Ve cellat uyandı yatağında bir gece
“Tanrım” dedi “Bu ne zor bilmece”:
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe...
Ataol Behramoğlu
Stockholm Sendromu kavramını ilk olarak Baskın Oran 2010 yılında Tunceli Üniversitesi’nde yapılan Birinci Tunceli (Dersim) Sempozyumu’nda yaptığı açılış konuşmasında kullandı. Konuşmasına sempozyuma gelmeden birkaç ay önce hazırlanmaya başladığını ifade ederek başlayan Oran, ilkin Dersim soykırımının CHP’nin tek parti döneminde nasıl gerçekleştiğini özetledi. Ardından, meseleyi güncel siyasete, yani Dersimlilerin CHP ile olan ilişkisine ve aynı yıl düzenlenen anayasa değişikliği referandumunda Dersim halkının %81 oranında hayır oyu kullanmasına getirdi. Buradan hareketle, Dersimliler için “dinin soydan daha önemli” olduğu tespitini yapan Oran Dersimlilerin CHP ile olan ilişkisini de “Stockholm Sendromu” olarak tanımladı. Oran konuşmasını bu kavramın ne demek olduğuna “aşina olmayan varsa”, “Google’a Stockholm Sendromu yazarak meseleyi hallede(bile)ceklerini” söyleyerek bitirdi.
Oran sempozyumdan bir yıl sonra (2011) “Dersim’in Öğrettikleri” başlıklı yazısını kaleme aldı. Bu yazısında bir taraftan sempozyumda anlattıklarını toparlarken, diğer taraftan da söz konusu kavramsallaştırmadan ötürü kendisine gelen cinsiyetçi küfürlere ve tepkilere yanıt verdi. “Dersim katliamından Atatürk’ün haberi olmadığı”, bazı Dersimli hanelerin duvarlarında “Atatürk ve Hz. Ali’nin resimlerinin yan yana asıldığı” ve “Atatürk’ün Hz Ali’nin reenkarnasyonu olduğuna” inanıldığı gibi tekil örneklerden yola çıkarak söz konusu kavramsallaştırmayı yapmakta ne kadar haklı olduğunu yineledi. Son olarak, “Atatürk’ün putlaştırılmaması gerektiğini”, kendisinin “çok tatsız işler” de yaptığını, Dersimlilerin “mazlum”, “1937 Tertelesinin icat edilmiş” ve bu durumun olsa olsa “Stockholm Sendromu” kavramıyla ele alınabileceğini söyledi.
Bu kertede, kavramsallaştırmanın “sığlığı” her ne kadar yer yer eleştirilse de siyasal iktidar söz konusu metaforu ya da bakış açısını kendi egemen ideolojisinin harcı yapıp yoğurmaktan, Cumhuriyet Tarihi hakkında kurmaya çalıştığı kendi hegemonik söyleminin bir parçası yapmaya çalışmaktan geri durmadı. Böylelikle olsa olsa La Casa De Papel gibi popüler bir soygun dizisinde Denver ile Stockholm (soyguncu ile rehine) ya da Lisbon ile Profesör (polislerin şefi ile soyguncuların şefi) karakterleri arasında geçen aşk ilişkisini anlamlandırmamıza yardımcı olabilecek bir metafor oldukça talihsiz bir biçimde gündemimize girmiş oluyordu.
Bu bağlamda, bu yazıda ilkin söz konusu kavramın hangi toplumsal koşullarda ve nasıl bir ideolojik çerçevede ortaya çıktığı ele alınacak ve geçen on beş yıllık süre zarfında nasıl sönümlendiğine değinilecektir. Buradan hareketle, egemen bakış açısının elinde adeta bir “boş gösteren”e[1] dönüşen kavramın yakın zaman güncel siyasetinde ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı eliyle yeniden dolaşıma sokulma çabası irdelenecektir. Bu çabanın sonuçsuz kalması hem egemen aklın kavrama bu sefer temkinli yaklaşması hem de Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin ikinci bir Stockholm Sendromu vakasının yaşanmaması için aldıkları siyasal pozisyon üzerinden anlaşılmaya çalışılacaktır.
***
Bilindiği üzere, Dersim katliamının Türkiye kamuoyunun gündemine düşmesi ilk olarak 2009 yılında CHP’li Onur Öymen’in Meclis’te yaptığı bir konuşma sırasında terörle mücadele konusunda “1938’de Dersim de Analar Ağlamadı mı?” sözleriyle başladı. Öymen’ in bu ifadesinden sonra Dersim katliamı hakkında konuşul(a)mayan bir mesele olmaktan çıkıp bundan iki sene sonra o dönem başbakan olan Erdoğan’ın Dersimlilerden özür dilemesine vardı. Bu bağlamda, benzetmenin yapıldığı I. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu kronolojik olarak Öymen’in tartışmalı Meclis konuşmasıyla (2009 Kasım ayı) Erdoğan’ın meseleyi kendi gündemine almaya başlamasının (2011 Kasım ayı) arasına, yani 2010 Ekim ayına denk geldi. Bu durumun kendisi tarihsel bir rastlantıdan ibaret olabileceği gibi, etkinliğin “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayelerinde” gerçekleşmesi ve etkinlik yapılırken otelin içinde ve dışında sivil polisler tarafından kuş uçurtulmaması olağanüstü hal uygulamalarına alışkın olan şehrin bu sefer akademik gerekçelerle nasıl ablukaya alındığını gözler önüne sermekteydi.
Baskın Oran’ın böyle bir atmosferde yaptığı sempozyum açılış konuşmasında Dersimliler ile CHP arasında “hastalıklı” ya da “patolojik” (günümüz deyişiyle “toksik”) bir duygusal ilişki tespit etmekle kalmayıp, diğer taraftan da AKP döneminde atanan yeni dönem valilere ve emniyet müdürlerine methiyeler düzüyordu. Yani, bir taraftan 1923-1950 dönemi tek parti CHP zihniyetini eleştiriyor, diğer taraftan AKP’nin tek parti iktidarının o kadar da kötü olmadığını vurguluyordu. İçeride bunlar konuşulurken, etkinliğin gerçekleştiği Şaroğlu Oteli’nin dışında bir grup Dersimli AKP’nin Diyanet ve üniversiteyi kullanarak -Gülen Cemaati eliyle- şehre sızma çabasını protesto ediyordu. Böylelikle, Dersimliler dışardan gelebilecek olası bir “toplumsal mühendislik” denemesine kendi üsluplarıyla şerh düşüyorlardı.
Söz konusu şerhi daha iyi anlamamız için küçük bir grup akademisyen olarak Dersim şehir merkezinden ayrılıp, dönemin Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak’ın davetiyle Hozat’a doğru yola çıkmamız yetiyordu. Davete giderken yolda arabamızın güvenlik kontrolü gerekçesiyle durdurulması 1990’lı yılları ya da 2000’li yılların başını hatırlatmakla kalmıyor, kontrol sonrası şehirde demokratik yollardan sol siyaset yapmanın ne kadar zor olduğunu bizi davete götüren arkadaşlardan bizatihi dinliyorduk. Buradan bakınca, Oran’ın konferans salonunda çizmeye çalıştığı toz pembe yeni valiler ve emniyet müdürleri tablosu yerle bir olmakla kalmıyor, toplumu psikolojize ederek yaptığı “Stockholm Sendromu” benzetmesi/genellemesi de gelişigüzel bir biçimde söylenmiş bir safsatadan öteye gitmiyordu.
Keza, konuyu bilen araştırmacı ve akademisyenler için Dersimlilerin katliam sonrası hayatta kalabilmek için yaptıkları takıye, sisteme entegre olabilmek için gösterdikleri arzu, sosyal tabakalaşmada ve sınıfsal ayrışmada işaretlenmiş, dezavantajlı kimliklerinden kurtulmak için ortaya koydukları motivasyon hiç de öyle sadece genel seçim sonuçlarıyla açıklanabilecek türden değildi. Kaldı ki, aynı Dersimliler siyaseten sadece CHP ile temas etmekle kalmayıp, Türkiye siyasetinin neredeyse her türlü sol, sosyal demokrat, çoğunlukla seküler ve hatta az da olsa ulusalcı yapılarıyla, Kürt hareketiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve demokratik kitle örgütleriyle de ilişki halindeydiler. Yani, Dersimlilerin CHP’ ye oy verme alışkanlığı buzdağının görünen yüzüyken, katliam sonrası kurdukları çoklu kimlik(ler) ve yeniden öznelleşme pratikleri buzdağının görünmeyen yüzüydü.
***
Konuyla ilgilenen akademik dünyada durum üç aşağı beş yukarı böyleyken, Dersim katliamı güncel siyasetteki yerini korumaya bir müddet daha devam etti. Bu durumun başlıca nedenleri arasında Dersimli bir ismin, yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı olmasının yanı sıra, Erdoğan’ın kendi tek parti rejimini inşa edebilmek için CHP dönemi tek parti dönemini bıkmadan usanmadan eleştirmesi yer alıyordu. Böylelikle, Erdoğan’ın “CHP zihniyeti eleştirisi” iktidar yanlısı ana akım basının söyleminin ana eksenini belirliyordu. Bu bağlamda, dönemin CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün o dönem iktidara ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesine verdiği röportaj basında adeta “deprem etkisi” yaratmıştı. Besim Can Zırh’ın “Memleket Siyasetinde Bir Hayalet: Dersim” makalesinde ortaya koyduğu üzere, Aygün’ün parti içerisinden CHP’ye getirdiği eleştiriler Dersim meselesinin güncel siyasette bir süreliğine de olsa başköşeye oturmasını da beraberinde getirmişti.
Ve fakat bu yoğun ilgiye rağmen, Dersimliler bitmek tükenmek bilmeyen bir yanlışın içinde, o yanlıştan bir türlü ders almayan, “celladına âşık” irrasyonel özneler olarak tasvir edilmekteydi. Diğer taraftan güncel siyasette, Erdoğan Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin kanlı tarihiyle yüzleşmesi gerektiği polemiğine çekmeye çalışırken, Kılıçdaroğlu bilindik sakinliğini koruyup, “acıyı bal eyleme” retoriğine başvurmak suretiyle parti içerisinde oldukça sağlam bir yeri olan Alevi, seküler kimliğini pekiştirmekteydi. Söz konusu denklemde, Kılıçdaroğlu’nun bir Dersimli olarak CHP genel başkanı olması çoğunlukla ironik bir yerden yadsınıyor ve iktidarın CHP zihniyeti eleştirisi üzerinden hegemonik bir söylem kurma çabası ve Dersim meselesini bu minvalde ülke siyasetine sabitlemeye çalışması ideolojik bir perde olarak zihinleri örtüyordu.
İşte tam da bu noktada, İsmail Beşikçi’nin “Dersim’de Bilincin Uyanışı” (2009) makalesini, Dersimliler hakkında o dönem yadsınan şeyi yadsıyan yerinde bir entelektüel müdahale olarak değerlendirmek mümkün gibi duruyor. Beşikçi makalesinde, son dönemlerde ortaya çıkan Dersim bilincini, Dersimlilerin Cumhuriyet tarihi boyunca süregelen “unutma-unutturma” pratiklerine rağmen geliştirdikleri zihinsel bir gelişim sürecinin ürünü olarak ele almaktaydı. Bu perspektiften bakınca, Dersimlilerin geçen süre zarfında norma entegre olması ve normun içine entegre olurken kendi normunu yeniden üretmesi farklı bir varoluş biçimi olarak kendini sunuyordu. Yani, Kılıçdaroğlu’nu, klişe modernist bir bakış açısıyla, hem Tunceli’nin bir dağ köyünden Atatürk’ün kurduğu partinin başkanı “olmayı başarmış” biri olarak ele almak mümkünken, yine aynı Kılıçdaroğlu’nu Dersim katliamı hakkında dönemin tanıklarından İhsan Sabri Çağlayangil ile mülakat yapıp tarihe not düşen kişi olarak da ele almak mümkündü. Tersten bakınca bu bilinç, söz konusu röportajda Çağlayangil’in Kılıçdaroğlu’na gayet net bir biçimde aktardığı, Türk siyasetinde o dönem etkin bir isim olan Fevzi Çakmak’ın “Doğu’ya yol yapmanın”, “Doğu’da mektep açmanın”, “Kürtleri elit hale getirmenin”, “oraya medeniyet getirmenin” “uyanışı” da beraberinde getireceği ve Kürtlerin “istiklal fikrine” kapılıp ve “vatanın bölünebileceği” saplantısının nüvelerini de ihtiva eden şeyin ta kendisiydi. Buradan bakınca, Kılıçdaroğlu’nun madun kimliği bir bumerang gibi genel başkanı olduğu kurucu partiyi vurup hikâyeyi tamamlarken, diğer taraftan Fevzi Çakmak’ın korkularını boşa çıkarıyordu.
Benzer bir biçimde, benim 2008-2009 yılında Berlin’deki Dersim Derneği’nde yürüttüğüm alan araştırması sonrası yazdığım Kimliğin Yeniden Keşfi: Berlin Dersim Cemaati Örneği başlıklı sosyoloji yüksek lisans tezimin bulguları da Beşikçi’nin ortaya koyduğu kavramsal çerçeveyi destekliyordu. Tezin ana bulgularından biri travmatik Dersim geçmişinin Dersim kimliğinin diasporada yeniden keşfi için önemli bir rol oynadığı yönündeydi. Avrupa’da 90’lı yıllarda kurulmaya başlayan Dersim Dernekleri Dersim katliamını uzun bir süreden beri yüzleşilmesi, hesaplaşılması gereken bir mesele olarak gündemlerinde tutuyor, konuyla ilgili film, belgesel gösterimi, müzik dinletisi ve anmalar düzenliyorlardı. Katliamın gerçekleşmesinde tek parti rejiminin rolüne ilişkin hiçbir şüphe duymamakla beraber içlerinden bazıları o dönem yeni açılan Sabiha Gökçen Havalimanı’na uçarken kendilerini kötü hissettiklerini ifade etmekteydiler. Buradan bakınca, Avrupa’ya göç eden Dersimliler üzerlerindeki baskı ortamı kalkınca Atatürk’e ve CHP’ye olan ilgilerini daha çok ehven-i şer olarak değerlendirmekte ve sonrasında yaşanan Maraş, Çorum ve Sivas gibi Alevi katliamlarını göz önünde bulundurduklarında CHP’nin seküler bir parti olarak Aleviler için bir kalkan işlevi gördüğünü ortaya koymaktaydılar.
Berlin Dersim Derneği, Cemevi ve Kürt Merkezi çevresinde görüştüğüm orta yaşlı veya yaşlı kişilere siyasi görüşlerini sorduğumda, CHP’nin adını bile anmamakla beraber kendilerini daha çok ya 70’li yılların TİKKO gibi eski sol örgütleriyle ya da diasporadaki aktif Kürt siyasetiyle ilişkilendirmekteydiler. Buna rağmen, o dönem Tunceli merkezde avukatlık yapan ve katliam hakkında çalışmalarıyla bilinen Hüseyin Aygün özellikle Berlin Dersim Derneği’nde düzenlenen panellere davet edilmekte, CHP’den 24. Dönem milletvekili (2011) olduğunda ise diasporadan oldukça büyük bir desteği arkasına almaktaydı. Yani mesele, iç içe geçmiş farklı bilişsel süreçlerin ve politik deneyimlerin (Öymen’in konuşmasından sonra CHP Dersim teşkilatlarında yaşanan toplu istifalara rağmen yine CHP eliyle meclise gönderilmesi), yani sözünü ettiğim çoklu Dersim bilincinin Türkiye siyasetine yansıma biçimlerinden sadece biriydi.
***
Buradan hareketle, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Aralık ayı başında aşk mızrabını eline alıp bir ucunu Cumhur İttifakı’na, diğer ucunu Kürt hareketine doğrultması ikinci bir Stockholm Sendromu benzetmesi yapması bakımından ilginç bir denemeydi. Özel bu hamlesiyle, her ne kadar CHP ile Dersimlilerin yerine Cumhur İttifakı ile Kürtleri hedef alsa da kavramın bir önceki seferki kullanımında ulaştığı doyum Özel’in açmaya çalıştığı defterleri açmasına yetmedi. Bir önceki tartışmalardan konuyu iyi bilen Erdoğan’ın Özel’e cevabı “aynaya bakması” ve yine “CHP zihniyetini Kürt kardeşlerine havale etme” retoriği etrafında şekillendi. Hiç şüphesiz bunda Kılıçdaroğlu’nun Türkiye siyasetinde yokluğunun da payı büyüktü. Meseleye DEM Partili yöneticilerin dahli bir taraftan “cellatlarını çok iyi tanıdıklarını” söyleyip, diğer taraftan ikinci çözüm sürecine zeval getirmemeye çalışmak yönünde oldu. Böylelikle, DEM Partililer katliam gibi oldukça sıkıntılı ve zorlu bir meselenin ideolojik bir maske olarak kullanılıp güncel siyasette yeniden üretilmesinin önüne geçtiler. Yani, kurbanda kusur arayan bu imalı hatırlatma karşısında eğilip bükülmedikleri gibi yapılan bu çıkışı da “aşağılayıcı” bulduklarını gayet net bir biçimde ifade ettiler. Böylelikle Kürt yöneticiler, meseleyi hem sömürgeci zihniyetin bakış açısını göz önünde bulundurarak hem de kendi madun pozisyonlarını koruyarak, yani W.E.B Du Bois’nın Afrikalı-Amerikalılar için kullandığı “çifte bilinç”[2] aşamasına benzer bir farkındalık düzeyine taşımış oldular. Bu kertede, örneklerini daha önce edebiyat dünyasından Yaşar Kemal, Musa Anter ve son olarak Murathan Mungan gibi yazarlarda gördüğümüz hem Türk tarafını hem de Kürt ya da Arap tarafını gayet iyi bilen bu bilinç türünün Türkiye’nin demokratikleşmesi ve demokratikleşirken kanlı tarihiyle barışçıl yollardan yüzleşmesi için çok kıymetli olduğunu ve bu nedenle bir kez daha ıskalanmaması gerektiğini belirtmekte fayda var. Aksi takdirde, kendimizi yine Dersim Katliamı tartışmaları yaşanırken girdiğimiz birbirinden farklı duygusal girdapların içinde bulabileceğimiz gibi, tartışmalar bittiğinde kendimizi başladığımız yerden pek de öteye gidememiş bir yerde bulmamız kaçınılmaz.
[1] Saussure Ferdinand, Genel Dilbilim Dersleri, Multilingual Yayınevi, 1998.
[2] W.E.B Du Bois, The Souls of Black Folk, Penguin Classics, 2018.
Fotoğraf: Caner Canerik





