Kuraklık: Bir Sonraki Pandemi - İklim, Su ve Geciken Siyasetin Ortak Krizi

Pandemi başladığında kriz bir anda ortaya çıkmış gibi göründü. Oysa yıllardır yazılmış raporlar, yapılmış simülasyonlar, göz ardı edilmiş uyarılar vardı. Bilim konuşmuş, siyaset geç kalmıştı. Bedelini ise herkes değil; kırılgan olanlar, güvencesiz yaşayanlar, görünmez kılınanlar ödemişti. Covid-19, yalnızca bir sağlık krizi değil; küresel yönetişimin, eşitsizliğin ve kısa vadeli siyasi aklın iflasıydı.

Oysa bu tür bedeller insanlık tarihinde ilk kez ödenmedi. Pandemi gerçekleşmeden önce sınırdan dönen salgınlar oldu; Ebola, Marburg ateşi gibi. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki dengeyi bozacak yönde evrildiğinde, bu temasın bir faturası kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor.

Peki bugün bu faturayı, mikroplarla[1] kurduğumuz ilişkinin ötesinde, başka hangi alanlarda görmeye başlıyoruz?

Kuraklık bugün benzer bir patikadan ilerliyor. Yavaş, sessiz ve çoğu zaman “olağan” diye geçiştirilen bir süreç olarak yaşanıyor. Ancak tıpkı pandemi gibi, erken uyarı sistemleri çoktan devrede. Sorun, bu uyarıların ne ölçüde ciddiye alındığında düğümleniyor.

Bu benzetme sonradan kurulmuş bir mecaz değil. Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Özel Temsilcisi Mami Mizutori, 2021’de yayımlanan Küresel Afet Riskleri Değerlendirme Raporu’nda kuraklık için şu uyarıyı yapıyordu: “Kuraklık, bir sonraki pandemi olmanın eşiğinde ve onu durduracak bir aşı yok.” Aynı rapor, kuraklığın artık yalnızca tarımsal üretimi değil; ulaşım, enerji, sanayi ve gıda sistemlerini birlikte etkileyen çok katmanlı bir küresel risk haline geldiğini vurguluyordu.

Erken uyarılar: Uydular konuşurken

Pandemide olduğu gibi, kuraklıkta da ilk sinyaller uzun süredir ortada. Avrupa’nın kuraklık haritası artık yalnızca meteoroloji bültenlerinde değil; uyduların yerçekimi ölçümlerinde, yeraltı suyu depolama verilerinde ve hidrolojik analizlerde açıkça izlenebiliyor. Son yirmi yılı aşan uydu verileri, özellikle Güney ve Orta Avrupa’da yüzey ve yeraltı su kaynaklarının sistematik biçimde azaldığını ortaya koyuyor.

Bu tablo, yalnızca yağış miktarındaki düşüşle açıklanamaz. Yağışın zamanlaması ve mekânsal dağılımı değişiyor. Daha kısa sürede yağan yoğun yağışlar, toprağa ve aküferlere sızmak yerine yüzeyden akıp gidiyor. Uzayan kurak dönemler ise yeraltı suyu beslenmesini kesintiye uğratıyor. Sonuç, iklim krizinin hidrolojik imzası: daha az değil, daha işlevsiz yağış.

Avrupa uzun süre “iklimsel güven bölgesi” olarak algılandı. Bugün ise uydular, kıtanın ağırlık kaybettiğini gösteriyor: nehirler, aküferler, toprak nemi ve buzullar birlikte zayıflıyor. Pandemide olduğu gibi, kriz önce “uzak” görünüyor; ardından tarım bölgelerini, gıda zincirlerini ve kentleri etkileyerek gündelik hayatın içine sızıyor.

Avrupa hafiflerken: Yeraltı suları tükenirken

Son yirmi yılı aşkın uydu verilerine dayanan yeraltı suyu analizleri, Avrupa’nın büyük bir bölümünde sessiz ama kalıcı bir kuruma eğilimini ortaya koyuyor. 2002–2024 döneminde, Güney, Orta ve Doğu Avrupa’nın geniş kesimlerinde yeraltı suyu depoları her yıl milimetreler ölçeğinde ama istikrarlı biçimde azalıyor. Bu kayıp, yalnızca yüzey sularına değil; iklim değişimine daha dirençli kabul edilen “gizli” tatlı su rezervlerine de yansımış durumda.

Veriler, toplam yağış miktarının bazı bölgelerde sabit kalmasına, hatta artmasına rağmen, yağış rejiminin köklü biçimde değiştiğini gösteriyor: daha yoğun sağanaklar, daha uzun kurak dönemler ve toprağa sızmadan yüzeyden akan su.Bu durum, yeraltı suyu beslenmesini zayıflatıyor ve Avrupa’nın su güvenliğini görünmez bir eşikten aşağı çekiyor[2]. Kuraklığın Avrupa haritalarında yarattığı keskin mekânsal ayrışma, iklim krizinin artık yalnızca bir “gelecek senaryosu” değil, kıtanın hidrolojik belleğine kazınmış bir gerçeklik olduğunu gösteriyor.

Bulaşma yolları: Kuraklık nasıl yayılıyor?

Kuraklık bir doğa olayı olarak tanımlandığında, etkisi dar ve yerelmiş gibi algılanır. Oysa tıpkı pandemi gibi, asıl etkisini bağlantılar üzerinden üretir. Su yalnızca bir çevresel değişken değil; tarımın, enerjinin, gıdanın, sağlığın ve ekosistemlerin ortak zemini.

Güney ve Orta Avrupa’daki su açığı, önce tarımsal üretimi vuruyor. Bu daralma gıda fiyatlarına yansıyor, kentlerdeki tüketiciyi etkiliyor ve sosyal eşitsizlikleri derinleştiriyor. Enerji–su döngüsü üzerinden hidroelektrik üretimi aksıyor, soğutma suyu ihtiyacı artıyor. Ekosistemlerin zayıflaması, yangın risklerini ve biyolojik kayıpları hızlandırıyor. Kuraklık böylece “yerel” bir çevre sorunu olmaktan çıkıp zincirleme bir toplumsal krize dönüşüyor.

Pandemide bir ülkedeki sağlık açığının küresel bir risk haline gelmesi gibi, bugün de bir havzadaki su krizi sınırları aşan sonuçlar üretiyor. Bu nedenle kuraklık, uzun süredir küresel risk raporlarının üst sıralarında yer alıyor. Mesele yeni değil; yalnızca artık gizlenemiyor.

Kuraklık bu nedenle çoğu zaman “sessiz” bir tehlike olarak ilerler. Yavaş başlar, sınırları belirsizdir ve etkileri zamana yayılır; bu da erken uyarıların siyasal karşılık bulmasını zorlaştırır. Pandemi koşullarında bu sessizlik daha da ölümcül hale gelir: suya erişimin kısıtlanması hijyen olanaklarını daraltır, gıda güvencesini zayıflatır ve mevcut yoksullukları derinleştirir. Bu yük, özellikle altyapıya erişimi sınırlı olan topluluklarda ve bakım emeğini taşıyan kadınlar üzerinde yoğunlaşır. Kuraklık böylece yalnızca bir çevresel stres değil, kriz anlarında eşitsizlikleri büyüten yapısal bir çarpan haline gelir.[3]

Akdeniz kuşağı ve Türkiye: Erken etkilenenler

Bu kırılganlık rejiminin en hızlı hissedildiği bölgelerden biri Akdeniz havzası. Avrupa’nın güneyi ile Türkiye, aynı kuraklık dinamiklerinin farklı halkaları. Türkiye bu haritada bir istisna değil; tam tersine, iklim baskılarının yönetim sorunlarıyla çarpıştığı en kırılgan eşiklerden biri.

Meteorolojik kayıtlar ve iklim projeksiyonları, Akdeniz, Ege ve İç Anadolu’da yaz kuraklıklarının uzadığını, yağışların ise daha düzensiz hale geldiğini gösteriyor. Baraj doluluklarının düşmesi, sıklaşan su kesintileri ve tarımda artan yeraltı suyu bağımlılığı bu tabloyu zaten görünür kılmış durumda. Konya Ovası’nda sayıları binleri bulan obruklar, yeraltından çekilen suyun yalnızca rezervleri değil, jeolojik yapıyı da nasıl boşalttığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Avrupa uydularında görülen “ağırlık kaybı”, Türkiye’de toprağın fiziksel olarak çökmesi şeklinde karşımıza çıkıyor. Tuz Gölü örneği bu sürecin simgesi haline gelmiş durumda: Azalan yeraltı suyu depoları ve artan kuraklık şiddeti, gölün yüzeyinde genişleyen tuzla alanlarla birlikte ekosistemin geleceğini tehdit ediyor.

Ankara: Kuraklığın Kentsel Anatomisi

Ankara, kuraklığın “geleceğe ait” bir risk olmadığını gösteren çarpıcı bir kentsel laboratuvar. Son elli yılın sıcaklık ve yağış verileri, kentin 1990’lardan itibaren belirgin bir ısınma ve kuraklaşma eğilimine girdiğini ortaya koyuyor[4]. Özellikle 2000 sonrası dönemde sıcaklık anomalileri kalıcı hale gelirken, yağış miktarından çok yağışın zamanlaması ve mekânsal dağılımı bozuluyor. Bu iklimsel baskı, hızlı nüfus artışı, geçirimsiz yüzeylerin çoğalması ve yeraltı suyu beslenmesini kesen kentsel altyapı tercihleriyle birleştiğinde, Ankara’yı yüksek bir kırılganlık eşiğine taşıyor. Meteorolojik kayıtlar, kentte sel, sıcak dalgası ve kuraklık gibi afetlerin sıklığının arttığını gösteriyor. Kuraklık burada yalnızca bir doğa olayı değil; kentleşme biçimi ve yönetim tercihlerinin iç içe geçerek derinleştirdiği yapısal bir risk olarak karşımıza çıkıyor. Bu tablo, su arzını uzun vadeli altyapı projeleriyle güvence altına alan ve kenti on yıllar boyunca “susuz kalmayacak” varsayımıyla tanımlayan resmî söylemlerle[5] giderek daha görünür bir gerilim oluşturuyor. İklim rejiminin hızla değiştiği, yağışın niteliğinin dönüştüğü ve kentsel talebin arttığı bir bağlamda, güvence dili ile hidrolojik gerçeklik arasındaki bu açıklık, başkentte yaşanan kuraklığı krizin merkezle çarpıştığı soyut bir senaryo olmaktan çıkarıp gündelik yaşamı belirleyen somut bir gerçeklik haline getiriyor.

Yönetim krizi: Bilim var, siyaset yok

Pandeminin en temel dersi şuydu: Kriz, bilginin yokluğundan değil; bilginin siyasal kararlara tercüme edilememesinden derinleşti. Kuraklıkta da benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Hidrolojik veriler ve iklim projeksiyonları uzun süredir alarm veriyor. Buna rağmen su politikaları hâlâ “olağan zamanlar” varsayımıyla şekilleniyor.

Avrupa’da da Türkiye’de de çözüm repertuvarı büyük ölçüde aynı: yeni barajlar, yeni rezervuarlar, büyük altyapı projeleri. Pandemide yatak sayısına indirgenen kriz yönetimi, bugün su alanında beton ve hacim üzerinden yeniden üretiliyor. Oysa sorun, mutlak su miktarından çok; suyun ne zaman, nerede ve hangi amaçla kullanıldığıyla ilgili.

Kayıp-kaçak oranlarının yüksekliği, tarımsal sulamada yeraltı suyuna aşırı bağımlılık ve suyun hâlâ sınırsız bir kaynak gibi fiyatlandırılması, iklim sinyalini büyüten temel etkenler. Kuraklık bu nedenle yalnızca meteorolojik bir olay değil; siyasal tercihlerin bir sonucu olarak derinleşen bir kırılganlık.

Afet çalışmaları literatüründe büyük krizlerin sistemi sarsarak kalıcı politika değişiklikleri yaratması “odaklayıcı olay” (focusing event) olarak tanımlanır. Pandemi, bu tür bir kırılma yaratması beklenen en güçlü adaylardan biriydi. Ancak görünen o ki, yaşanan yıkıma rağmen siyasal öğrenme gerçekleşmedi; kriz, mevcut kırılganlıkları dönüştürmek yerine normalleştirdi. Bu durum, yavaş ilerleyen ama her yere yayılan kuraklık gibi krizler karşısında neden hâlâ hazırlıksız olunduğunu da açıklıyor.

Eşitsizliklerin derinleşmesi: Herkes aynı krizi yaşamıyor

Pandemide olduğu gibi, kuraklık da herkesi eşit biçimde etkilemiyor. 2025’te yayımlanan çok kurumlu bir rapor, Doğu ve Güney Afrika’da 90 milyondan fazla insanın kuraklık nedeniyle aşırı açlıkla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Somali’de nüfusun dörtte biri açlık sınırında; milyonlarca insan yerinden edilmiş durumda.

Aynı süreç, Akdeniz ülkelerinde üretim kayıpları, enerji kısıtları ve yeraltı suyu çöküşleri olarak yaşanıyor. İspanya’da zeytin üretimindeki düşüş fiyatları katlarken, Türkiye’de arazi bozunumu ve aşırı su çekimi aküferleri boşaltıyor, obrukları çoğaltıyor. Bu etkiler küresel gıda ve ticaret zincirleri üzerinden fiyat artışları ve ekonomik baskılar olarak yayılıyor.

Kuraklık bu haliyle, herkesin yaşadığı ama kimsenin aynı bedeli ödemediği bir kriz. Yoksulluk yerel yaşanıyor; sonuçları küresel dolaşıma giriyor.

Aşı yok, ama yayılım durdurulabilir

Kuraklık için hızlı bir teknik çözüm, bir “aşı” yok. Ancak bu, müdahale edilemez olduğu anlamına gelmiyor. Pandemi bize, erken önlemlerin ve koordinasyonun hayat kurtardığını gösterdi. Kuraklıkta da benzer bir eşikteyiz.

Doğa temelli çözümler –sulak alanların restorasyonu, toprak sağlığını önceleyen tarım uygulamaları, yeraltı suyu beslenmesini güçlendiren yaklaşımlar– kısa vadede mucize yaratmayabilir; ancak uzun vadeli dayanıklılığın temelini oluşturur. Aynı şekilde suyun yeniden kullanımı, yağmur suyu hasadı ve kayıp-kaçakların azaltılması, olağanüstü değil; olağan politika araçları haline gelmek zorunda.

Sonuç: Yeni normal değil, yeni siyaset

Kuraklık geçici bir istisna değil; ama kaçınılmaz bir kader de değil. Pandemi bize kırılganlığın biyolojik değil, yönetsel olduğunu gösterdi. Kuraklık ise aynı dersi su üzerinden yeniden yazıyor. Uyduların “ağırlığını kaybeden kıta” olarak tarif ettiği Avrupa, siyasetini ve ekonomisini hafifletmediği sürece kendi kuraklık haritasının içine sıkışacak. Türkiye ise bu haritanın güney ucunda, aynı risklerin hızlanmış bir versiyonuyla karşı karşıya.

Mesele daha fazla su bulmak değil; suyla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmek. Kuraklık bir sonraki pandemi olacaksa, bu doğanın değil; geciken siyasetin ve ertelenen sorumluluğun sonucu olacak.


[1] Virüsler, bakteriler ve diğer patojenler arasındaki bilimsel ayrımlar saklı kalmak üzere, “mikrop” ifadesi bu metinde indirgemeci olmayan, kapsayıcı bir anlatım tercihi olarak kullanılmıştır.

[2] GRACE ve GRACE-FO uydularından elde edilen yerçekimi verileri, toplam karasal su depolamasındaki (yüzey + yeraltı suyu) uzun dönemli değişimleri izlemeyi mümkün kılmaktadır. Bu veriler, birçok bölgede yeraltı sularının, toplam yağış değişiminden bağımsız biçimde, yağış rejimindeki dönüşümler ve insan baskısı nedeniyle azaldığını ortaya koymaktadır.

[3] Kuraklık ve pandemilerin eşzamanlı yaşandığı durumlar, afet literatüründe “bileşik afetler” (compound disasters) olarak tanımlanmaktadır. Mishra, Bruno ve Zilberman (2021), kuraklık ile COVID-19’un birlikte tarım ve gıda sistemleri üzerindeki etkilerinin, tekil krizlerin toplamından daha yıkıcı sonuçlar ürettiğini; bu bileşimin özellikle küresel güneyde gıda güvencesizliğini, işsizliği ve kırılganlığı derinleştirdiğini göstermektedir. Bkz. Compound natural and human disasters: Managing drought and COVID-19 to sustain global agriculture and food sectors, Science of the Total Environment, 754, 142210.

[4] Ankara özelinde sıcaklık artışı, yağış rejimi bozulması ve aşırı meteorolojik olaylardaki artış için bkz. Yelen, B. & Aslan, H. (2025). İklim Değişikliğinin Kentsel Alanlardaki Etkileri Üzerine İstatistiksel Bir Değerlendirme: Ankara Örneği.

[5] Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ), “Ankara 2050 yılına kadar içme suyu sorunu yaşamayacak”, 5 Temmuz 2021, https://www.dsi.gov.tr/Haber/Detay/2727