Her yere siniyor sis, süzülüyor bulut gibi, Boğum boğum, perde perde, çifter çifter. Ve işte karşınızda hayaletlerin şaheseri!”
Faust, Goethe.
Spekülasyon kapitalizmin erken dönemlerinde, merkantilist ve kolonyal genişleme çağında ortaya çıktı. Hollanda’nın 17. yüzyıldaki ünlü Tulipmania vakası, tarihin ilk büyük finansal balonu olarak kayıtlara geçti. Charles Kindleberger’in Manias, Panics and Crashes (1996) eserinde belirttiği gibi, bir lale soğanı bir zanaatkârın yıllık gelirinin on katına satılabiliyordu; bu irrasyonel coşku kısa sürede ülkeyi iflasa sürükledi. Ardından İngiltere’de John Blunt’ın öncülüğünde kurulan South Sea Company, devlet borçlarını şirket hisselerine dönüştürerek tarihin en büyük balonlarından birini yarattı. Peter Garber’in Famous First Bubbles (2000) kitabında vurguladığı gibi, bu süreç devlet eliyle yaratılmış ilk finansal balon olarak görülür (1719). Benzer bir deneyim Fransa’da yaşandı: İskoç iktisatçı ve 14. Louis’nin maliyesinden sorumlu John Law, Mississippi Company üzerinden yürüttüğü tahvil satışlarıyla Fransa’da kısa sürede devasa bir balon yarattı ve bu balon 1720’de patladığında, Fransa’nın mali sistemi de çöktü.
Kapitalizmin ticaretten üretime doğru merkezileşmesiyle birlikte endüstriyel toplumun yükselişi, spekülatif sermayeyi dizginlemeye çalıştı. Adam Smith, hemşehrisi John Law’un tersine, The Wealth of Nations (Milletlerin Zenginliği, 1776) eserinde spekülatörleri “toplumun üretken emeğini boşa harcayan asalaklar” olarak tanımlayıp, kapitalizmi endüstriyelleşme ve bunu finanse edecek sermaye birikimi olarak tanımlasa da, Smith’in ‘invisible hand’i (görünmez el) bir tür Monte Kristo kontu gibi gündüz külahlı gece silahlı dolanarak spekülasyon ve finansallaşmayı kapitalizmin Mr. Hyde’ı haline getirdi. Dr. Jeykyll’ın tüm müdahalelerine rağmen Mr. Hyde iki dünya savaşında dünyayı ve insanları görülmemiş bir şekilde tahrip ettikten sonra Keynesçi planlamanın ve kamu teşebbüslerinin gümüşten kazığıyla hançerlenip refah devletinin gotik zindanına zincirlendi. 1945 sonrası dönemde, spekülasyon, finansallaşma, venture sermaye görece control altına alındı. Ne var ki, Hyman Minsky’nin “Financial Instability Hypothesis”indeki ‘stabilite instabiliteyi doğurur’ kehaneti doğrulanırcasına, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren kapitalizm hızla neo-liberal döngüye girdi, finansallaştı, spekülatifleşti, üretimden kopup ranta odaklandı. Thatcher&Reagan’ın tedrici müdahaleleri ile sosyal devlet ve onun denge-kontrol mekanizmaları düz kontağa bağlandı ve zincirlerinden başka her şeyini kaybetmesi gereken sermaye, yalnızca zincirlerini kaybetti ve özellikle 1990’larda Demir Perde blokunun çöküşünden bu yana, dünyayı krizden krize sürüklüyor.
Sonuç olarak finansallaşma (ve spekülasyon) tarihte hiç olmadığı kadar büyümüş durumda. Birkaç basit veriye göz atarsak, spekülatif sermayenin sermaye piyasaları içindeki oranı %7’ler civarındaki bu piyasalar için büyük bir tansiyon demek; finansallaşmada ise durum daha kötü: piyasada gezinen finansal araçlar (devlet tahvilleri, borsa kağıtları, kredi kartı limitleri vb.) piyasadaki GSMH’nin yaklaşık üç katı büyüklüğünde; benzer bir şekilde özellikle kripto borsalarla eylem birliği içindeki kumar-narkotik-fuhuş merkezli kara para da tarihte görülmemiş bir büyüklüğe erişmiş durumda.
Modern dünyanın, rasyonalitenin ve endüstriyel kapitalizmin refah devleti ile birlikte geliştirmeye çalıştığı kontrol-denge mekanizmalarının tedricen boşa düşürülüp, neo-liberalizmin zincirlerinden boşanmasından sonra, yani (elbette detayda farklılıklar var fakat makro bakışla) devletin direksiyonda olduğu, piyasa, üretim ve sermayeyi regüle ettiği bir toplum modelinden; (bilhassa inşaat-rant, finans merkezli) sermayenin, devleti kendisinin bütün altyapı angaryalarını yapan ve gene onu koruyan bir mekanizmaya indirgediği toplum modelinde, yani sermayenin ve zenginliğin kaynağının geleneksel anlamlarını yitirdiği güncel dünyada, Michael Taussig’in (1980) meta fetişizmi üzerine geliştirdiği yorum önem kazanmaktadır.
Taussig, Güney Amerika’daki maden işçileri ve plantasyon emekçileri arasında dolaşan şeytan anlatılarını incelerken, kapitalizmin yarattığı soyut değer biçimlerinin gündelik deneyim açısından görünmez hale geldiğini ileri sürer. Ona göre insanlar, servetin kaynağını göremediklerinde onu şeytanla yapılan anlaşmalar, doğaüstü güçler ve gizli mekanizmalar üzerinden açıklamaya başlarlar. Bu nedenle şeytan anlatıları kapitalizmin dışında kalan irrasyonel kalıntılar değil, kapitalizmin yarattığı gizemin (Marx’ın meta fetişizmi dediği şey) folklorik teorileridir. Başka bir ifadeyle, para kendi kendini üretiyormuş gibi görünmeye başladığında, onun kaynağı da büyüsel ve şeytani anlatılarla (Bkz, Faust, Eğlence Bahçesi bölümü) açıklanmaya başlanır. Finansallaşmanın yarattığı bu görünmezlik, servetin nasıl oluştuğunu da görünmez hale getirmektedir.
Taussig’in şeytan figürüyle açıklamaya çalıştığı bu süreç, Jean Comaroff ve John Comaroff’un çalışmalarında neoliberal dönemin okült ekonomilerine dönüşür. Kapitalizmin bu sert dönüşümünden en fazla etkilenen yerlerden birisi olan Afrika’nın Sahra altı bölgelerinde antropolojik çalışmalar yürüten Jean ve John Comaroff, neoliberal dönüşüm sonrası ortaya çıkan cadılık, şeytani anlaşmalar, zombi hikâyeleri ve mucizevi zenginleşme anlatılarını incelerler. Bu anlatılar içerisinde sonsuz kredi kartları, para kusan makineler, hayalet şirketler ve zenginlik üreten tılsımlar yer almaktadır.
Comarrofların bu semptomlar karşısında basit bir sorusu vardır, insanlar neden modern kapitalizmi büyü, cadılık ve şeytan üzerinden açıklamaya çalışıyorlar? Comarroflar için bunun yanıtı servetin kaynağının giderek görünmez hale gelmesidir. Eskiden toprak, fabrika, işçi-patron, üretim ve pazar vardır. Bütün üretim süreçleri, paranın ve metanın dolaşım süreçleri canlı olarak görülebilmektedir; öte yandan kapitalizmin finansallaşması ve spekülatifleşmesi ile birlikte, borsa, türev piyasalar, spekülatif sermaye, kripto benzeri soyut para biçimleri ve soğuk cüzdan gibi görünmez alışveriş mekanizmaları servetin nasıl oluştuğunu, nasıl dolaştığını belirsizleştirir. Bu nedenle insanlar ani zenginleşmeyi açıklamak için, şeytanla anlaşmalar, vampirler, zombiler (ucubeler) gibi gotik hikayeler ve simyacılık pratiklerinin peşine düşerler.
Marx’ın ünlü ifadesini hatırlarsak, ‘sermaye yaşayan emeğin kanını emen bir vampirdir’. Bu noktada McNally devreye girer ve Marx’ın sermayeyi vampir, kurt adam, canavar gibi metaforlarla açıkladığını hatırlatır. Vampir, canlıların yaşam enerjisini emerek yaşayan varlıktır, kapitalizm de emeğin ürettiği değeri çekip alır, bu yüzden sermaye canlı emeğin kanını emen, onu ölü emeğe dönüştüren bir vampirdir. Kapitalizm gerçekten insan bedenlerini parçalar, metalaştırır, yaşam enerjisini sömürür; sonra bunları doğal normlaştırır, kaldıramayanları klinikleştirir, psikolojize eder.
Comarroflara göre, zombi figür öncelikle çalınmış emektir, bir kişinin bedeninin veya ruhunun başkaları tarafından ele geçirilerek çalıştırılmasıdır, zombi figürü sömürüyü, görünmez emeği başkasının zenginliği için çalışmayı sembolize eder. Dolayısıyla kapitalizm ve sömürü, işçi ve patron, bu dünyanın seküler meseleleri olmaktan çıkıp giderek daha demonik, daha büyüsel bir dünyanın parçası haline gelirler. Bu yüzden McNally ve Comarroflar için canavar metaforları kapitalizmin ‘doğal olmayan doğasını’ görünür kılmaları itibariyle çok önemlidirler, zira bu sayede asıl canavarın kapitalizm olduğunu düşünme ihtimalimiz belirir ve gene Taussig, Comarroflar ve Mcnally’ye göre canavar hikayeleri, cadılık ve okültizm anlatıları kapitalizmin dışındaki irrasyonel kalıntılar değil; tam tersine kapitalizmin rant arzusu, çitleme, kölelik, sömürgecilik, yabancılaşmadan mürekkep, korkunç mekanizmaları haiz canavarlaşmış tarihsel bir sistemdir.
Toparlarsak, McNally için vampir, sermaye piyasalarından başka her şeyi paramparça etmeye and içmiş neo-liberal dünyanın ucubesidir. Çünkü o işbölümü, esnek üretim ve boş zaman ile çalışma zamanının flulaşması arasında parçalanmış bedenlerden teğellenmiş bir ucubedir. Bu nedenle, Haiti kökenli zombi mitleri ile kapitalist emek rejimleri arasında tarihsel bir ilişki kurar McNally.
Devlet Aklı ve Ucubeler
“Herkes yerini aldı, önde majesteleri ve saray halkı, Arkalardaki sıralar da tıklım tıklım dolu; bu kasvetli hayalet saatlerinde sevgililer de oturmuş sevgilileriyle güzelce diz dize. Herkes münasip bir yere oturduğuna göre, hazırız biz de! Çıksın hayaletler sahneye!”
Faust, Goethe
Hülasa, neo-liberalizm endüstriyel kapitalizmi yere sermiş bir vampirdir ve onunla temas eden her insan belli bir noktada zombileşmektedir. Zombi, köle emeğinin ve insanın emek gücüne indirgenmesinin alegorisidir. Peki ya ucube? Parçalanmış uzuvlardan teğellenmiş, canlı ama hayatsız, bedenli ama ruhsuz, kelleli ama kafasız olan kimdir?
Ucube, acaipten gelir, Kazvini’nin acaüb-ül mahlukatları gibi... İnsan görünümlü hayvanlar, hayvan görünümlü insanlar, ejderhalar ve daha neler neler...
Akıl ise, yani akl’etmek, sınırlandırmaktır. Mesela kanatlı atların olmayacağını ama bunların fantastik olabileceğini bilmek... Dolayısıyla aslında akl’etmek insan zihnine ve arzularına bukağı takmaktır. Yani akletmek dediğimiz şey, yılkı atlarını yakalamak ve evcilleştirmek için ya da zaten evcilleşmiş olan atların alıp başlarını gitmelerini engellemek için, iki ön ayağını birbirine bağlayan ip/düğüm denilen bukağı ile aynı kökten gelmektedir. Yani gerçekliği ratio/nisbi olarak bir kerteriz noktasına bağlayıp, kıyaslanabilir, ölçülebilir hale getirmek, gerçekliği beynin sonsuzluğunda yılkı atı gibi serbest yayılıma bırakmamak, onu verimli hale getiren kategoriler, şemalar inşa etmek ve tüm bunları kabaca süper-ego dediğimiz mekanizma ile kontrol altında tutmak; köylülerin “atını sağlam kazığa bağla çözemezsen öyle ağla” dedikleri mevzu.
Ucube, safi arzu olarak işte bu bukağıdan yapılmış akletme mekanizmasından, izandan (mezun), mizandan ve mizahtan (Yavuz Ağıralioğlu beyefendi gibi peynir gemisi yüklemeye çalıştığım düşünülmesin lütfen; akletmenin ölçü-tartı, mizah ile alakasının altını çizmeye çalışıyorum) bihaberdir, mezun değildir (lütfen burada da üniversite diploması mevzu açtığım düşünülmesin, üniversite verdiği diploma ile, en azından geçmişteki iddiasıyla, kişinin mesleki yeterliliğinin önüne izan sahibi olmasını koymaktaydı öğrenciyi mezun ederken).
Yani ucube, teğellenmiş organlar ve iğretiliktir. Mutlak butlanın ardından yaşanan süreç, ucube-teğellenme mantığının en çıplak ifadesidir. Mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı’na “atanan” Kemal Kılıçdaroğlu, ilk özel açıklamasını iktidara yakınlığıyla bilinen TGRT Haber’e verdi; sonrasında TRT Haber, Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel’i hedef alan açıklamalarını 28 dakika kesintisiz canlı yayında aktardı (Odatv, 2026). Bu iki kanal tercihi tesadüf değildir: muhalefet partisinin yargı eliyle atanan liderinin, o ana kadar muhalefeti görmezden gelen ya da hedef alan yayın organlarına sarılması, finansallaşmış siyasetin “spekülatif meşruiyet” arayışını doğrudan görünür kılmaktadır. Gerçek kitlesel destek ve seçimsel meşruiyetin yerine, sembolik bir medya onayı doldurulmaya çalışılmaktadır. Özgür Özel’in “Partiyi TGRT’cilere bırakamayız” derken kastettiği tam olarak budur: muhalefet partisinin sembolik ve maddi içeriğinin, iktidar ekosisteminin medya ağlarına devredilmesidir.
Bu ucube-teğellenme dinamiği, yalnızca medya tercihinde değil, danışman atamalarında da belgelenebilir. Kılıçdaroğlu’nun, Zafer Partisi gençlik yapılanması Ayyıldız Hareketi’nin eski başkanı Gökşen Anıl Ulukuş’u genel başkan danışmanı olarak görevlendirmesi (2023), bu teğellenmenin tipik bir örneğidir. Ulukuş, ırkçılığıyla tanınan, CHP’nin öz ideolojisiyle doğrudan çelişen bir siyasi geçmişe sahipken, Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi’nden devşirilmiş bir isimdir. Benzer şekilde, Kılıçdaroğlu’nun danışman çevresinin ağırlıklı olarak muhafazakâr, tarikatçı ve sağcı ağlardan oluştuğunu gösteren geniş bir belgeleme mevcuttur (SOL Haber, 2022). Bu çevreler, farklı dönemlerin, farklı ideolojik cesetlerinden devşirilmiş uzuvlardır; MHP’den, Gülenist yapılanmadan, sağ milliyetçilikten parçalar, genel başkanlık bedenine teğellenmiştir. Frankenstein’ın ucubesi, laboratuvar masasındaki dikişlerle değil, her siyasi konjonktürün dayattığı yeni uzuv-ekleme zorunluluğuyla üretilmektedir.
Yani bir tür acaüb-ül mahlukat olarak ucube tam da tasnif edemediğimiz, bir yere koyamadığımız, bir mizanda tartamadığımız, izanına kefil olamadığımız ve mezun sayamadığımız bir ‘şey’dir. Dolayısıyla, spekülasyon alanının en sevdiği şey tıpkı Mefisto’nun Faust’un ruhunu satın almasına karşılık, onun ruhsuzluğundan geriye kalan hiçliğine ve şeyliğine zombivari bir aksiyon kazandırması gibidir; aslında ölmüş ama canlı, hayatsız ama hareketli bir aksiyon… İşte ucube dediğimiz şey benim kastettiğim anlamıyla Notre Dame’ın kamburu değil, bizzat sermaye tarafından speküle edilmiş, tanımlanmış bir değer ve hareket biçimi/alanıdır.
Öte yandan, bir kâğıdı bir banknottan ayıran şey, onun arkasındaki ilişkiler sistemidir ve dolayısıyla değer (örneğin tuz ya da şeker gibi hayati değilse) çoklukla ilişkisel olarak (ki Hintlilerin tuz üretiminin yasaklanması bütün kolonicilik tarihinin kısa özetidir) üretilir. Mesela noter ya da tapu değer vermez, değeri tasdik eder, aynı şekilde Merkez Bankası değer üretmez ulusal varlığı dolaşıma sokar, devlet tahvilleri ve bankalar da bu değere garantör olur.
Elbette, bunun tersini ispatladığını iddia eden hayalet egemenlik alanları var. Örneğin Liberland. Liberland, dünyadaki tek vaka değildir. Benzer hayalet-egemenlik pratikleri son yıllarda çeşitli formlarda ortaya çıkmaktadır: Somaliland’ın uluslararası arenada tanınmadan yürüttüğü yarı-resmi ticaret ve diplomatik temaslar; Sealand’ın İngiliz karasularının dışındaki bir deniz platformu üzerine kurulmuş “prensliği”; Asgardia’nın uzayda “devlet” ilan etmesi; hatta kripto-topluluklarının DAO (Merkezi Olmayan Otonom Örgüt) yapılarıyla devlet benzeri yönetim talep etmesi...
Ama bunların içinde en şanslı olanları Liberland. Herhagi bir savaşla kurulmamış olması, Tuna nehrinin taşkın topraklarından oluşan yedi kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip olması ve bu alanda ne Sırbistan ne de Hırvatistan’ın hak talep etmesi elbette Liberland için büyük şans sayılabilir. Hiç kimsenin yaşamadığı ve hatta devlet başkanının girmesinin yasaklı olduğu bu topraklarda zorunlu vergi olmaması da müstakbel Liberland ulusu ve gelecekteki insanlık için büyük şans; keza, olmayan mali sisteminin de merkezsiz blockchain sistemine dayanıyor olması da burayı spekülatif sermaye için gerçek bir Walt Disney haline getiriyor. Fakat bunların hepsinden büyük olan şans, devletsiz devletbaşkanı Vít Jedlička’nın Tabela CHP’nin İstanbul il başkanı Gürsel Tekin ile Liberland’dan vatandaşlık isteyen 80 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının durumunu istişare etmesi oldu. Olmayan devletin olmayan sorunlarının ol(a)mamış bir başkanla istişare edilmesi… devlet adamlığı ve ilerigörüşlülük başka nedir ki?
Artık egemenlik, temsil ve meşruiyet kavramları o denli aşındırılmıştır ki, gerçek ile kurgu arasındaki sınır belirsizleşmiş; siyaset sahnesine çıkan aktörler hangi rejim, hangi dönem, hangi ideolojiyle teğellenmiş olduğu belli olmayan ucubeler hâline gelmiştir. Ülkesiz devlet başkanı, partisiz il başkanı. Tüm bu örneklerde ortak bir mantık işlemektedir: spekülatif sermayenin ürettiği “hayalet egemenlik”, geleneksel devleti ve meşruiyetini devre dışı bırakarak kendi sembolik düzenini kurmaya çalışmaktadır. Comaroff ve Comaroff’un (1999) tanımladığı okült ekonomilerde servet nasıl kaynaksız görünüyorsa, bu yeni hayalet devlet formlarında da egemenlik topraktan ve halktan koparılmış, soyut ve görünmez bir güce dönüşmüştür. Türkiye’deki muhalefet partisinin İstanbul il başkanının bu oluşumla sıkı fıkı olması, finansallaşmış siyasetin nasıl spekülatif meşruiyet arayışına girdiğini, gerçek kitlesel desteğin yerini sembolik jestlerin aldığını gözler önüne sermektedir (Comaroff & Comaroff, 2001).
Liberland devlet başkanının ziyareti 18 Nisan’da gerçekleştikten iki gün sonra, AKP’li eski vekil Mehmet Metiner 20 Nisan’da ABD konsolosluğundan vize başvurusuna red cevabı almış ve gerekçesini de şöyle duyurmuştu: “ABD’yi ziyaretin ardından Türkiye’ye dönmek için yeterli siyasi ve ekonomik bağının bulunmadığı”… Dışişleri’nin ABD’ye yazdığı rica ve nota da bir işe yaramadı ve Metiner, mealen ‘ben zaten denemek için dışişlerine rica ettirdim’ demeye gelen bir açıklama yaptı… 17 Nisan günü Tom Barrack’ın (ki kendisinin tıpkı Trump gibi hem spekülatör hem de devlet adamı olduğunu unutmayalım), Antalya Diplomasi Forumu’nda, Türkiye’yi de dahil ettiği Ortadoğu coğrafyası için demokrasinin mümkün olmadığını; en iyisinin ‘şefkatli monarşi’ olduğunu iddia etmesi tam da şimdiye kadar anlatmaya çalıştığım vampirler, zombiler, ucubeler hakkındaki mevzuların güzel bir özeti.
Diplomasi gibi diplomasi, merhum Goethe görse 50 yıl sürdü demez, Faust’u yakardı.
Sanatçıların Tabela CHP’nin mutlak butlanına eserlerine kullandırmamak üzere vermiş oldukları vetonun ardından, Barış Yarkadaş’ın Tom Barrack’ı bile hayrete düşüren fikri mülkiyet hakları yorumu ve Kemal Kılıçdaroğlu’na desteğini açıklayan sanatçılar şöyle: Metin Karataş, Taner Özdemir, Fevzi Kurtuluş, Mehmet Özcan, Hüseyin Aslan, Aşık Müseip Temuroğlu, Taylan Cansızoğlu, Yüksel Didikoğlu, Dilber Doğan, Nurettin Özcan, Nurettin Güleç, Gülsen Bütün, Erdinç Buruç, Kenan Ulusu, Aşık Yorguni, Alakuş Müzik, Ema Müzik.
Sonuç
Devlet aklı artık Machiavelli’nin Prens’i değildir. Finansal yıkım, yalnızca ekonomik bir çöküş değildir; o çöküş doğrudan siyasi kurumları, siyasi akıl yürütmeyi ve siyasi meşruiyeti de tahrip etmiştir. Finansallaşma ve spekülatif/venture sermayenin bu denli büyüdüğü bir ortamda, endüstriyel kapitalizmin hümanizma, yasalar, düzen ve modernlik anlatılarına dayalı nezih kurumlarının ve bunları temsil eden devlet aygıtlarının işlevsiz hale geldiği görülebilir. Zira finansallaşma ve spekülasyon, kapitalizmin üretim merkezli anlatısının dışına taşarak kendi başına işleyen bir güç görünümü kazanmaktadır. Dolayısıyla, burada devlet aklı ile kastedilen şey aslında saf arzu ve çıkar (Freud’un ilkel benlik dediği id sahası). Tanrılar katında akıl saf arzu ve sermayenin sınırsız hareketi ise, yurttaşlar katında da devlet aklı ‘akıllı ol, aklını alırım’ çağrısına sadakat beklentisidir…
Türkiye’deki siyasal kriz yalnızca bir iktidar-muhalefet çatışması değildir. Bu kriz, neoliberal finansallaşmanın yarattığı görünmez sermaye biçimleri ve ağları, bu ağları görünür kılan “fenomen”ler, siyasetçiler, bürokratlar ve akgezen lejyonlarıyla birlikte, gayri resmi güç ilişkileri ve temsil krizleri etrafında şekillenen bir “okült siyaset” tablosudur. Comaroffların Afrika’da tespit ettiği okült ekonomiler, burada siyasi alan üzerinde çalışmaktadır. Bu ortamda siyasal aktörler giderek mimetik bir biçimde birbirlerine benzemekte; benzemeyenleri öperek ya da ısırarak kendilerine benzetmekte; her aktör hem vampirin hem zombinin hem ucubenin özelliklerini bünyesinde barındıran hibrit bir figüre dönüşmektedir. Spekülatif sermayenin ve finansallaşmanın siyaseti ele geçirdiği bir düzende devlet aklı da spekülatifleşmektedir: kısa vadeli, değer üretmeyen, meşruiyet biriktiremeyen, ama varlığını sürdüren bir hayalet kurumlar bütünü.
Tekrar Comarroflara dönersek, onlar için sermaye görünmez bir güç olarak çalışırken, McNally’de bu güç işçiyi zombileştiren şeydir; devlet ve siyaset üzerinde ise meşruiyeti aşındıran bir güçtür. Meşruiyet üretemez hale gelen bir siyasi sistem, tıpkı karşılıksız banknot gibi kâğıt üzerinde varlığını sürdürür ama gerçek değer taşımaz. Devlet aklı bu ortamda yeni bir anlam kazanır: artık Machiavelli’nin Prens’ine ait bir strateji değil, her çevreden, her dönemden, her kimlikten parçalar devşirerek tutunmaya çalışan Frankenstein’ın ucubesinin hayatta kalma güdüsüdür. Bu güdü demokrasi üretemez, temsil üretemez; yalnızca varolmaya, yalnızca kendini yeniden teğellemeye devam eder.
Burada “mutlak butlan” ifadesi tesadüfi değildir ve doğrudan konumuzu ilgilendirmektedir. Hukuki anlamda butlan, bir işlemin ya da sözleşmenin, kuruluş anından itibaren geçersiz sayılması halidir; hiç doğmamış gibi kabul edilir. Mutlak butlan ise bu geçersizliğin herhangi bir mahkeme kararına gerek kalmaksızın, hukuk düzeninin kendisi tarafından tanınmasıdır. Sanatçıların ve hukukçuların CHP’nin mevcut yönetimi için kullandığı “mutlak butlan” nitelendirmesi, aynı zamanda finansallaşmış siyasetin genel bir portresidir: Meşruiyetin madeni tükenen, değerli maden rezervi kalmamış bir merkez bankası gibi, kâğıt üzerinde var olan ama gerçekte hiçbir karşılığı bulunmayan bir temsil krizi. Butlan, tam da Comarrofların “görünmez güç” dediği şeyin siyasi düzlemdeki tezahürüdür: Kurumlar var gibi görünür, işlemler yapılır, protokoller uygulanır; ama içi boşalmış, ruhsuzlaşmış, zombileşmiştir.
CHP’nin mutlak butlanın ardından yaşadığı değersizleşme, zombileşme ve ucubeleşme süreci, iki farklı dolum stratejisiyle karşılanmıştır: iktidar blokunun “bindirilmiş kıtaları” aracılığıyla maddi dolum ve medya ekosisteminin sembolik dolumu. Maddi düzlemde bu, mahkeme kararlarının, polis müdahalelerinin ve banka hesabı kısıtlamalarının yarattığı fiziksel kuşatmayı kapsamaktadır. Sembolik düzlemde ise TGRT gibi yayın organlarına “objektif habercilik” teşekkürü edilmesi, muhalefet partisinin sembolik sermayesinin fiilen iktidar ekosistemiyle entegre edilmesidir. Comaroff ve Comaroff’un (1999) okült ekonomi analizini siyasete taşırsak: tıpkı görünmez sermaye biçimlerinin gerçek servet yaratımının yerini alması gibi, görünmez meşruiyet biçimleri de gerçek kitlesel temsil ve demokratik katılımın yerini almaktadır. Muhalefet, maddi karşılığı olmayan bir kâğıt paradır, ama kâğıt para bile dolaşımda olduğu sürece bir işlev görür. Asıl soru, bu sahte ödeme aracının kimin kasasını doldurduğudur. Bu konuları tartışmak üzere, Kılıçdaroğlu’nu artık Siyaset Meydanı’na hatta Babala TV’ye bile değil, belki bir gün Hayrettin ile Kaos Show’a bekleriz.
Kaynakça
Comaroff, J., & Comaroff, J. L. (1999). Occult economies and the violence of abstraction: Notes from the South African postcolony. American Ethnologist, 26(2), 279–303.
Comaroff, J., & Comaroff, J. L. (2001). Millennial capitalism and the culture of neoliberalism. Duke University Press.
Garber, P. M. (2000). Famous first bubbles: The fundamentals of early manias. MIT Press.
Kindleberger, C. P. (1996). Manias, panics, and crashes: A history of financial crises (üçünncü basım.). John Wiley & Sons.
Marx, K. (2011). Kapital: Politika ekonomisinin eleştirisi (Cilt 1, M. Selik & N. Satlıgan, Çev.). Yordam Kitap. (Özgün eser 1867'de yayımlanmıştır)
Minsky, H. P. (1986). Stabilizing an unstable economy. Yale University Press.
Odatv. (2026, 26 Mayıs). Kemal Kılıçdaroğlu'nun iki kanalı: TRT ve TGRT. https://www.odatv.com/guncel/kemal-kilicdaroglunun-iki-kanali-trt-ve-tgrt-120148837
Shelley, M. (2003). Frankenstein: Ya da modern Prometheus (İ. Yılmaz, Çev.). İthaki Yayınları. (Özgün eser 1818'de yayımlanmıştır)
Smith, A. (2007). Milletlerin zenginliği (H. Derin, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Özgün eser 1776'da yayımlanmıştır)
soL Haber. (2022, 14 Ocak). Başkanın bütün danışmanları. https://haber.sol.org.tr/yazarlar/orhan-gokdemir/baskanin-butun-danismanlari-323363
Taussig, M. T. (1980). The devil and commodity fetishism in South America. University of North Carolina Press.
