ABD’ye Özgü Kavramlar Sözlüğü - Bağımsızlık Bildirgesi
Kenan Erçel

ABD’de 4 Temmuz 2026 tarihinde, Bağımsızlık Bildirgesi’nin (Declaration of Independence) ilanının 250. yıldönümü idrak edilecek. Bu çeyrek binyıllık kutlamanın Trump’ın başkanlığına denk gelmiş olması tarihin bir cilvesi. Zira 1776 ile 2026 arasında manidar karşıtlıklar ve koşutluklar var.

Bütün insanların eşit yaratıldığı ve Yaratan tarafından Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk Arama[1] gibi devredilmez haklar bahşedildikleri düsturuyla başlayan, Britanya Kralı III. George’un bu hakları nasıl çiğnediğini 26 maddede sıralayan metin, o güne kadar koloni olagelmiş 13 eyaletin bağımsızlığının ilanıyla sonlanıyor. “Despotizme”, “tiranlığa” meydan okuyan, hükümetlerin meşruiyetlerini yönetilenlerin rızasından alması gerektiğini adeta haykıran beyannamenin 250. yıldönümünde Beyaz Saray’da bir kral bozuntusunun oturuyor olması ironi timsali bir durum. III. George’a dair kaleme alınmış şikayetler arasında “yargıçları sadece kendi iradesine tabi tutması”, “diğer ülkelerle ticareti kesmesi” gibi başlıkların bulunması ironiye neredeyse nüktedan bir boyut katıyor. Kral III. Charles’ın Nisan ayındaki ABD ziyaretinde Temsilciler Meclisi’ne hitaben yaptığı konuşmada demokratik değerler ve kuvvetler ayrılığından dem vurması da ironiyi katmerliyor. Özetle, 29 Ekim 1923’ün yüzüncü yıldönümünü andırır bir ahval ve şerait hakim ABD’de.

Ne var ki 1776’nın ABD’sini, Bildirge’nin yazar ve savunucularını yüceltmeden önce Howard Zinn’e kulak vermekte fayda var. ABD tarihçisi, sosyal ve siyaset bilimci Zinn’in, ülkenin resmi tarihine alternatif bir anlatı olarak 1980’de yayımladığı “A People’s History of the United States” (Halkın Birleşik Devletler Tarihi) muazzam sayıda okurla buluşmuş, the Simpsons, the Sopranos gibi popüler kültür ürünlerinde bahsi geçecek denli tanınırlığa ulaşmış bir eser. Kendini bazen anarşist, bazen (demokratik) sosyalist olarak tanımlayan Zinn, bu kitabında 1495’den günümüze ABD’nin tarihini, günahlarından arındırılmış bir mit kurma çabasıyla mağduriyetleri –ve direnişleri– göz ardı edilenlerin, yok sayılanların bakış açısından ele alıyor.

“Eşit yaratılan insanlar” ifadesinin evrensel tınısına rağmen o dönemde bu eşitliğe layık görülmeyen ve dolayısıyla kelimenin tam manasıyla “insan” muamelesi görmeyenler toplumun büyük çoğunluğunu oluşturuyor. Bu bağlamda dört gruba odaklanıyor, Zinn: Siyahlar, yerliler, kadınlar ve emekçi beyazlar. Tersten söylersek, Bildirge’nin “insan”dan kastı mal, mülk sahibi beyaz erkekler. Britanya İmparatorluğu’na karşı bağımsızlığın ilan edildiği ve oy hakkının sadece vergilendirilebilir mülk sahiplerine tanındığı o yıllarda, bu ayrıcalıklı tabaka toplumun takriben sadece ve sadece %6’sından ibaret. 1790’lardan itibaren siyasi temsiliyet için mülk sahibi olma koşulu eyaletler tarafından yavaş yavaş esnetilmeye, kaldırılmaya başlansa da sıranın kadınlara, siyahlara ve yerlilere gelmesi uzun seneler alıyor.

Irksal, cinsel ve sınıfsal eşitsizlikler bağımsızlık mücadelesini birçok açıdan şekillendiriyor. Amerikan yerlilerinden başlarsak, söz konusu yıllarda “Kızılderililer” –ya da “Hintliler”[2]– beyaz yerleşimciler için hala ciddi bir tehdit teşkil ediyor. Örneğin, 1755 yılında Massachusetts eyaletinde her bir yetişkin erkek yerlinin kafa derisi için 40 pound, her bir kadın ya da 12 yaşından küçük erkek yerlinin kafa derisi için 20 pound’luk ödül konuluyor. Öte taraftan Britanya Krallığı, şef Pontiac liderliğindeki ayaklanma sonrasında yerlileri yatıştırmak adına 1763 yılında yayımladığı beyanname ile Appalachian dağlarının batı tarafını beyaz yerleşimcilere yasaklıyor. Haliyle yerliler bağımsızlık savaşında çoğunlukla İngilizler’den yana saf tutuyor. Nitekim Bağımsızlık Bildirgesi’nde Kral’a yöneltilen suçlamalar arasında yerlileri ayaklanmaya kışkırtmak da var.

Yerliler kadar keskin bir biçimde tercihlerini Kraliyet'ten yana yapmasalar da siyahlar da ABD’nin bağımsızlık savaşına katılmaya çok hevesli değiller. Köleliğin hüküm sürdüğü dönemde irili ufaklı yüzlerce isyan örgütlüyor, siyahlar. Bunlardan ilk büyük ölçekli olanı 1712’de New York’ta cereyan ediyor. 25 siyah ve iki Amerikan yerlisi, ateşe verdikleri bir binaya müdahale etmeye gelen 9 beyazı öldürüyor. Askerler tarafından yakalanan isyancılardan 21’i farklı şekillerde idam ediliyor. Ortaçağ’ı aratmayan infaz yöntemleri arasında şahsın yavaş ateş üzerinde saatler boyunca yakılması da var. Sonraki yıllarda kölelik yaygınlaştıkça zulüm de artıyor. Koloniler başkaldırdığında Britanya’nın Virginia’daki komutanı, kendi saflarında savaşacak siyahlara özgürlük vadediyor. Buna karşılık George Washington’un, siyahların kendi ordusunda savaşmasına razı gelmediğini belirtmiş olalım. Dahası, 1777 yılında alınan bir mahkeme kararıyla kölelik kurumu, İmparatorluğun diğer topraklarında olmasa da İngiltere’de ilga ediliyor. Hal böyleyken siyahların Kraliyet sempatisiyle empati kurmamak zor. Bağımsızlık Bildirgesi’nin yıldönümü münasebetiyle 1852’de beyazlar dinleyicilere seslendiği zehir zemberek konuşmasında Frederick Douglas’ın sarfettiği şu sözler, köleliğin hala devam ettiği o yıllarda siyahların duygularına tercüman oluyordu: “Bu 4 Temmuz sizin, benim değil. Siz sevinebilirsiniz ama bana yas tutmak düşer.”    

“İnsanlık” skalasında konumları siyahlar ve yerliler kadar alçak olmasa da mülk sahibi beyazlardan çok daha aşağıda yer alan bir hizmetkâr beyazlar sınıfı da mevcut, 18. yüzyıl ABD’sinde. ABD’ye seyahat ve orada barınma fırsatı karşılığında 7 seneye varabilen bir süre boyunca karın tokluğuna çalışma senedi imzalayan bu yoksullar, ağırlıklı olarak İngiltere, İrlanda ve Almanya’dan geliyordu. Senedin süresi dolduğunda özgürlüklerinin yanı sıra ufak bir meblâğ para, kıyafet, araç gereç ve bazen küçük bir toprak parçası edinebiliyorlardı. Ve fakat o süre zarfında senetleri başka bir “efendi”ye satılabiliyor, evlenmeleri için efendilerinden izin almaları gerekiyordu.[3] Başka bir ülkede şanslarını denemek için bu feodal-imsi düzene “gönüllü” katılanlara ilaveten zorla getirilen beyaz mahkumlar da vardı. Benzer koşullara maruz kaldıkları için siyah kölelerle bu beyaz “serf”ler arasında, bazen efendilerine karşı beraber kazan kaldırmaya varan bir dayanışma yeşeriverebiliyordu.

İsyanlar sadece yukarıda değinilen en alt tabakalar tarafından örgütlenmiyordu. Beyaz ve özgür olmalarına rağmen hayatlarını idame ettirmekte zorlanan küçük esnaf, zanaatkâr, çiftçi, gemici, vs. toplulukları da yöneticilere ve imtiyazlı sınıflara karşı yer yer ayaklanıyordu. Örneğin, North Carolina eyaletindeki “The Regulators” hareketinin yıllarca süren mücadelesi 1771 yılında binlerce mensubunun ordu ile çarpışması ve bastırılan isyanın 6 liderinin asılmasıyla neticelenmişti. Bu hareketin güçlü olduğu bölgelerdeki halkın büyük çoğunluğu Bağımsızlık Savaşı’na katılmayacaktı.

Bu ve benzeri nice hadiseyi aktardığı kitabında Howard Zinn, 1776’ya gelindiğinde Britanya Krallığı’na karşı hürriyet uğruna yek vücut olmuş bir ulustan ziyade sınıf, ırk ve cinsiyet fay hatlarıyla bölünmüş, çok parçalı bir toplum tasvir ediyor. Hatta, bu sebebe indirgenemeyecek olsa da, siyasi ve ekonomik elit açısından Bağımsızlık Savaşı’nın önemli işlevlerinden birinin yoğunlaşan dahili ihtilafların, biriken öfkenin harici bir hedefe yönlendirilmesi olduğunun altını çiziyor:

“1776 civarında, İngiliz kolonilerindeki bazı mühim şahsiyetler, takip eden iki yüz yıl boyunca fazlasıyla faydalı olacak bir keşifte bulunmuştu. Anlamışlardı ki Birleşik Devletler denilen bir ulus, bir simge, bir yasal birliktelik yaratarak Britanya İmparatorluğu’nun kayırdıklarının elinden toprak, kâr ve siyasi gücü alabilirler. Bu süreçte bir takım potansiyel isyanları önleyip ayrıcalıklı yeni bir liderliğin iktidarı için popüler destek uzlaşısı tesis edebilirler.”

2026’ya geldiğimizde bahsi geçen fay hatları hala hareketli. Kölelik kalktı ve hatta baba tarafından Afrikalı bir siyasetçi iki dönem Başkanlık bile yaptı ama ırk meselesi yakıcılığını koruyor. Günümüz ABD’sinde erkek bir bireyin hayatı boyunca hapishaneye girme olasılığı beyazlar için %4,4 iken siyahlar için %28,5. Ülke nüfusunun %13’ünü oluşturdukları halde mahpusların %35’i siyah. “Siyah Hayatlar Önemlidir” (Black Lives Matter) gibi bir sloganının bu denli yankı bulması boşuna değil. Yerlilerden geriye kalanlar yüksek alkolizm ve intihar oranlarıyla, sistemik ayrımcılıkla boğuşuyor. “Reservations” denilen yerlilere tahsis edilmiş bölgelerde, çocuk ölüm oranları, yoksulluk, kötü beslenme gibi göstergeler bakımından gelişmekte olan ülke koşulları hakim. Kadın hakları açısından 18. yüzyıldan bu yana muazzam bir mesafe katedilmiş olsa da bazı kazanımların geri alınmayacağının garantisi yok. “Incel”, “Groyper” gibi hareketlerin ya da kürtajın federal bir hak olmaktan çıkarılması gibi gelişmelerin gösterdiği üzere sesi her geçen gün daha gür çıkan feminizm karşıtı bir güruh var. Beyaz “serf” artık yok ama onların yerine kayıtdışı göçmenler geldi; tarım, inşaat, hizmet sektörü gibi alanlarda –birkaç yüzyıl önce çalışma senetlerinin diyetini ödemeye çalışan muadilleri gibi– belki bir gün vatandaşlık kazanırlar umuduyla güvencesiz koşullarda çalışıyorlar. Beyaz emekçilerse kültür/kimlik savaşları ve İran gibi düz manada savaşlar marifetiyle bu gruplardan uzak tutuluyor.  

Bu meseleler topyekûn Trumpizm’e fatura edilemez ama bu ideolojinin himayesinde keskinleştikleri kesin. Bu bakımdan, Trump’ın başını çektiği MAGA[4] hareketinin –yüzeyden çok da uzak olmayan– bilinçaltında Bağımsızlık Bildirgesi’nin cazibesi, kısmen, o metnin yazıldığı dönemdeki toplumsal düzene duyulan özlemden kaynaklanıyor. Şaşaalı kutlamaların, törenlerin altında, tüm eksikliklerine rağmen Bildirge’nin işaret ettiği demokrasi ve özgürlük ufkunu sahiplenme coşkusu değil, o günlere dönme arzusu, güçlü bir nostalji yatıyor aslında. Nerede o sadece varlıklı, beyaz erkeklerin borusunun öttüğü, azınlıkların, kadınların, yoksulların, emekçilerin siyaset dışında tutulduğu eski güzel zamanlar…


[1] “Pursuit of Happiness”, mutluluğun peşinden koşma, saadeti kovalama manasına geliyor. Mutluluğun kendisinin değil ama onu edinmeye çalışmanın bir hak olduğunu belirtmek adına böyle bir tamlamaya gerek duyulduğundan kendi içinde birer hak addedilen diğer iki ilkeyle asimetri arzediyor.

[2] Christopher Columbus’un 1492’de ayak bastığı Amerika kıtasını Güney Asya sanmasından yadigâr bir yanlış isimlendirme.  

[3] Sinemada ABD’nin kölelik geçmişine dair birçok yapım olmasına rağmen beyaz serf karakterine pek rastlamayız. Bunun önemli istisnalarından biri 12 Yılık Esaret (12 Years a Slave) filmidir. Filmin kahramanı ve filmin kendisinden uyarlandığı otobiyografik metnin yazarı Solomon Northup New York‘ta özgürce yaşarken kaçırılıp Güney’de köle olarak satılır. Kendisiyle aynı çiftlikte pamuk toplayan Armsby adındaki beyaz bir hizmetkâra gizlice yazdığı mektubunu postalaması için bütün birikimini verir. Ve fakat Solomon’a yardımcı olma sözü veren Armsby, çiftlik sahibine yaranmak için onu mektuptan haberdar eder. Filmin bir diğer sahnesinde, çalışanların günlük pamuk hasadı tartılmaktadır. Hedefi tutturamayan Armsby sözlü ihtarla kurtulurken beklenen randımanı göstermeyen siyahlar kırbaçla cezalandırılır.    

[4] “Make America Great Again”in kısaltması. Amerika’yı eski ihtişamına kavuştur, tekrar kudretli kıl, ihya et anlamına geliyor.