Reel-sosyalizmin çözülmesinin ardından muhtelif itibar suikastlarıyla karşı karşıya kalan sosyalizm, esasen iki temel noktada krize girmişti: Devlet ve tarih anlayışı. Marksizm'in her şeyi sınıfa indirgeyen sekter ve ortodoks varyasyonları devrimin siyasal ufkunu da merkezi bir sınıf diktatörlüğüne indirgedi. Gelgelelim 1968'in açtığı çığır, feminizmin ve ekolojik hareketlerin yükselişi; sınıf mücadelesinin diğer toplumsal kurtuluş hareketleriyle nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğine dair zengin bir teorik ve pratik repertuar yarattı. Böylece sosyalizmin özeleştirisi sadece teorik değil pratik bir şekilde de gerçekleşti. 21. yüzyılın temel antogonizmalarından biri olarak ekolojik felaketi işaret eden ekoller, Marksizm'in deyiş yerindeyse can suyu oldular. "Marx'ın ekolojisi"nin belli belirsiz siluetini ışıltılı kılan eko-sosyalist perpspektifler hiç kuşkusuz ki her geçen gün daha da vahimleşen ekolojik felakete karşı gerçek birer alternatif olma vasfını çoktandır kazanmış durumdalar. Bellamy Foster'dan Michael Löwy'ye ve Murray Bookchin'e uzanan zengin eko-sosyalist birikimin önemli isimlerinden birisi de Amerikalı Profesör Victor Wallis. Ekoloji ve sosyalizm arasında düşünsel ve pratik bir bütünlük tesis etmeyi amaçladığı Red-Green Revolution (Kızıl Ekolojik Devrim) adlı eseriyle tanınan Wallis, 1997’den 2017’ye kadar Amerika'da yayımlanan Socialism and Democracy dergisinin genel yayın yönetmenliğini sürdürdü. Democracy Denied: Five Lectures on U.S. Politics (2019) ve Socialist Practice: Histories and Theories (2020) adlı eserleriyle de bilinen Profesör Wallis'le, Kızıl Ekolojik Devrim'in 2025'te Türkçe 'ye çevrilmesi vesilesiyle bir röportaj gerçekleştirdik ve sınıf mücadelesi ile ekoloji başta olmak üzere her türden özgürlük mücadelesi arasındaki kesişimsel ilişkiden devrimin olası biçimlerine ve Zohran Mamdani'nin New York zaferine varana değin birçok meseleyi konuştuk. Bu vesileyle Mezopotamya Su Forumu'na gönderdiği destek mesajı için kendisine bir kez daha çok teşekkür ederim.
M.S.: Profesör Victor Wallis, temel eserlerinizden biri olan Kızıl Ekolojik Devrim (Red Green Revolution) bu yıl Türkçe olarak yayımlandı. Hem bu eserinizin Türkçe'ye çevrilmiş olmasını kutlamak hem de kitabınıza ilgi duyan okurlar için bir giriş olması amacıyla sizinle bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. İlk olarak şunu sormak istiyorum: Neden Kızıl ve Yeşil? Öte yandan bu bir aradalık, bir denklik anlamına mı geliyor yoksa sınıf mücadelesi sizin için diğer toplumsal mücadelelere göre daha mı öncelikli?
Victor Wallis: Çalışmamın Türkiye'deki okurlar için erişilebilir olmasından onur duyuyorum. Kırmızı ve Yeşil, komünist ya da sosyalist hedeflerin (geleneksel olarak kırmızı bayrakla simgelenen) ekolojik hedeflerle geleneksel olarak ormanları, yani hayatta kalmamız için vazgeçilmez olanı temsil eden yeşil renkle kesiştiğini ifade eder. Her iki hedef kümesinin de toplumun, neyin, nasıl, ne kadar ve nasıl dağıtılacağına karar vermede özel birikim ve kâr güdüsünü temel olarak reddetmesini gerektirdiğini ileri sürüyorum.
Bu vizyonun “kırmızı” ya da sosyalist boyutu, böyle kararların toplumsal olarak, yani kolektif bir biçimde; herkesin, sürekli eğitim ve tartışma yoluyla katılabileceği yapılar aracılığıyla alınmasını gerektirir. “Yeşil” ya da ekolojik boyut ise insan türünün doğal dünyanın geri kalanıyla olan karşılıklı bağımlılığını tanıma ve ona saygı gösterme gerekliliğini ifade eder.
Karşılıklı bağımlılık terimini bilinçli şekilde kullanıyorum; çünkü insanların doğanın geri kalanına bağımlılığı, doğanın bize bağımlılığından çok daha fazladır. Ancak doğal dünyanın sağlığı, bu noktada türümüz tarafından o kadar derinden etkilenmiştir ki, ortaya çıkan hasarı –mümkün olduğu ölçüde– onarmak için artık bilinçli insan müdahalesi gereklidir. Marksist analizle beslenen sosyalist perspektifin bize söylediği şey, yıkıcı uygulamaların aşılmasının nihayetinde kapitalist sınıfın gücünün eritilmesini gerektirdiğidir.
Sınıf mücadelesinin önemini ekolojik mücadeleninkiyle karşılaştırmak mümkün değildir. İkisi el ele gider. Ekolojik mücadele tür olarak hayatta kalmamız için gereklidir. Bu, sınıfı ne olursa olsun, tüm insanların ortak çıkarınadır. Ancak ekolojik mücadele başarılı olmayacaktır; ta ki insanın çevreyle etkileşimi, sonsuz genişleme, tahakküm ve savaş buyurganlıklarını dayatan sermaye zorunluluklarından kurtulana kadar.
Bu itici güçler, sermayenin geçmişte toplumsal hareketlere karşı verdiği tavizleri –ister kamusal hizmetlerin iyileştirilmesi ister yıkıcı iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybını sınırlamaya yönelik önlemler olsun– geri almaya yönelmesiyle birlikte günümüzde doruk noktasına ulaşmaktadır. Buna karşın bugün, yapay zekânın aşırı boyutlara varan enerji gereksinimleri nedeniyle, büyümenin sınırlarına ilişkin geçmişteki tüm değerlendirmeler politika yapıcılar tarafından unutulmuş durumdadır; zira yapay zekâ kullanımındaki artış, hükümetleri fosil yakıtlar üzerindeki daha önce kabul edilmiş kısıtlamaları agresif biçimde geri çekmeye sevk etmektedir.
Bu gelişmeler gerekli tepkinin aciliyetini arttırıyor. Kesin bir olumlu sonuç elde etme potansiyeli açıkça azalmış olsa da (örneğin, temiz su kaynaklarının tükenmesi ve tüm türlerin yok olmasıyla), kolektif hayatta kalma mücadelesi yine de devam etmelidir.
Kitabımın temel pratik savı şudur: İnsanın çevresel ayak izini azaltmaya çalışırken sadece enerji kaynaklarını değil, enerjinin hangi amaçlarla kullanıldığını da düşünmeliyiz. Bir yandan sera gazlarını azaltmaya çalışırken her türlü enerji biçiminin gücünde, erişilebilirliğinde, maliyetinde, güvenilirliğinde ve/veya toksisitesinde doğal sınırlar veya sakıncalar bulunduğunu; dolayısıyla toplam enerji talebini azaltmanın gerekli olduğunu kabul etmeliyiz. Öte yandan bu tür kesintileri toplum çapındaki toplamlar üzerinden değil; çeşitli ekonomik sektörlerin evrensel insan ihtiyaçlarının karşılanmasına nasıl yardımcı oldukları veya bunu nasıl engelledikleri üzerinden, yani sektör bazında ele almak zorundayız çünkü mevcut ekonomik faaliyetin büyük bir kısmı, insan ihtiyacından ziyade kapitalist toplumsal düzenin gerekliliklerinden veya yan etkilerinden kaynaklanmaktadır (bunları kitabımın ilk bölümünde uzun uzun tartışıyorum).
Bu tür soruları tartmanın sosyal süreci, gerek bir hareket içinde gerek tüm toplum düzeyinde, eşitler arasında gerçekleşecek tartışmayı gerektirir. Böyle bir şeyi hayal etmeye çalışmak, devrimci örgütlerin, süreçlerin ve rejimlerin gerçek tarihini sorgulamamıza yol açar. Kitabımda bunun bazı örnekleri var; daha ayrıntılısını 2020 tarihli kitabım Socialist Practice: Histories and Theories’de sunuyorum. Genel görüşüm şudur ki, sosyalizm için önceden belirlenmiş bir model yoktur; herhangi bir ülkede “gerçek” sosyalizmin biçimi, onun hangi koşullar altında ortaya konduğunun bir işlevidir ve her sosyalist girişim, küresel sermayenin şiddetli veya yozlaştırıcı tepkisiyle yüzleşmek zorundadır.
Sermaye saldırılarına –ister yabancı ister içeriden olsun– en iyi panzehir, bir ülkenin işçi sınıfı çoğunluğunun kapsamlı kültürel dönüşümüdür. Bu dönüşüm gerçekleştirildiği ölçüde, sermayenin şiddete başvurması uzun vadede geri teper; yani kendi yönetimlerinin daha da itibarsızlaşmasına yol açar.
M.S.: Peki ya Mor ve Gökkuşağı? Eko-sosyalistlerin feminizm ve Queer'le de stratejik bir ittifak kurması gerekmiyor mu?
VW: Bu, kesişimsellik konusunun daha geniş bir parçasıdır; kitabımın sekizinci bölümünde uzun uzun tartıştığım ve alt başlığı “Sınıfın Politik Önceliği” olan mesele. Ekososyalizm mücadelesi bütünüyle işçi sınıfının mücadelesidir. Zorluk, çeşitli kimlik gruplarıyla ittifak kurmak değil, onları kapsamak; kapitalist egemenliği ortadan kaldırma görevi, insanlığın bütününün çıkarınadır ve dolayısıyla ortak sınıf perspektifi içinde etnisite, milliyet, cinsiyet, cinsellik, din, dil, yaş veya yeti fark etmeksizin herkesin kimliğinin her boyutunu içerir.
Bu noktanın temelinde yatan gözlem şudur: Çeşitli özel kimliklerin hiçbirinde doğuştan gelen bir üstünlük ya da tahakküm ilişkisi yoktur. Buna karşılık sınıf yapısı, bir kesimin diğerine tahakkümüyle tanımlanır. Somut olarak, kapitalist sınıf sahip olduğu servet üreten mülkiyetten mahrum bırakılırsa, sınıf olarak varlığı sona erer. Üyeleri, diğer herkes gibi çeşitli toplumsal olarak gerekli işlerle meşgul olabilir; fakat bu işler artık belirli işletme sahipleri ya da onların yönetici temsilcileri ya da özel mülkiyete dayalı kurumsal yapılar tarafından tahsis veya denetim edilmez.
M.S.: Profesör Wallis, uzun zamandır devrimci toplumsal dönüşümler yaşamıyoruz. Dünya tarihsel gerçekliğimizin devrimler çağından farklı olduğunu kabul etmemiz gerekmiyor mu? Konjonktürel ve taktiksel bağlamda, devrimci olmayan demokratik bir sosyalizm daha gerçekçi değil mi? Ya bir başka deyişle Mouffe ve Laclau'nun Post-Marksist sosyal demokrasi anlayışlarına savrulmadan günümüze özgü yeni bir sosyalist strateji inşa etmemiz gerekmiyor mu? Çağımızda devleti imha etmeye (anarşizm) ya da proletarya adına iktidarı ele geçirmeye (Ortodoks Marksizm) çalışmak yerine agonistik hegemonya mücadelelerini güçlendirmek daha gerçekçi değil mi?
VW: Bu karmaşık bir konudur. İki yüzyılı aşkın bir dönemde kapitalist düzen tüm dünyayı kaplamış, dokunulmamış hiçbir alan bırakmamıştır. İlk ortaya çıkışından itibaren ayaklanmaları ve bazı durumlarda devrimleri tetiklemiştir. Sonuçlar çeşitlidir: Bazıları bir süreliğine başarıya ulaşmış, bazıları bastırılmış, bazıları ilk vizyonlarını değiştiren düzenlemelerle varlığını sürdürmüş, bazıları ise yavaş yavaş aşındırılmış veya devrilmiştir. Her devrim, küresel sermayenin (ve yerel uzantılarının) saldırılarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Özellikle bu nedenle hiçbir devrim tamamen başarılı olamamıştır. Ancak kapitalizmin doğası gereği, onun egemenliğinden kaçma arzusu yok olmayacaktır. Sermaye, kendisini yok etmeye çalışanları ne kadar bastırmaya çalışırsa çalışsın, radikal bir reddi kışkırtmaya devam edecektir. Dolayısıyla “devrimler çağı” diye bir şey yoktur; kapitalizm var oldukça devrim gündemde kalacaktır. Sermaye egemenliğine karşı herhangi bir hamlenin niteliğini –ne kadar ileri gidebileceğini ve kendini nasıl tanımlayacağını– belirleyen şey, her bir durumda güçlerin konjonktürüdür. “Devrimci olmayan demokratik sosyalizm” gibi bir yaklaşım, belirli bir an için belirli bir ülkede mümkün olanın en fazlası olabilir; fakat bu onu “zamanımıza uygun” ya da herhangi bir zamana uygun küresel bir strateji yapmaz. Ayrıca belirli bir ülke için bile böyle bir stratejinin kalıcı olması garanti değildir. Devrim sadece devlet gücünün devredildiği an değildir; çok aşamalı ve çok düzeyli bir uzun süreçtir. Gücün radikal devri ile “hegemonya için agonistik mücadeleler” arasında bir ya/ya da görmüyorum. Tam tersine, birbirine bağlıdırlar. Kapsamlı bir güç devri, öncesinde ideolojik bir kaynaşma olmadan mümkün değildir; öte yandan bu kaynaşma da bir güç devriyle sonuçlanmadığı sürece anlamını yitirir ve bastırılmaya açık hâle gelir. Aynı şekilde devrimci süreç bir bütün olarak, yavaş ve hızlı değişim dönemleri arasında kaçınılmaz bir diyalektik içerir. Sermaye bir anayasayla hüküm sürdüğü ölçüde, yasal ve yasadışı siyasal faaliyet biçimleri arasında da bir diyalektik olacaktır. Genellikle yasadışı yaklaşımlar, ancak yasal yaklaşımlar denenip başarısız olduktan sonra siyasi olarak etkili olabilir.
Mevcut tarihsel ana baktığımda, devrimci itkilerin çeşitli ortamlarda tezahür ettiğini görüyorum; bunların hiçbiri başlangıcı ve bitişi belirli, kendi içine kapalı tarihsel olaylar değildir. Çin, bunun baş örneğidir: 1949’da belirleyici bir güç devri gerçekleşmiş, 1976’dan sonra kapitalist uygulamaların ani bir şekilde yeniden tanıtımı yapılmış; fakat bu uygulamaları derinlemesine bütünleştirmiş olan rejim, mevcut liderliği altında –özel sermayenin gücünü dizginleyebilen ve önceki devrimci güç devri olmadan tasavvur bile edilemeyecek– yüz milyon üyelik Komünist Parti biçiminde bir otorite yapısı sayesinde, devasa bir yoksulluk azaltma kampanyası yürütmüştür. Latin Amerika’da da son iki kuşakta –bazıları hukuki/anayasal kanallar üzerinden en azından kısmen ilerleyen– birçok devrimci süreç başlatılmıştır. Bu süreçlerin hiçbiri çözümlenmiş değildir; ancak devrimci yönelimleri açıktır. Burada yalnızca iki örnek vereceğim. Küba örneğinde, 1959’da açık bir güç devri yaşanmış; bu, sonunda anayasal bir yönetim tesis eden ve yalnızca eğitim ve sağlıkta elde ettiği devrimci başarılarla değil (eşsiz okuma-yazma kampanyası ve her mahallede sağlık hizmeti kurması), aynı zamanda toplumsal sorumluluk ve uluslararası dayanışma kültürüyle de dikkat çeken bir rejime yol açmıştır. ABD’nin ezici ekonomik savaşının baskısı altında, Küba’nın toplumsal dokusu, ekonomik uygulama alanında bazı tavizler ve hatta yolsuzluklar olsa bile, salt hayatta kalacak kadar zorlanmış; bu bile halkının devrimci bağlılığının gücüne tanıklık etmiştir.
Venezuela örneğinde, 1998’den itibaren büyük ölçüde seçimler aracılığıyla bir devrimci süreç başlatılmış; hükümet, ABD’den gelen bitmek bilmeyen saldırılara –ekonomik yaptırımlara ve darbe girişimlerine– maruz kalmış; bu saldırılar şimdiden büyük yoksullaşmaya ve göçe yol açmış; şimdi ise askerî saldırı tehdidi eklenmiştir. ABD’nin ülkenin seçilmiş hükümetini diktatörlük olarak nitelemesine karşın, ABD’nin ülkeyi işgal etme ihtimaline karşı büyük bir halk seferberliği vardır. 20. yüzyılda askerî işgal, Rusya’da, Çin’de ve belli ölçüde II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Avrupa’da devrimci mobilizasyonu tetiklemişti. Yakın gelecekte Latin Amerika’da benzer bir şey olabilir. Tüm köklü toplumsal dönüşümlerin, yüzyıllar boyunca “Batılı” güçlerin egemenliği altında yoksulluğa sürüklenmiş ülkelerde gerçekleştiği akılda tutulmalıdır. Çevresel kriz ilerledikçe ve tarımsal alan için mücadele yoğunlaştıkça, emperyalist ülkelerin konumlarını pekiştirmek için daha da yükleneceği; böylece Küresel Güney’de demokratik reform alanını daraltacağı ve devrimci çabayı sürekli olarak yeniden üreteceği öngörülebilir.
M.S.: Son olarak, Zohran'ın zaferi ve genel olarak Amerikan siyaseti hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?
VW: Zohran Mamdani, Ocak 2026’da göreve başlamak üzere New York şehrinin belediye başkanlığına seçildi. Demokratik Sosyalist Amerika üyesi olarak katıldığı seçimde oyların mutlak çoğunluğunu elde etti. Zaferinin en önemli yönü, toplam 104.000 gönüllüyle gerçekleşen muazzam taban mobilizasyonudur. Bu aktivizm düzeyi, 2011’in “Wall Street’i İşgal Et” hareketiyle yarışır; soru, bunun seçim kampanyası dönemi dışında ne ölçüde sürdürülebileceğidir. (ABD siyasi kültüründe vatandaşların çoğu seçim dönemleri haricinde pasiftir – hatta birçoğu seçim zamanında bile.) Mamdani’nin tabanının farkındalığı ve sürekliliği, vaat ettiği radikal biçimde genişletilmiş sosyal programları ne ölçüde gerçekleştirebileceğinin belirlenmesinde hayati olacaktır. Trump’ın Mamdani’yi dostça karşılamasına rağmen, egemen sınıfın Mamdani’nin destekçilerinin beklediği türden bir güç kaymasını kabul etmeyeceği açıktır. Engellemeler, yatırımların geri çekilmesi veya New York Eyalet hükümeti ya da federal hükümet düzeyindeki siyasi kanallar aracılığıyla ortaya çıkabilir. Trump’ın başlangıçtaki uzlaşmacı duruşu, insanların beklentilerinin kitle baskısı yerine kulis pazarlıklarıyla karşılanabileceğini düşündürmeye yönelik bir pasifleştirme taktiği olarak anlaşılmalıdır.
Sol yönelim trendi yalnızca yerel bir olgu değildir. Bir başka DSA üyesi, Katie Wilson, Seattle belediye başkanlığına seçildi. Peter Dreier’in aktardığı üzere bu seçimden sonra ABD’de artık “en az 135 DSA’lı veya DSA bağlantılı şehir konseyi üyesi, 64 eyalet milletvekili, 21 okul kurulu üyesi, 6 belediye başkanı ve üç Kongre üyesi” bulunmaktadır. Bu rakamlar ulusal ölçekte hâlâ küçük olsa da –Temsilciler Meclisi’nin seçim sonrası panik içinde geçirdiği, 285’e 98 oyla kabul edilen anti-sosyalist karara rağmen– sosyalist fikirler üzerindeki tabu çökmüştür. Bu seçim sonuçlarında –ve ülke çapındaki “No Kings” gösterilerinde– ifade bulan radikalleşme, kısmen Trump başkanlığında cisimleşen saldırganlık, yolsuzluk, kendini yüceltme ve zulüm uçlarına bir tepki niteliğindedir – Gazze’nin yok edilmesine verdiği kayıtsız destekten Venezuela’ya yönelik askerî tehditlere; Beyaz Saray’ı görkemli heveslerine göre şekillendirmesinden federal paramiliter birlikleri göçmen mahallelerini terörize etmeye göndermesine kadar. Trump’ın bu aşırı adımları da, küresel hegemonyasını kaybetmekten korkan ve bu yüzden üstlendiği rolü sürdürmek için her türlü ölçüyü yitiren bir egemen sınıfın çaresizliğini yansıtır. Bütün bunlar Trump’ın halk desteğinde önemli bir erozyona işaret ediyor. Sağcı tabanındaki Jeffrey Epstein skandalı kaynaklı bölünme onu daha da zayıflatmış durumda. Seçim yenilgisi tehdidine karşı yerleşik tepkisi, kendisine karşı oy verebilecek seçmen topluluklarının olabildiğince büyük bir kısmını seçmen olmaktan çıkarmak olmuştur. Kullanılan yöntemler arasında seçmenlere ağır kimlik şartları getirmek, posta hizmetini sabote ederken posta yoluyla oylamayı yasaklamaya çalışmak ve son olarak, iki parti arasında dengeli bölgelerde muhalefeti seyreltecek şekilde seçim bölgelerinin sınırlarını yeniden çizmek bulunmaktadır. Siyasal kutuplaşmanın yoğunlaşması ve anayasal sistemin ortaya çıkan çatışmaları yönetmekte giderek zorlanması beklenebilir. Trump, ABD içinde silahlı kuvvetleri kullanma eğilimini zaten göstermiş durumda; askeri veya CIA geçmişine sahip altı Kongre üyesi, subayları yasadışı olan emirleri reddetmeye çağırmış; bu da Trump ve bazı destekçileri tarafından ölüm tehditleriyle karşılık verilen daha ileri bir tırmanmaya yol açmıştır. Bütün bunların –ve hatta Trump’ın 2024 seçim zaferinin– arka planında, Demokratların etkili bir halk muhalefeti örgütlemekteki başarısızlığı vardır. 2024’te dengeyi iki mesele belirledi: Biri Demokratların İsrail’e silah sevkiyatını durdurma çağrısı yapmamış olması; diğeri ise partinin başkanlık adaylığı için Robert F. Kennedy Jr.’ın adaylığını bastırmasıydı. Bu, Kennedy’nin partiden ayrılmasına –Covid-19 için zorunlu kılınan mRNA enjeksiyonlarına (ki birçok kişiye zarar vermiştir) karşı çıkan doktorlar ve diğerlerinden oluşan destek tabanıyla birlikte– ve ardından Trump’ı desteklemesine yol açtı. Hem ABD içindeki hem de dünyanın geri kalanındaki çoğunluklar adına, ABD’de Demokratlar ve Cumhuriyetçilerden farklı olarak işçi sınıfı temelli ve tüm meselelerde tutarlı bir ilerici pozisyona sahip güçlü bir siyasi gücün ortaya çıkması hayati önem taşımaktadır. Bazı son yerel seçimler bu yönde bir adımdır; ancak yapılması gereken çok daha fazlası vardır.





