Hasan Âli Yücel "Homo Kemalismus" mu?

Ayhan Aktar ve İştar Gözaydın'ın K24 için kaleme aldıkları yazı dizisinin başlığı, '''Homo Kemalismus' Olarak Hasan Âli Yücel: Bir Değerlendirme''. İki kısımdan oluşan bu yazı dizisini birlikte ele alıp tartışacağım. Yazılarındaki temel argüman; Yücel'i sadece bir birey olarak değil, ''Homo Kemalismus'' olarak, yani Cumhuriyet'i kuran heyetin bir mensubu olarak ele almak gerektiği. Tanıl Bora'nın Hasan Âli Yücel adlı kitabını[1] bu argüman üzerinden okuyorlar. Demelerine göre Bora, Yücel'i, ''Kemalist bir ikon'' olarak tedavüle sokuyor. Halbuki Aktar ve Gözaydın'a göre Yücel, bireylerin aynı tavrı benimsedikleri ''çoğul özne''nin bir parçası; bir ''Homo Kemalismus''. Yazarların ifadelerinden Bora'nın, Yücel'in biyografisini kaleme alırken, Yücel'in kimi tutumlarındaki ''dalgalanmaları'', dönemin ruhuna uyum sorunu olarak gördüğü, halbuki Aktar ve Gözaydın’a göre bu dalgalanmaları, kendine yaşam iklimi hazırlayan bir iktidar sevicinin yaşadığı gelgitler olarak okumak gerektiği anlaşılıyor. Bora'yı, ''içinde yaşadığı ve ikbal basamaklarını tırmandığı tek parti rejiminin nimetlerinden faydalanan bir 'Homo Kemalismus' olarak Yücel'in” zihninde belirmesi gereken gerilimlerden “bahsetmediği” için eleştiriyorlar. Aktar ve Gözaydın, Bora'nın Yücel anlatısını bu minvalde, özellikle Yücel’in din karşısındaki tutumu dolayısıyla, Köy Enstitüleri ve Türk Aydınlanması gibi hususlar bağlamında sorguluyorlar.

Onlara göre Yücel, bakan koltuğuna oturduğundan itibaren, Cumhuriyet'i kuran heyetin daha 1920'lerde edinmiş olduğu fikriyatı hayata geçirmeye niyetlidir; Yücel'in birey düzeyindeki ''samimi Müslümanlığı'' ve aldığı Mevlevi terbiyesi farklı bir yerde durur, Homo Kemalismus'un tanımladığı ''doğru Müslümanlık'' yolunda ilerler. Yine Aktar ve Gözaydın'a göre, bununla birlikte, hem İslâmiyet'in hem de tek parti iktidarının dilini konuşan biridir o... Onlara göre Yücel, Mustafa Kemal'in ve ardından Milli Şef İnönü'nün görüş ve direktifleri doğrultusunda ilerleyen, örneğin bu minvalde, İslâmiyet'in Türkleşerek tüm büyüsünü kaybedip rasyonelleşeceğini, eski nesil dindarların nasılsa ölüp gideceğini, Diyanet İşleri Kurumu'nun da, dinî eğitimin de tasfiye olacağını düşünen ve bu yönde çalışan biridir. Fikirlerince, Yücel’in Homo Kemalismus tarafından dinî görüşlerini dile getirmesine ve dinselliğini kamusal alanda sergilemesine izin verilmediğinden, hatırı sayılır bir gerilim yaşamış olmalıdır. Yücel üzerine kaleme aldıkları bu yazıları okuduğunuzda, Yücel'in kendi kişiliğini Kemalizm üzerinden inşa eden aslında bir ''yok özne'' olduğunu düşünebilirsiniz elbette. Ama Bora'nın kitabı, bu argümanlardan daha fazlasını sunuyor tabii. Kısaca değineyim.

Bora, bu tarz indirgemeci eleştirileri hesaba katmışçasına şöyle yazıyor kitabında: “Yücel bir figürdür, bir kamusal figür. Yani somut kişiliğinden gayrı, kamusal bir tasavvuru, bir hali-tavrı temsil eden bir imge. Karakter hatları büyük ölçüde temsiliyetle örtüştüğü veya örtüştürüldüğü için de güçlü bir figürdür.”[2] Ayrıca şöyle belirtiyor Bora: “Hasan Âli Yücel, bir Kemalist ikondur. Veya tersinden, Kemalizm’i bütün kötülüklerin anası olarak resmetmenin karikatürü.”[3] Bora, Yücel'in siyasi tavrını ta gençlik yıllarından itibaren ele alıyor, yani henüz ''Kemalizm''in esamesinin okunmadığı, ama ''Kemalizm''e varacak yolun taşlarının fikri olarak döşendiği/döşenmeye devam ettiği yıllardan itibaren. 1911'de Vefa İdadisi'nde okumaya başlamasıyla ve ilk gençliğe adım atmasıyla Hasan Âli'nin hızlı bir milliyetçi politikleşme sürecine girdiğini, kendini tanıtacak hareketlerde bulunduğunu okuyoruz Bora’nın kitabında. 1913 yılında henüz 16 yaşında, Mektebli adlı bir dergide, özellikle Balkan Savaşları’nın ardından yükselen milli kin edebiyatının bir parçası olarak addedilebilecek, Müslüman Türklere vatana hizmeti omuzlamayı öğütleyen ''İntikam olsun'' başlıklı bir şiir kaleme almıştır Yücel. Yücel'in milliyetçiliği, Türk Ocağı'nda ''örgütlü'' hale gelir. Bora'nın da belirttiği üzere idadi, yani lise öğrencisiyken oraya gidip gelmeye başlar, orada siyasi sosyalleşir, ülkücülük terbiyesi alır. Ocak'ı da bir tekkeye benzetir Yücel; Mevlevi dergâhındaki muhabbetin seküler içeriklisi döner Ocak'ta. Türk Ocağı’nda, Kemalizm'in yönünü ve aslında içeriğini, ilkelerini belirleyen isimlerle tanışır Yücel, kendi fikirlerini de onlarınkine eklemler. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi, Halide Edip Adıvar gibi isimlerle tanış olur, kendi fikirlerini, şiirlerini, yazılarını onlarınkine ekler, bağ kurar. İstanbul'da öğrenciyken 1921 yılında yayına başlayan Dergâh çevresinde, Mustafa Şekip, İsmail Hakkı, Fuat Köprülü, Yahya Kemal gibi isimler etrafında kümelenenlerdendir ve muhafazakâr bir modernleşme tavrıyla, Anadolu'daki milli hareketi canı gönülden destekler. Türk Ocağı'na gidip gelmenin, yazılar ve şiirler kaleme almanın yanında, milliyetçi heyecanı körükleyen toplantılar da düzenler Yücel. Milli Mücadele'nin içinde hem fikirleriyle hem de eylemleriyle var olur. Bora'nın da belirttiği üzere, İttihat ve Terakki'nin gayri nizami harp örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın devamı olan Mim Mim Grubu'ndaki tanıdıkları vasıtasıyla, Eyüp'ten Anadolu'ya silah kaçırma işine dahi iştirak eder. Aktar ve Gözaydın Bora’yı, Yücel’in “top koşturduğu” siyasal/ideolojik sahanın topografyasını çizmemiş olmakla, bir “gruba” ait olduğunu göstermemekle eleştiriyor. Zira onlara göre prosopografik, yani grup biyografisi denilen yöntemin kullanılmaması eksikliktir ve bu eksiklik, Yücel’in Homo Kemalismus karakterinin es geçilmesine sebebiyet verir. Aktar ve Gözaydın’a göre Bora, onların Yücel’i de dahil ederek adını Homo Kemalismus koydukları katmanın 1875 ile 1900 arasında doğmuş kentli, orta sınıf ailelerde dünyaya gelmiş olan insan grubunu hesaba katmıyor, onları irdelemiyor. Yani Bora aslında Yücel’i “olumluyor”, “romantize ediyor”. Bora onlara göre, İttihatçılar ve Cumhuriyet’i kuran heyet arasındaki devamlılığı es geçiyor. Belli ki Aktar ve Gözaydın, Bora’nın yukarıda kısaca değindiğim Yücel’in siyasi sosyalleşmesi ve bir araya geldiği isimlerle kurduğu bağı okumamışlar yahut görmek istememişler. “Dikkatli okunursa”, Yücel’in gençliğinden itibaren sergilediği siyasi tavrın, sonraki süreçlerde de devamlılık arz ettiği görülecektir.

Ailesinin ve kendisinin Mevlevilikle kurduğu gönül bağıyla Yücel, hayatı boyunca Mevlana'ya ve Mevlevilere karşı duyduğu muhabbetini sürdürür ve samimi Müslümanlığı da zaten Mevlana'nın öğretileri doğrultusunda tanımlar. 1932 yılında Yücel, Mevlânâ'nın Rubailer'ini yayımlar ki bu yıl, Bora'nın ifadesiyle, laisizmin yüksek form tuttuğu bir yıldır. Bora, 1931'de Mevlânâ'nın müzeye çevrilen türbesini ziyaretleri sırasında Hasan Âli'nin Mustafa Kemal'i Mevlânâ lehine bir intibaya teşvik ettiğine dikkat çekiyor. Bora, Mevlânâ'yı katı laisizmin gadrinden kurtarma gayretiyle Yücel’in, bakanlığı sırasında, Galata Mevlevihanesi’ni onartıp müze olarak düzenlenmesini sağladığını, şehirdeki yetmiş türbenin altmışının bakım ve onarımını yaptırdığını aktarıyor ki kitapta bu minvalde başka örnekler bulmak da mümkün. Yücel, ideolojik tavrı gereği Mevlânâ'nın Türklüğünde ısrarlıdır elbette lakin Bora'nın da yazdığı üzere, hem Mevlânâ'ya dair muhabbetlerinde hem de genel olarak din tasavvurunda, temel vasfı millilik olan bir din anlayışındadır. Siyasi olarak sosyalleştiğinden itibaren milli bir İslâm'ı sahiplenir Yücel; bir Türk olarak Müslümanızdır ona göre. Sabit ayağı evrensellikte olmakla beraber, Bora'nın da belirttiği üzere bu evrenselliğin zorunlu dolayımı saydığı millilik düzlemine de basarak konuşmaktadır. Ama bu tavır Aktar ve Gözaydın'ın öne sürdüğü gibi Homo Kemalismus gibi bir şeyle değil, gençliğinden itibaren Yücel'in politik tavrı ile alakalı. Bora'nın da bahsettiği üzere Yücel'in, dinin siyaset dışılığı ve yalnızca iç muhabbetteki yerine dair inancı ile din ve ibadeti makineleştirmiş ve kamusallaştırmış olanlara karşı aldığı tavır, evrensel bir ruh terbiyecisi olarak gördüğü Mevlânâ'nın öğretilerinden beslenir. Burada, Yücel'in gençliğinden bakanlığına uzanan serüvende, inancına dair varoluşunda bir gerilimden ziyade bir devamlılık okunuyor. Bora’nın çalışmasında, daha 1926'da, ''Ziya Gökalp'in aziz ruhuna'' atfettiği şiirinde de, dinî-tasavvufi değerleri milli seküler inkılap ülküsüne transfer ettiğini okuyoruz. Bora'nın aktardığı üzere, Mevlanacılığı modern ve seküler hayata uygun bulduğunu belirttiği bir yazısında şöyle der Yücel: “Cumhuriyet'in aldığı umumi tedbir içinde”, o “duyuş ve düşünüşünden bir şey kaybetmemiş”, hatta “belki bu medeni vasıflarıyla üniversitelere, şiir ve sanat zevk, olan muhitlere girmek imkânını kazanmıştır”.[4] Yücel, Mevlevi dergâhı dahil tekkelerin kapatılmasını başından itibaren destekleyenlerdendir, hatta Bora'nın eserinde de değindiği üzere, Mustafa Kemal ile ilk karşılaşmasında, henüz genç iken, ondan bu yönde de bir istekte bulunur. Zira Yücel'in anlayışında, tekkelerin ve dergâhların, Mevlânâ'nın öğretisinde yeri yoktur. Henüz iki aylık öğretmenken Mustafa Kemal ile karşılaştığında da, ''fosil haline gelmiş'' medreselerin kapatılıp kapatılmayacağın sormuştur Yücel. Belirtmek gerekir ki Yücel’in, hem Köy Enstitüleri’ne dair tutumunda hem de Türk Aydınlanması’na dair aldığı tavırda milli seküler inkılap ülküsünü devamlı kıldığı, Bora’nın kitabında da okunur bir haldedir.

Gelelim Mustafa Kemal kültü meselesine. Kitapta da görüldüğü üzere, ilk gençlik yıllarından itibaren benimsediği siyasi kimliğe, iştirak ettiği ortamlara ve bu ortamlar vesilesiyle hem fikrî hem de eylemsel mahiyette sunduğu katkılara bakıldığında, Yücel'in, bir misyon doğrultusunda hareket eden öncülerin arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Bu minvalde, Bora'nın da ifade ettiği üzere şöyle denilebilir: “Mustafa Kemal kültü, Hasan Âli Yücel'in de ikinci kuşak mensuplarından olduğu, devleti kurtarma ve modern ulus-devlet kurma misyonuna bağlanmış bir öncüler zümresinin ortamı içerisinde inşa edilmiştir.”[5] Yücel, Kemalizm'e giden yolu görece görünür ve elle tutulur kılan fikir ve eylem insanlarından biridir. Kemalizm'i, ilk başlarda Türkiye'nin kurucu lideri Mustafa Kemal tarafından açıklanan ve daha sonra belli şekillerde dönüştürülen/yeniden yorumlanan, kalkınma ve modernizasyon stratejilerinin kavramsallaştırılmasına yönelik oluşturulan ilkeler, fikirler ve vizyonlar sistemi olarak görürsek eğer, hem başlangıçta ortaya konulan hem de daha sonra yeniden yorumlanmasıyla oluşan ilke, fikir ve vizyonların, Yücel ve beraber yol aldığı diğer kişilerle birlikte oluşturulduğunu/oluşturulmaya devam ettiğini, yeri geldiğinde bunların yeniden yorumlandığını belirtmek gerek. Dolayısıyla ''Homo Kemalismus'' tanımı burada karikatürize edici bir kavram. Bu kişileri içinde eriten, ''yok özne'' kılan bir pota değil Kemalizm; Yücel'in inandığı şekliyle Kemalizm, Mustafa Kemal'in yüceltilmesinden önce, olabildiğince bir ''fikir sistemi'', dünya ve millet görüşüdür ki, Yücel gibi kişiler ile birlikte, bir sistem haline getirilmeye çalışılmış bu fikir silsilesi aslında devamlı kılınabilmiştir.

Yücel, Aktar ve Gözaydın'ın belirttikleri üzere, Homo Kemalismus çoğul öznesinin bir parçası ve yok hükmünde olan varlığıyla değil, eğer Homo Kemalismus karikatürünü kaale alacak olursak, belki de bu karikatürün oluşmasına vesile olan fikir insanlarındandır. Bununla birlikte Aktar ve Gözaydın'ın hem Kemalizm üzerinden tanımlama yapmaları hem de bu tanım üzerinden bir karakterin gerilimlerini konu etmelerini de ilginç buluyorum. Zira Kemalizm'in ne olduğu hâlâ tartışılırken ve sabit bir tanımlama yapılması ne geçmişte ne de şimdi mümkünken, bir karakterin “gerilimlerini” bu belirsizliğin üzerinden okumaları ne kadar doğrudur? Aktar ve Gözaydın’ın “Homo Kemalismus” üzerinden yapmaya çalıştıkları okuma bana, kendi dogmatizmini üretiyor gibi geliyor. Yapılan eleştiriyi semptomatik okuma yöntemiyle değerlendirip, eleştirinin üslubuyla içeriği arasındaki büyük mesafeyi dikkate alınca, eleştirinin örtülü motivasyonunun yazıda ifade edilmeyen başka husumetler olduğu hissi kuvvet kazanıyor.


[1] Tanıl Bora, Hasan Âli Yücel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2021.

[2] A.g.e., s. 10.

[3] A.g.e., s. 11.

[4] A.g.e., s. 49.

[5] A.g.e., s. 194.