Kısa bir süre önce, Sedat Simavi Ödülleri kapsamında sosyal bilimler alanında ödüle layık görülen, Sağın Kasveti: Otoriter Liderler ve Çalınan İsyan (İletişim Yayınları, 2025) Zafer Yılmaz’ın otoriterleşme baskısı altındaki Türkiye’de demokrasi imkânının toplumsal koşullarını sorgulayan araştırma programının en güncel ve bana göre en çarpıcı halkası. Sağın Kasveti, bugün kapsamı giderek genişleyen otoriterleşme girdabının ve aşırı sağın yükselişi karşısında demokratik alternatif arayışlarında gözlemlenen tıkanıklığın toplumsal koşullarını ele alıyor. Yılmaz, otoriterleşme literatürünün klasik metinlerini, çağdaş tartışmalarla başarılı bir şekilde harmanlarken, başta Adorno olmak üzere, Frankfurt Okulu temsilcilerinin özgün katkısını verimli bir şekilde işe koşuyor. Otoriterleşme güzergâhının dünya-tarihsel kaynaklarına ışık tutmak, okuyucuya Türkiye’deki güncel siyasi dönüşümlerin Türkiye’yle kısıtlı olmayan kaynaklarını görme olanağı sunuyor. Böylelikle, demokratik kurumları, süreçleri ve eylemleri değersizleştirip, yerine kült haline gelmiş lider iradesini koyan yeni muhafazakarlığın, Birleşik Devletler’den Polonya’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye kadar pek çok ülkede serpilmesinin, Soğuk Savaş sonrası dünyada “liberal ütopya”nın iflas etmesiyle ilişkili olduğu görülebiliyor.
Sağın Kasveti, otoriterleşme literatürünün sabit fikirlerini kuvvetli bir şekilde sarsıyor. Örneğin, aşırı sağın yükselişinin olağan şüphelisi olarak popülizm etrafındaki örtük uzlaşı ve halkın siyasete katılımına dair kötümser tavır, Yılmaz’a göre, içine düştüğümüz otoriterleşme sarmalından demokrasiyle çıkabilmek için başvurulan düşünsel ufku çoraklaştırma tehlikesi taşıyor. Başka bir deyişle, temsilî demokrasilerin içine düştüğü krizi popülizme dayandırmak, titizlikle inşa edilmiş bir halk oluş tarzı olarak, popülizmle doğrudan demokrasinin imkân alanını genişletme seçeneğine karşı entelektüel bir körlük yaratıyor. Popülist hezeyan neticesinde halk kategorisinden mahrum kalmış muhalif siyasi pratikler çoklukla, temsilî demokrasinin kurumlarını yeniden güçlendirmeyi amaçlayan formel ve restorasyona dayanan bir demokrasi talebine savruluyorlar. Sosyal soruna dair söyleyecek sözü olmayan muhalif hareketler, halkı güçlendirmek yerine piyasayı güçlendiren, daha fazla iş üretmek yerine devletin cezalandırıcı potansiyelini genişleten tipik bir merkez partiye dönüşme tehlikesi yaşıyor. Böylelikle de alternatif arayışlar, muhalifi oldukları liberal ütopyayı umutsuzca yeniden diriltmeyi amaçlayan bir ruh çağırma ayini biçimine bürünüyor. Sonuçta siyasete dair son umut kırıntıları da buharlaşıyor ve muhalif seçmenler arasında bıkkınlık ve kayıtsızlık genelleşiyor. Bu tablo Türkiye için çok tanıdık: 2023 genel seçimleri öncesinde muhalif partiler arasında kurulan ve parlamenter sistemi ve onun kurumlarını restore etmeyi vaat eden, kapalı kapılar ardında toplanıp halkta zerre heyecan yaratmayan binlerce sayfalık raporlar yazmayı Türkiye için bir umut ışığı olarak sunan altılı masanın yaşadığı trajedi ve muhalif kesimler için çıkardığı ağır fatura, bu halksız muhalif siyasetin somut karşılığı olarak karşımızda duruyor.
Sağın Kasveti’nin sunduğu bir diğer önemli katkı da siyasi dönüşümlerin incelenmesinde yapısal analizin imkânlarını hatırlatması. Otoriterleşme eğilimlerinin paralelinde lider kültünün sivrilmesi, akademik aklı, karizmatik otorite analizine ve rejim dönüşümlerinin ürettiği yeni siyasi durumun adlandırılmasına dair bir mücadeleye sürüklerken, siyaset alanının, konumların ve partilerin geçirdiği dönüşüm neredeyse gözden kayboluyor. Yaygın kanaatin aksine partiler, liderin artan gücü karşısında otoriterleşme eğiliminin kaybedeni olmaktan ziyade, bu eğilimin faili de olabilirler. Yılmaz, dünyanın pek çok ülkesinde toptancı (catch-all) partilerin, birer kartel partiye dönüşme eğiliminde olduğunu belirtiyor. Bu dönüşümün temeli, üretilen kamusal refah üzerinden herkesin oyunu talep eden kitle partilerinin yerini, kamusal kaynakları kendi siyasi konumuna özgü çıkarları elde edebilmek için seferber eden partilerin almasına dayanıyor. Kartel partiler, seçmenleri ikna etmekten ziyade, rakip partileri ve adayları biçimlendirerek seçmen iradesini kontrol altına almayı ve böylelikle iktidarlarını koruyabilmeyi amaçlarlar. Dolayısıyla, kaybedilmeyecek seçimlerin koşullarını sağlamak için çalışan birer siyasi makine olarak görülebilirler. Kartel parti tartışması, Türkiye’deki güncel siyasi mücadelelerin analizinde kritik bir rol üstlenebilir.
Kartel partiler her ne kadar rakiplerini kontrol etmeye ve onların bir iktidar sıçrayışı gerçekleştirmesini engellemeye odaklansalar da yine de iktidarda kalabilmek için seçmenlerin oyunu almaya muhtaçtırlar. Peki, refah üretmek gibi bir kaygısı olmayan bir parti nasıl çoğunluğun oyunu almayı başarabilir? Yılmaz’a göre cevabı, ilki 1968’in sistem karşıtı hareketlerini, ikincisi ise günümüzün alternatif arayışlarını bastırma girişimi olan “önleyici bir karşı devrim”in duygusal kutuplaşma stratejisinde aramak gerekiyor:
Duygusal kutuplaşma siyasal alanın etnik ve dinî gruplardan oluştuğu düşünülen toplumsal yapıya indirgenmesi vasıtasıyla iş görüyor. (…) [B]irbirinden tamamen farklı ve birbirine zıt iki farklı grup arasında bölünmüş toplum düşüncesi üzerinden, dost-düşman ekseninde siyasal kutuplaşma teşvik ediliyor. Topluma dayatılan “biz ve onlar” ikiliği aynı zamanda toplumda birbiriyle çatışma içerisinde olan, hakiki/gerçek ulus ve onun sahte/yerli olmayan muarızı ayrımına denk düşüyor (s. 108).
Sağın Kasveti, sosyolojik olarak anlamlı ve önemli soruları, entelektüel bulmacalara dönüştürüyor. Bu meziyet en belirgin şekilde, duygusal kutuplaşma tartışmasında karşımıza çıkıyor: Duygusal kutuplaşma siyasetinin sempatizanlarının, aşırı sağ iktidarların savunduğu ve ürettiği politikaların kaybedenleri olması nasıl açıklanabilir? Özellikle alt orta sınıfları, karşı çıkmaları, tepki göstermeleri gereken politikaların savunucusuna dönüştüren nedir? Yılmaz, statü kaybından değerler dünyasının dönüşümüne, siyasi kapitalizmden sınıfsal eşitsizliklerin yapısal dönüşümüne kadar, konuya dair geliştirilmiş alternatif açıklamaları önümüze seriyor. Bu açıklamalar üzerine burada ayrıntılı bir tartışma yürütmeyeceğim. Fakat şu noktanın önemli olduğunu düşünüyorum: Son kırk beş yıla damgasını vuran sanayisizleşme, refah devletinin güç kaybetmesi, emeğin parçalanması, güvencesizliğin yaygınlaşması, ekonominin finansallaşması, sınıfsal eşitsizliğin uçuruma dönüşmesi, zenginliğin toplumsal hiyerarşinin zirvesinde birikmesi, kabul edilebilir yaşam standardı yükselirken bu standarda erişebilecek kesimlerin daralması gibi büyük dönüşümler, aşırı sağın ve otoriterleşme yanlılarının mesajlarına açık bir kaybedenler kesimi üretiyor. Özellikle refah devletinin gerilemesiyle birlikte ailelerin eğitim, sağlık ve konut gibi ihtiyaçları için önceki kuşaklardan çok daha büyük bütçelere gereksinim duymaları, borçluluğu bir norm haline getirerek özsaygı yitimini tetikliyor. Bu da kendi değerini, göçmenleri, azınlıkları veya entelektüelleri değersizleştirmekte aramaya açık bir grup üretebiliyor.
Partilerin kartelleşmesi ve seçmen tabanlarının reaksiyonerleşmesi, beraberinde özgün bir sistem yaratıyor. Yılmaz, çağdaş temsilî demokrasilerde hızla yaygınlaşan bu sistemi, Max Weber’den ilhamla “lider demokrasisi” olarak adlandırıyor. Lider demokrasisinin ideal-tipik özellikleri arasında, tahmin edileceği gibi, “güçlü lider, sembolik parlamento, plebisiterleşmiş yani bir tür lideri onaylama mekanizmasına dönmüş seçimler, baskın bir güvenlik siyaseti ve siyasi kapitalizmin inşası” gibi unsurlar yer alıyor (s. 141). Lider demokrasisinde siyasi girişimcilerle, seçmenler arasındaki mesafe açılıyor ve siyasi kayıtsızlık yaygınlaşıyor. Başka bir deyişle halk, siyasetin toplumsal sorunların çözümüne katkı sunacağına dair inancını yitiriyor. Böylelikle de ortaya demokrasinin teknik bir aracı olarak seçimle donanmış fakat demokrasinin toplumsal koşullarını boşlamış bir rejim çıkıyor.
Sağın Kasveti, bugün dünyanın içinde bulunduğu çıkmaz ve imkân dahilindeki çıkış arayışları hakkında düşünmek için önemli bir kaynak. İyi kitaplar, nadiren sundukları açıklamalarla okuyucularını bütünüyle tatmin ederler; daha ziyade, huzursuz bir merak, peşine düşülmesi gereken sorular ve tasarlanmamış zihinsel patikalar yaratırlar. Yazarı son noktayı koyduktan sonra, okuyucunun zihninde yazılmaya devam eden kitaplar iyidir. Son sayfasını okuyup kitabın kapağını kapattığımdan beri, sorular sormaya, bazı tartışmalara şerhler koymaya ve bazı bölümlere alt başlıklar eklemeye devam ediyorum. Onlardan birkaçını burada paylaşmak isterim. İlk olarak, Yılmaz’ın otoriterleşme baskısına dair geliştirdiği açıklayıcı çerçeveden başlamak istiyorum. Bu açıklayıcı çerçevenin omurgası, 2008 ekonomik krizinin yarattığı yıkıcı toplumsal etkilere dayanıyor. Gerçekten de otoriter liderler ve aşırı sağ partiler, son yirmi yıl içinde, daha önce hiç olmadığı kadar geniş bir coğrafyada, müesses nizamı tehdit edici bir kapasiteye kavuşmuş durumdalar. Fakat 2008’de bir ekonomik kriz yaşanmasaydı da otoriter liderler ve aşırı sağ partiler mevcut düzen için güçlü bir tehdit olmaya devam edebilirdi. Mevcut otoriterleşme eğiliminin yüz yıllık tarihini göz önüne aldığımızda, ekonomiyle kısıtlı olmayan çoklu nedenselliklerin devrede olduğunu görüyoruz. Bunların başında da Max Weber külliyatında sıkça vurgulanan, modern topluma özgü anlam krizi geliyor: Akılcılaşma baskısı altındaki modern toplumda, kültürel bir varlık olarak insanın kendi anlamı üzerindeki kontrolünü yitirme endişesi, 20. yüzyılın başında siyaset alanında aklı temel alan her türlü kuruma, ideolojiye, politikaya ve kültüre karşı, mitolojinin, tarihin ve dinin muhafazakâr bir yorumundan beslenen ve standartlaşma tehlikesinden arındırılmış yeni bir insan, kültür ve siyaset yaratma arayışı olarak muhafazakâr devrimci hareketi tetikledi. Bugünün çok daha çetrefilli ve sinsi iktidar mücadeleleri içinde, başkalarına ait anlamı kendi gerçekliği olarak yanlış tanıyan ve yapay zekâyla zirveye ulaşan teknolojik gelişmeler karşısında kendi gerçekliği üzerindeki kontrolü tamamen yitirdiğine ikna olan günümüz insanı, yüz yıl önce olduğu gibi anlamlı bir varoluşun anahtarını tarihte, mitlerde ve dinde arıyor. Kısacası, aşırı sağ siyaset ekonomik krizle olduğu kadar, anlam kriziyle de iç içe geçmiş durumdadır. Dolayısıyla, aşırı sağın yükselişine karşı demokratik bir çıkış yolunun pusulası, bireylerin kendi ekonomik refahları üzerindeki kontrollerini artırmak kadar, kendi anlamları üzerindeki kontrol kapasitelerini de yukarı çekmekten geçmektedir. Bu da kültürel üretim, bilgi ve anlam üzerinden verilen sembolik mücadelelerin, bir siyasi mücadele biçimi olarak kabul edilmesini ve her bireyin piyasa, bürokrasi ve medya baskısından uzakta, kendi anlamının mimarı olabilmesi için ihtiyaç duyduğu zihinsel araçların demokratikleştirilmesini gerektirmektedir. Toplumsal dünyadaki değerli kaynaklara erişim imkânının yaygınlaşmasını ifade eden demokratik habitus, ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasi sermaye kadar, tanınmanın (olduğu gibi kabul edilmenin) ve anlamın demokratikleştirilmesini ifade eder. Kanımca bu da ancak, günümüze özgü sorunlara karşı duyarlı, kapsamı genişletilmiş ve eşitsizliğin sembolik boyutuna karşı donanımlı bir sosyal devletin başarabileceği bir hedef olabilir.
Peki Yılmaz’ın, bir halk oluş biçimi olarak popülizm önerisi, sözünü ettiğim tarzda bir sosyal devletin hazırlayıcısı olabilir mi? Mantıksal olarak evet ama pratik olarak önünde aşılması zor engeller bulunduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce, günümüzün otoriter yönetimlerinin kök saldığı lider demokrasisi, bir karizmatik otorite tipi olarak meşruiyetini sempatizanlarıyla kurduğu duygusal bağdan aldığından, aklı temel alan bir alternatifle yer değiştirmesi kolay bir seçenek gibi gözükmüyor. Daha önemlisi, halk oluşun pratik karşılığı, sadece siyasi girişimcinin halkın daimî biçimde yanında olmasını ifade etmez, halkın da partinin içinde olmasını zorunlu kılar. Bu da basit bir strateji değişiminden fazlasını, örgütlenme değişimini gerektirir. Başka bir deyişle, siyasi girişimcilerin bir grubu temsil etmekle elde ettikleri ayrıcalıklarından vazgeçmelerine dayanır. Bunu yapabilecek bir ana akım parti hayal edemiyorum. Diğer taraftan, bunu yapamayan muhalif ana akım partiler için alarm zillerinin çaldığını da biliyorum. Belki de içinde yaşadığımız tıkanıklık ancak yeni siyasi teknolojilerin icat edilmesiyle aşılacaktır. Yılmaz’ın arayışının, hakiki bir demokratik çıkış yolu olduğunun farkındayım ve bir vatandaş olarak bu arayışın gerçeğe dönüşmesini diliyorum. Fakat içimdeki sosyolog bana, tarihsel olarak çıkış yollarının nadiren ideal rotalardan geçtiğini söylüyor. Kimbilir, belki de lider demokrasileri, ana akım partilerin içinden çıkan ve yaptıkları marjinal müdahalelerle geleneksel siyasi repertuvarı ıskartaya çıkaran, muhalif karizmatik liderlerin hiç alışılmadık bir biçimde sergileyeceği demokratik performansla aşılır. New York Belediye Başkanı olarak seçilen Zohran Mamdani’nin seçim kampanyası performansı ve Türkiye’deki çeşitli muhalif belediyelerin takip ettiği politikalar, merkezî devletlerin uzun süredir sırt çevirdiği eski bir reçetenin, yerel yönetimler düzeyinde güçlü bir karşılık bulduğuna işaret ediyor. Öğrenci yurdu, kent lokantası, kreş ve yoksulları güçlendiren diğer sosyal politika uygulamalarında somutlaşan “sosyal belediyecilik”, günümüz sorunlarıyla güncellenmiş ve kapsamı genişlemiş bir refah devletine evrilebilir.
Son olarak, Yılmaz’ın siyasi partilerin dönüşümü üzerinden yürüttüğü tartışmayı son derece hayati görüyorum. Fakat, partiler üzerinden yürütülen analizin sınırlarının genişletilerek siyaset alanına yayılması gerektiğini düşünüyorum. Bir parti için kartelleşmek riskli bir seçenektir. Nitekim, kartelleşmek demek, demokratikleşme kartını rakiplere teslim etmek demektir. Dolayısıyla, böylesi büyük bir riskin hangi koşullarda alınabildiğinin tespit edilmesi büyük önem taşıyor. Bunu yapabilmek için de siyaset alanının bütünlüklü bir şekilde analize dahil edilmesi gerekiyor. Türkiye örneğinde, 2017’deki rejim değişikliğinin tetiklediği yapısal dönüşümün, böylesi bir riski alabilmeyi kolaylaştırdığı görülüyor. Koalisyon dönemlerine son vermek amacıyla girişilen rejim değişikliğinin iktidara gelebilmek için koalisyonu neredeyse zorunlu kılması, siyaset alanıyla toplumsal uzam arasındaki mesafeyi uçuruma dönüştürdü: İktidara gelmek isteyen bir parti için diğer partileri yanına çekmenin, seçmen tabanını ikna etmekten daha önemli hale gelmesi, demokrasiyi gözden çıkarmaya yol açmış olabilir. 2023 genel seçimlerinde %1’in üzerinde oy alan 9 partiden 6’sının muhafazakâr ya da muhafazakârlığa yakın partiler olduğunu ve bu 6 partinin toplam oy oranının %63 olduğunu düşündüğümüzde, siyaset alanındaki mevcut yapısal işleyişin kartelleşme eğilimlerini teşvik ettiğini görebiliriz.
Yüzyıl önce dünyanın geri kalanına model olan Batı dünyasının, kendi değerlerine sırt çevirdiği, meşruiyet zemini dahi aramayan saf iktidar mücadelelerinin kanıksandığı, karanlık, güvensiz, öngörülemez, kısacası tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Sağın Kasveti, bu tuhaf zamanlarda zihnimizdeki sisleri dağıtan, çoktandır sessizliğe bürünmüş kamusal tartışmaları hareketlendirme kapasitesi taşıyan, entelektüel açıdan verimli bir toprak.
Fotoğraf: Resul Deniz





