Neşeyi Çalmak
Tanıl Bora

Komedyen Deniz Göktaş, Temmuz başında ilk tutuklandığında, avukatına “Neşemizi çalamayacaklar,” demişti. Göktaş’ın yarattığı bir büyük miting kudretindeki etki, onun insanın içine işleyen sıcaklığı, bu sözün hızla bir slogana dönüşmesine yol açtı o zaman: “Neşemizi çalamayacaklar… neşemizi çalamazlar…” Günlerce dillerde gezdi…

Sonra Ağustos başında, hapishanedeki birinci ayında kamuoyuna yolladığı mektupta Deniz Göktaş, tutuklandığı sırada sarf ettiği o “Neşemizi çalamazlar” sözünü “tırnak içinde, ironik” kastettiğini belirtme gereği duydu. Tuzu kuru makamdan söylenmiş bir söz değildi yani.

Aslına bakarsanız, milyonlarca izlenen ve tutuklanmasına sebep edilen Ölü Deniz performansında da, kara mizahî bir makamdan söylemişti bu sözü zaten. Kız arkadaşının her seçim yenilgisinden sonra söylediği “duası” idi: “Neşemizi çalamazlar.” Ama giderek, -her yeni yenilgide-, daha ruhsuzca söylüyordu bunu. Son yenilginin ardından gelmiş, yine aynısını söylemişti: “Neşemizi çalamazlar ya…” Deniz Göktaş “Evet,” demişti, “çok doğru bir tesbit, otuz yılımızı özetleyen bir tesbit. Evet, dedim, neşemi çalmalarına izin vermeyeceğim.”

Kırık bir ses tonuyla söylüyordu bunu, “neşemizi çalamazlar”ın boş bir teselli olduğunu sezdiren, yenilgiyi kabullenmiş bir ruh halinin ses tonuyla. “Neşemizi çalamazlar”, mağlubun hayatını idame ettirmesine yardım edecek asgarî moral donanımdan ibaretti, sanki. Nitekim, gösterinin devamında, psikoloji öğrencisi olduğu zamanları anlatırken ne diyordu: “O zamanlar daha kötüydüm; ‘neşemizi çalamazlar’dan da kötüydüm.” – Demek, “neşemizi çalamazlar” hali, “‘neşemizi çalamazlar’dan da kötü” çıtası koyacak kadar kötüydü! Hatta o asgarî moral seviye (anti-depresif minimum) düşsün istemeyen arkadaşları, “Neşemizi çalma, git, uzakta üzül,” diyorlarmıştı (bir Ankaralı için bu fiil çekimi doğrudur), Deniz Göktaş’a.

Deniz Göktaş’ın sarsıcı etkisi, otosansürsüz mizahı geri getirmesi[1] dahil başka birçok meziyeti yanında, kendiyle, kendimizle de alay etme cesaretinden gelmiyor mu? Toplam cesaretinin iç kalesini bu oluşturmuyor mu?

“Neşemizi çalamazlar ya”daki, “‘neşemizi çalamazlar’dan da kötüydüm”deki kara mizahı, kendine, kendimize batırılan iğneyi görmezden gelmemeli… “Neşemizi çalamazlar”, pekâlâ bozgunculuğa, züğürt tesellisine, pes etmenin kalenderliğine bayrak olabilir, olabiliyor. Bozgunda fetih rüyası bile değil, sadece bir katlanma ahlâkının düsturu olabilir, “neşemizi çalamazlar”. Ölü Deniz, bunu hatırlattı bize.

*

Üstelik, neşemizi çalabiliyorlar.

“Neşemizi çaldılar” lâfı da yıllardır dolaşımda nitekim. Yaşam sevincinin yitimine yol açmak anlamında kullanılıyor. Veya daha basit, -konser yasaklarıyla vs.-, eğlenme arzusunun, eğlenebilme kabiliyetinin tahribi anlamında.

Gerçi neşe; para gibi, kamu kaynağı gibi çalınamıyor. Çalanın çalıp da kendi yararlanacağı türden bir şey değil. Neşenin üzerine çullanan, onu silen, söndüren ‘kapatan’; bundan hınç, haset, gayz devşirebilir, en fazla başkasının üzüntüsünden alınan kirli neşeye erebilir, fakat gerçek bir neşe ‘edinemez’.

Yine de, evet, neşeyi pekâlâ çalabiliyorlar. Bizzat Deniz Göktaş’n tutuklanmasını “Neşemizi çaldılar,” diyerek karşılayanlar oldu ve gerçekten, neşe söndüren bir zulümdü bu. Geçen haftanın başında, hakkında verilen tahliye kararıyla aynı saatler içinde yeniden tutuklanması, iyice öyleydi. Tekrar-tekrar tutuklama gerekçelerinden biri, “suç sayılan fiil övmek”.

Neşenin kendisi, suç sayılan fiile dönüşmüş değil mi, zaten.

*

Fakat Deniz Göktaş, neşeyi bazen pekâlâ çalabildiklerinin bilinciyle… tam da, tam da o mağlubiyeti kabullenmiş “neşemizi çalamazlar” ruh halini kara mizahî bir neşeyle alaya alışıyla… ve içtenliğinin neşesiyle, tevazuunun neşesiyle, cesaretinin neşesiyle, başka bir kuvveyi gösterdi herkese. Başka bir neşenin şevkini gösterdi, gösteriyor.

Zamanın Duyguları’nda Akça Ataç’ın neşe üzerine yazısında[2] resmini yaptığı o kuvve…  Ki o da, neşenin çalınabileceğini bilerek konuşuyor: “Engellenen yaşamların neşesi çalınır.” Fakat bu ‘hırsızlığın’ ve onun nedenlerinin peşine düşmek, yine bir neşe kaynağıdır. Neşeye sahip çıkıp -isterseniz ‘geri kazanmak’ deyin- onu sakınarak siyasal mücadele aracı haline getirenlerin yaptığı, budur. Onların neşesi, “içimizde yanan ateşin bilgisine ulaşmanın ve bunu yaptığımız işe yansıtmanın enerjisidir”. Akça Ataç’ın gösterdiği mesnet, bu: Boyun eğmemek, sistematik dışlanmaya boyun eğmemek için sarılınan, baskıya karşı direnişin yaratıcılık anlarından, topluluk duygusunun verdiği saadet anlarından duyulan sevinçle biriken, “değiştirilemez ve kaybolmaz siyah neşe”deki gibi bir neşe. Eyleme şevkinin mayası olan neşe.[3] İşte onu, ancak onu, sahiden çalamazlar.


[1] Sinem Dönmez: “İlk şakayı kim yapar?”, Aposto, 10 Temmuz 2026.

[2] C. Akça Ataç, “Yaratılış kadar eski! Eros’un ateşi, insanın neşesi, neşenin siyaseti”, Aksu Bora-Gökçe Zeybek Kabakcı (der.), Zamanın Duyguları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2026, s. 251-267.

[3] Tam yedi yıl önceden bir neşe methiyesi: https://birikimdergisi.com/haftalik/9648/nese