Oedipus Karmaşası (26): "Penis Hasedi"
Erdoğan Özmen

Kastrasyonun -ve ödipal karmaşanın- yaygın olarak sığ bir çerçevede ele alınageldiğinden söz etmiştik. Aşağıdaki satırlarda bu kısıtlı anlayışın temsil edici ve iyi bir örneğinin özeti var:

“Kadın kastrasyon karmaşası, erkek kastrasyon karmaşasından, iki ortak özelliğe rağmen, çok farklı şekilde işler. İkisinin çıkış noktası başta benzerdir; kastrasyon karmaşasına önkoşul olarak saptadığımız bir ilk zamanda, erkek çocuk ve kız çocuk ayrılmaksızın tüm insanlara bir penis atfeden kurguyu savunurlar. Penisin evrenselliğine inanç o halde her iki cinsiyet için Oidipus karmaşasının oluşumuna zorunlu bir önkoşuldur.

ikinci ortak özellik annenin rolünün önemine ilişkindir. Erkek ve kadın kastrasyon deneyiminin tüm çeşitliliklerinin ötesinde, anne, erkek çocuk kaygıyla ve kız çocuk kinle ondan kopuncaya kadar, başlıca kişilik olarak kalır. İster kaygıyla damgalansın ister kinle, kastrasyon karmaşasının ana olayı, hiç kuşku yok, çocuğun anneyle, onun iğdiş edilmiş olduğunu keşfettiği kesin andaki ayrılışıdır.

Bu iki ortak özellik dışında -penisin evrenselliği ve iğdiş edilmiş anneyle ayrılış- dört zamanda yapılandıracağımız kadın kastrasyonu, erkek çocuğunkinden bambaşka bir hareket izler.
Şimdiden kadın ve erkek kastrasyonu arasındaki iki önemli farkı ortaya koyalım.

Erkek çocukta kastrasyon karmaşası anneye sevgiden bir vazgeçiş üzerine sona ererken kadında baba için ödipyen sevgiye yol açar…

Kadın kastrasyon karmaşasının ana olayı -daha önce belirttiğimiz gibi- anneyle ayrılıştır; ama daha eski başka bir ayrılığın tekrarı olan özel bir durum ile. Kız çocuğunun -hayatının başlangıcından itibaren- anneye tüm ilk duygusal bağlılıkları anne memesinin kaybıyla yarıda kesilecektir. Freud’a göre, kadın asla böylesi bir ayrılığa teselli bulamayarak tatminsizlikle bırakılmış olma duygusunun izini taşıyacaktır. Bu ilkel duygu, eski kinle beraber, daha sonra, kastrasyon karmaşası sırasında, kız çocuğun ayrılışı olan ana olay anında, tekrar ortaya çıkmak üzere acımasız bir bastırmanın etkisiyle ortadan kaybolacaktır. Öyleyse anneye duyulan eski kin, küçük kız çocukta, bu kez anneyi kendisini kız çocuk olarak dünyaya getirmesinden sorumlu tutacak düşmanlık ve hınç biçimi altında tekrar belirir…” (abç).[1]

Yazar daha sonra, söz konusu dört zamanı -kız çocuğunun farklı kurgularıyla birbirinden ayrılan zamanlardır bunlar- şöyle sıralar: 1)“Herkesin bir penisi vardır (klitoris bir penistir)”, 2)“Klitoris bir penis olmak için çok küçük: İğdiş edilmişim”, 3)“Anne de iğdiş edilmiştir”; (anneye karşı kinin yeniden ortaya çıkması), Ve sonuncu zaman: kastrasyon karmaşasının üç sonucu; Oidipus karmaşasının doğuşu: “Kendi penis eksikliğinin apaçık gerçeği karşısında, kız çocuk kadınlığının yazgısını belirleyecek üç farklı tutum takınabilir.” Bunlar da yazara göre; 1) penis isteği/kıskançlığının olmadığı durum (“eksiklik karşısında kız çocuk ilk tepki olarak anatomik dezavantajından dolayı öyle ürker ki genel bir biçimde tüm cinselliğinden vazgeçer”), 2) erkek penisiyle donatılmak isteğinin olmadığı durum (“bu durumda, kendi kastrasyon olgusunu inkar eder ve bir gün bir penis elde edeceği umudunu korur. Bu ikinci yol, onu “küstah bir güvenle, tehdit edilen erkekliğinden vazgeçmemeye” götürür. Her şeye rağmen bir erkek olma düşlemi yaşamının amacı olarak kalır.”) ve 3) penisin ikamelerine sahip olma isteğinin bulunduğu durum (“anne yerini babaya bırakır, klitoris yerini vajinaya bırakır, penis yerini bir çocuğa bırakır.”) şeklinde sıralanmaktadır.[2]

***

Aileyi oluşturan ve yapılandıran bütün toplumsal ve kültürel özelliklere ve farklılıklara rağmen Oedipus aynı ayrılma ve özdeşleşme süreçlerinin temel zemini ve draması olarak kalmaya devam eder. Bir bakıma, o ayrılık ve özdeşimleri kateden öznenin “toplumsal mekana patlayarak açılışının matrisidir.” Aile ağından çıkıp daha geniş bir toplumsal ağa katılmak, o ağa yerleşmek ancak temel bir ayrılığı gerçekleştirerek ve zorunlu özdeşimlerle kendine yabancılaşarak (patlayarak) mümkün olabilir demektir bu. Demek Oedipus, bir benlik duygusunun ve/ya da kendi olmanın merkezindeki farklılaşma olayları/süreçleri için gereken müzakerelerin/uzlaşımların adıdır. Öznenin cinsiyetli ve konuşan bir varlık olarak kendi yerine yerleşmesi, tarihini yapılandırması, kendi için bir tarih yaratması, kendini tarihselleştirmesinin matrisidir.

Oedipus karmaşasının seyri boyunca kastrasyon anksiyetesinin tetikleyicilerinden olan parçalanmış beden tahayyülünü de (daha önce fiilen deneyimlenmiş olan şeyin şimdi, ikinci bir zamanda yeniden ele alınıp işlenmesi), demek söz konusu bu tarihselleştirme bağlamına yerleştirmeli, bizatihi kurucu bir uğrak olarak kavramalıyız. Bu anlamda belki de şunu ileri sürmeliyiz: İnsan kendini tarihsel hikayesi olan bir özne olarak kurarken, bu inşa faaliyetini bütün büyük dönüşümleri/deneyimleri iki kez yaşamak zorunda kaldığını bilerek sürdürüyor. Bu, aynı zamanda tüm o dönüşümlerin ve karşılaşmaların ilk seferinde bir fazlalık/aşırılık olarak, yani travmatik olarak deneyimlenmesi anlamına gelmektedir. Tam da o yüzden, başlangıçtaki çaresizliğimizi/acziyetimizi, yani başımıza gelen, bize dayatılan şeyi halihazırdaki anlam ögeleriyle açıklamaktaki yetersizliğimizi telafi etmeye matuf bir ikinci zamana ihtiyaç duyuyoruz. İnsan zihninin daimi kaderi aşırılık koşullarında, hayatın fazlalığıyla karşı karşıyayken çalışmasıdır. Öznenin tarihini bir de travmalar tarihi, bir tür travmatizasyon süreci olarak yazmayı mümkün kılan bir şeyden söz ediyoruz demek ki. Böylece, günümüzde yaygın biçimde yapıldığı üzere travmanın ayrı bir tanı kategorisi olarak, kendi başına bir durum olarak tarif ve tecrit edilmesine niçin karşı çıkmamız gerektiğini de söylemiş oluyoruz: Yani insanın bir özne olarak ortaya çıkışında zaten/çoktan yapısal olarak orada olan bir niteliğin belirli ve sınırlı bir fenomen halinde soyutlanması yersiz ve tutarsız bir girişimdir. Bir kere daha söylemekten zarar gelmez: İnsanı bir kurban statüsüne indirgeyen bu jesti; sermayenin dünyayı kuşatarak, akıl almaz şiddet pratikleriyle yoksulluk ve eşitsizliği derinleştiren, yersiz-yurtsuzlaştıran hareketini kişisel ve ruhsal bir meseleye kitleyen bu tavrı duraksamaksızın reddetmeliyiz. Tabii ki ruhlarımızda müthiş bir kayba ve yıkıma yol açan bireysel/toplumsal travmatik olaylarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Bu, daha ziyade ruhsal bir kavramın kendi orijinal amaç ve kapsamına işaret etme, ve onu toplumsal/politik analizin kavramlarını ikincilleştirmeye matuf yükünden kurtararak, asıl yerine iade etme çabası olarak görülmelidir.

Şu halde ödipal dönemi, ayna evresinde, ayna/ötekinin imgesiyle özdeşleşme sayesinde, imgesel bir işlev olarak ve kökensel bir yabancılaşmanın içinden kurulan egonun yapısöküm süreci olarak da düşünebiliriz. Yani, küçük çocuğun narsisizminin/aldatıcı omnipotensinin yaralanması ve geriletilmesi, ve o incinme/sınırın ruhsallıkta içerilmesi/özümsenmesi olarak.

Daha önce de değinmiştik: Ödipal dönemi ve kastrasyonu, beden parçalarının ve cinsler arası anatomik farklılıkların (penis hasedi gibi kavramların tümüyle ötesinde ve onları aşarak) anlamlandırıcı bir nitelik edinerek bir gösteren işlevi görmeye başlaması; ve dolayısıyla belki de bu ilk motive sayesinde çocuğun simgesel düzenin/dilin hükmüne temelli olarak tabi olması, öznenin dilde geri-dönüşsüz ve ebedi ikametinin başlaması, çocuğun dil tarafından ele geçirilmesi olarak kavramalıyız. Bu hususiyet, materyalizm-idealizm karşıtlığını temellendirebileceğimiz bir zemin sunması bakımından da ayrıca önemlidir:

“Simgesel kastrasyon şu sorunun cevabıdır: Anlam-ın-etkisinin (anlam sonucunun: the effect-of-sense) ortaya çıkması için bedensel derinlik düzeyinde gerçekleşmesi gereken kopuşu, bedensel derinlikten yüzey olaya geçişi nasıl kavrayacağız? Kısacası Anlamın “materyalist” yaratılışını nasıl ifade edeceğiz? Zihnin maddeden ortaya çıkması, onun “ortaya çıkan özelliği” olarak zuhur edişi, Deleuze’ün Anlamın Mantığı’nda ele aldığı bir sorundur; bu sorunun izini bedenler ile maddesiz olaylar arasındaki eski Stoacı karşıtlığa kadar sürmüştür. Bu soruyu sormak diyalektik materyalizm sorunsalına girmek demektir. Böyle kavrandığında, diyalektik materyalizm tanımı gereği indirgemeci olan mekanik materyalizme kesin olarak karşıdır. Bu ikinci tür materyalizm etkinin/sonucun nedenle olan ilişkisinin radikal yaderkliğini (heteronomy) kabul etmez (yani anlam-etkisinin/sonucunun yüzeyini sıradan bir görünüş, altta yatan, daha derin bir maddi Özün/Cevherin (Essence) görünüşü olarak kavrar). İdealizm ise tam tersine, anlam-etksinin/sonucunun bedensel derinliğin bir etkisi/sonucu olduğunu reddeder; anlam-etkisini kendi kendini üreten bir kendilik (self-generated entity) olarak fetişleştirir. Bu red için ödediği bedel anlam-etkisinin tözselleştirilmesidir: İdealizm örtük bir biçimde anlam-etkisini yeni bir Beden (örneğin Platoncu Biçimlerin maddesiz bedeni) olarak nitelendirir. Ne kadar paradoksal görünse de, yalnızca diyalektik materyalizm Anlam-ın-etkisini, olay olarak anlamı, özgül özerkliği içinde ve tözcü bir indirgemeye başvurmadan düşünebilir (tam da bu yüzden, kaba mekanik materyalizm idealizmin zorunlu tamamlayıcısıdır). Zihinsel Olayların ortaya çıktığı “maddesiz/maddi olmayan” (immaterial) boşluğu (void), olumsuzluk aralığını (gap) yalnızca (diyalektik) materyalizm etkili bir biçimde düşünebilir. İdealizm ise tersine bu boşluğu tözselleştirir.”[3]

Bu, bir başka söyleyişle simgesel kastrasyonun sakınmamız gereken korkutucu bir ihtimalden ziyade üstlenmemiz ve kat etmemiz gereken bir görev olarak kavranmasıdır. Kastrasyonun her iki cins için de anlamı budur: Kastrasyon, “simgesel olarak, sadece simgesel olarak sahnelenen (bir şeyden yoksun olduğumda, “simgesel olarak kastre” edilmiş olduğum anlamında) değil, ben simgesel vekalet üstlenerek simgesel düzene yakalandığımda gerçekleşen şeydir.”

Burada bir de, ödipal karmaşaya ölüm dürtüsünün eklemlenmesinden söz etmeliyiz demek ki. Çünkü parçalanma ve/ya da şiddet fantazileri (ve o fantazilerin erkek cinsel organına ilişkin bulanık izleminlerle kısa devre yapması) ödipal dönemin asli unsuruysa eğer, simgesel kastrasyon o fantazi ve eğilimlerin aşılması için en güçlü dayanak olarak görülmelidir. Bu anlamda ödipal karmaşa ve karmaşanın çözümü (özdeşimler) sayesinde edindiğimiz bir şey de imgesel düzen/ayna evresinden kaynaklanan ilkel agresyon potansiyelinin yumuşatılması/yatıştırılmasıdır. Demek ödipal dönemle birlikte yasa/yasak düzenine kaydolmanın ölüm dürtüsünün işleyişini ve alanını sınırlandıran bir işlevi vardır.

O halde, klasik Freudçu ödipal temayı (erkek çocuğun anneye yönelik sevgisi/ensestiyöz arzu ve babayla ölümcül rekabeti), ruhsallığımızın merkezindeki en temel sorunun dile geldiği ve/ya da karartıldığı bir semptom olarak düşünebiliriz: Bilinçdışının bir oluşumu, arzulu ve dürtüsel varlık olma problemine içkin çatışma, gerilim ve uzlaşımları aynı anda hem ifade eden hem de gizleyen bir semptom olarak yani.

[1] J.-D. Nasio, Psikanalizin Yedi Temel Kavramı, (Çev. Özge Erşen-Murat Erşen), İmge Kitabevi, 2006, s. 37-8.

[2] Bir de bunun yine benzer terimlerle ve zamanlarla ifade edilen erkek çocuk versiyonunu anlatır yazar.

[3] Zizek, A.g.e., s. 88-89.