Yuval Abraham ve Rachel Szor, İsrail’in üç senedir Gazze’de sürdürdüğü soykırımı içeriden tanıklıklarla belgeledikleri NAZA’da yirmi dört İsrailli asker ve istihbarat görevlisini Tel Aviv’in çatılarında konuşturuyorlar. Kimlikleri gizlenen bu insanların arkasında şehrin ışıkları var. Kamera zaman zaman çevredeki evlere dönüyor; televizyon seyreden, kitap okuyan, egzersiz yapan İsraillileri görüyoruz. Gazze’deki yıkımın yanı başında –60 kilometre kuzeyinde– Tel Aviv’deki hayatın “normal seyri”nde devam etmesi, anlatılanların ağırlığını daha da artırıyor. Üstelik konuşanlar, yıkımı uzaktan seyreden İsrailliler değil; saldırıların hazırlanmasında ve uygulanmasında bizzat görev alan kişiler. Film, onların anlattıklarıyla çevrelerinde akıp giden gündelik hayatı yan yana getirerek, bir soykırıma katılmanın nasıl sıradan bir iş gibi yaşanabildiğini gösteriyor.
Bu sıradanlaşmanın askerlerin kullandığı dilde de bir karşılığı var: NAZA, İbranice “tali hasar” anlamındaki nezek agavi ifadesinin kısaltması. Askerlerden biri, on beş Filistinlinin öldürüleceğini, ölenlerin arasında kadınların ve çocukların olacağını söylemek yerine “15 NAZA” dediklerini anlatıyor. Öldürülecek insanlar bir hesap kalemine çevrildiğinde, onların ölümüne karar vermenin ahlaki sorumluluğundan sıyrılmak da kolaylaşıyor. “Tali” sözcüğü bu bakımdan işlevini yerine getiriyor: Bir Filistinlinin ölümü, askeri hedefe ulaşmanın yanında önemsiz bir ayrıntıya dönüşüyor. Dahası, bu ölümler saldırıdan sonra ortaya çıkan, öngörülememiş bir sonuç olarak kayda geçirilmiyor; daha saldırı kararı alınırken hesaba katılıyor. Kaç sivilin öleceği tahmin ediliyor ve bu sayı kabul edilebilir bulunuyor. “Tali hasar” denilen şey, sivil ölümlerinin önceden bilinerek göze alınması.
Askerlerden biri, arkadaşlarıyla geceleri birlikte vakit geçirmenin, ortak iş yapmanın, “teşrik-i mesai"nin kendisine eğlenceli geldiğini anlatıyor. Sözünü ettiği iş, Gazze’li sivillerin çoluk çocuk öldürüleceği bombalı saldırıları planlamak. Yönetmen, bir soykırıma iştirak ettiğinin farkında olup olmadığını sorduğunda bunu da hiç istifini bozmadan kabul ediyor. Bu rahatlık, yapılanların bilinmediği ya da sonuçlarının kavranamadığı açıklamasını boşa düşürüyor. İnsan neye katıldığını bildiği halde, yaptığı işi arkadaşlık ilişkileri, meslek alışkanlıkları ve görev duygusu içinde pekâlâ normalleştirebiliyor. Arkadaşlarla geçirilen gecenin verdiği keyifle o gece ölümüne karar verilen insanların başına gelenler, aynı kişinin zihninde birbirine karışmadan durabiliyor. Katliama katılmakla şehirli, eğitimli, gündelik hayatında gayet makul biri olmak arasında sanıldığı kadar büyük bir mesafe yok.

Görünen o ki İsrail ordusu tarafından kullanılan teknoloji de askerlerin yaptıkları katliamla katliamın sorumluluğu arasındaki mesafeyi hayli açıyor ve İsrail’in yapay zekadan sofistike bir kitlesel katliam aracı olarak yararlanmakta epey ileri gittiği anlaşılıyor. Örneğin, Hamas’ın aktif olduğu bir muhitte çalışan bir fırıncının telefon görüşmeleri ve hareketleri, yapay zekâ tarafından bir militanınkine benzetilebiliyor. Sistem kişiyi “terörist” olarak etiketlediğinde, onunla birlikte öldürülebilecek aile fertleri ve çevresindeki insanlar da kabul edilebilir sivil kayıp hesabına yazılıyor. Böylece bir insanın hayatına dair kuşkulu bir teknolojik çıkarım, kendisinin ve yakınlarının öldürülmesine dayanak olabiliyor. İlk aşamadaki hata, sonraki aşamalarda düzeltilmesi gereken bir sorun olmaktan çıkıp bütün hesabın dayandırıldığı bir kabule dönüşüyor. Bu sistemde teknolojiye atfedilen kesinlik, kararları veren kişilerin sorumluluğunu da gözden saklıyor. Hedefi sistemin belirlediğini söylemek, sanki ortada kimsenin itiraz edemeyeceği bir nesnel sonuç varmış izlenimi yaratıyor. Oysa hangi verinin şüpheli sayılacağına, hata ihtimalinin ne ölçüde önemsenebileceğine ve kaç sivilin ölümünün kabul edilebilir olduğuna İsrail ordusundaki “insanlar” karar veriyor. Teknolojinin ürettiği sonuca güvenmek, onu denetlememek veya yanlış olabileceğini bile bile saldırıyı onaylamak da bu “insani” kararların bir parçası. Dolayısıyla algoritma, katliamı mümkün kılan tercihlerin sorumluluğunu üstlenecek bağımsız bir fail değil. Bu tercihleri yapanlara, kendi kararlarını teknik bir işlemin kaçınılmaz sonucu gibi sunmalarını sağlayan bir mazeret.
***
Gazze’deki katliam kararlarını orta ve alt kademelerde kimlerin verdiğine bakıldığında, sorumluluğu Netanyahu ve İsrail aşırı sağıyla sınırlamanın saçmalığı da anlaşılıyor. NAZA’da konuşanlar, katliam çağrıları yapan siyasetçilerin arkasına saklanarak kendi hayatlarını sürdüren “sıradan kişiler” değil; askeri-endüstriyel sistemin çarklarını döndüren, bilgilerini ve uzmanlıklarını bu işe koşan eğitimli “personeller”. Aralarında gayet seküler, kozmopolit, kendini liberal değerlerle tanımlayan İsrailliler de var. Filistinli sivillerin hayatını hiçe sayan kararlar, bu insanların gündelik mesailerinin içinde alınıyor. Dolayısıyla NAZA’yı sadece Netanyahu ve aşırı sağa dair bir belgesel olarak görmek, bence filmin açığa çıkardığı sorunun vahametini azaltıyor. Böyle bir okuma, İsrail toplumunun geri kalanına, bütün sorumluluğu fanatik bir siyasi kadroya yükleyip kendini sorgulamaktan kaçınma imkânı da veriyor. Belgeselin rahatsız edici taraflarından biri, liberal-insani değerlerle kâğıt üstünde kurulan ilişkinin Filistinli Araplar söz konusu olduğunda nasıl kesintiye uğrayabildiğini göstermesi. Yaklaşan İsrail seçimlerinde Netanyahu hükümetinin değişmesini isteyenlerin, İsrail devletinin Filistinlilere muamelesinin değişmesini de isteyip istemedikleri sorusu, en az iktidarda kimin (Netanyahu'nun mu, Eisenkot'un mu) olacağı kadar önemli değil mi?
***
NAZA’nın İsrail dışında yarattığı sarsıntı da bana kalırsa Filistinlilerin aleyhinde başka bir eşitsizliğe işaret ediyor. Filistinliler yıllardır kendi başlarına gelenleri, 2023’ten beri soykırım boyutuna ulaşan katliamları anlatıp duruyorlar. Buna karşılık, İsrailli askerlerin aynı olayları kendi cephelerinden anlatması, Avrupa ve ABD’de sanki gerçek nihayet açığa çıkmış gibi karşılanabiliyor. Yani Filistinlilerin anlatımları kuşkuyla karşılanırken, katillerinin anlatımlarına –hemen hemen aynı şeyleri anlattıkları halde– büyük bir inandırıcılık atfediliyor. Kendi evinin bombalandığını, ailesinin öldürüldüğünü anlatan Filistinlinin tanıklığı, bombalama kararını verenlerin ağzından doğrulanınca mı ciddiye alınmalı? Eğer öyleyse bu, başlı başına bir eşitsizlik değil mi? İçeriden tanıklık; saldırıların nasıl planlandığını, hangi emirlerin verildiğini, sivil ölümlerinin nasıl hesaplandığını göstermesi ve her toplumda rastlanmayan bir özeleştirel cesaret içermesi bakımından önemli elbette. Ama bu bilgiler, Filistinlilerin yıllardır anlattıklarını ilk kez inandırıcı kılan bir onay belgesi gibi görülmemeli. NAZA’da anlatılanlar kadar, Batı kamuoyunun ekseriyetinin bunları neden ancak İsrailli askerlerden dinlediğinde kabul etmeye hazır olduğu da üzerinde durulması gereken bir sorun. Filistinlilerin hayatlarına atfedilen değerdeki eşitsizlik, sözlerine gösterilen itibarda da kendini hissettiriyor.

***
Filistinlilerin sözlerinin duyulmasını zorlaştıran bir başka etken de İsrail devletinin kendini Yahudilerin tarihsel mağduriyetiyle özdeşleştirmesi. NAZA’nın bir sahnesinde, bir televizyon ekranında Shoah’nın yönetmeni Claude Lanzmann’ın görüntüsü beliriyor ve hayatta kalanların, tanıkların ve faillerin anlatımlarıyla Holokost'u kayda geçirmiş bir sinemacı, Gazze’deki soykırımı anlatan İsrailli askerlerle aynı kadraja giriyor. Ne yazık ki bugün Holokost’un hatırası Netanyahu yönetimi tarafından katliamları aklamak için başvurulan bir gerekçeye dönüştürülmüş durumda. İsrail dışında Almanya, ABD, İngiltere gibi ülkelerde de Gazze’de öldürülen Filistinlilerin haklarını savunmak Yahudilerin güvenliğini önemsememekle, hatta onlara yönelik tarihsel düşmanlığı sürdürmekle eşitlenebiliyor. Böylece Filistinliler, başlarına gelenleri anlatırken bir de kendilerine zulmeden devletin neden eleştirilebileceğini açıklamak zorunda bırakılıyorlar.
Soykırıma uğramış bir halk adına hareket eden bir devletin başka bir halka soykırım uygulaması, insanın kavramakta ve açıklamakta zorlandığı bir durum – böylesine ağır bir felaketin hatırasının başkalarının uğradığı zulme yönelik bir duyarlılık yaratması beklenir. Ama Holokost’u bütün insanların hayatını koruma ve değerli görme sorumluluğuyla hatırlamak mümkün olduğu gibi, yalnızca kendi toplumunun bir daha zarar görmemesi gerektiği düşüncesine saplanıp kalmak da mümkün. Kendi uğradığı zulümden hareketle başkalarının acısını sahiplenmeye yönelebilen bir hafıza olduğu gibi kendi acısını benzersiz ve başkalarınınkiyle kıyaslanamaz sayan ve bütün ahlaki sorumluluğunu bundan ibaret gören bir hafıza da var.
***
Öte yandan Yahudilerin tarihsel tecrübesi, İsrail hükümetinin ya da aşırı sağının tekeline sığmayacak kadar geniş. Üstelik, geçmişte uğranan zulmü başkalarının uğradığı zulme itiraz etmenin gerekçesi sayan İsrailli Yahudiler de var (Haaretz gibi gazeteler, Ilan Pappe gibi tarihçiler de İsrail'in parçası.) İsrail devletinin kendini bütün Yahudilerin temsilcisi, politikalarına yönelen her eleştiriyi de Yahudilere bir tehdit olarak sunması, bu insanların sözünü ve mücadelesini önemsiz kılmıyor. NAZA’yı çekenlerin ve belgeselde konuşmayı göze alanların varlığı, İsrail devletiyle bütün Yahudiler arasında kurulmaya çalışılan bu özdeşliği bozduğu için de önemli. Netanyahu’nun belgeseli çekenleri susturmak, vatandaşlıktan çıkarmak istemesi de bundan ötürü.
Ama Gazze’de soykırım devam ederken, NAZA'nın getirip önümüze koyduğu itiraflar ve vicdani hesaplaşmalar bir teselli kaynağı olarak görülemez. Filistinlilerin hayatı, onları öldürenlerin ne zaman pişman olacağına ya da konuşmaya karar vereceğine bağlı olmamalı. Ölümlere üzülmenin ötesinde, soykırım faillerinin yargılanacağı bir hukuk düzeninin kurulması, Filistinlilerin ve başka halkların “yaşarken” sahip oldukları hakların savunulması gerekiyor. Meydanın Trump, Putin ve Netanyahu gibi zorbalara kaldığı bir dünyada bunu gerçekleştirmek ne kadar güç görünürse görünsün, belgeselin anlattığı dehşete verilebilecek en somut cevap bu.
