"Geçmişteki umut kıvılcımını körükleyerek tutuşturma yeteneği, yalnızca geçmişi özümsemiş tarihçide bulunabilir; düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaklardır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir."
(Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine, VI)
1914 Ağustos’unda patlak veren Dünya Savaşı pek çok halkın üzerinde trajik bir etkiye sahipti. Filistin halkı da Savaş’ın sonunda bambaşka bir dünyanın ortasında kalmıştı: 1517’den 1917’ye kadar 400 yıl boyunca bölgeye hakim olan Osmanlı güçleri ile emperyal gücünün zirvesindeki Britanya kuvvetleri arasındaki çatışmalardan sonra (-döneme ve bölgeye dair iki temel ‘tanıklık’ metni: Alman subayları da Osmanlı ordusuyla birlikte cephedeydi- Hans Guhr, Ein "Preuße" als türkischer Divisionskommandeur in Kleinasien und Palästina / Küçük Asya ve Filistin’de Türk Tümen komutanı olarak bir ‘Prusyalı’ ve Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı / Der Ölberg-) yeni bir durum ortaya çıkmıştı kadim Filistin ülkesinde. Amerikalı-Filistinli akademisyen Rashid Khalidi’nin Lübnan ve ABD’deki çeşitli üniversitelerde yaptığı uzun yıllara dayanan çalışmalarının yoğunlaşmışmasıyla ortaya çıkan Filistin, Yüzyıllık Savaş, Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi kitabı İngilizce olarak 2020 yılında çıktı. Çalışma Balfour Açıklaması’nın tarihi olan 1917’yi kendisine başlangıç noktası belirleyerek, 2020’ye değin uzanıyor. Kitabın çeviri baskılarına (Türkçe ve Almanca gibi) yazarın bir Sonsöz yazması, Ekim 2023 sonrası girilen yeni dönemi de değerlendirmesi bakımından bir hayli değerlidir.
Khalidi kitabını altı temel savaş dönemi üzerine, her bir dönemin bir önceki-sonraki ile bağlantılarını kurarak ortaya koyuyor. Böylece tarihsel süreklilikler ve çerçeve daha anlaşılır bir hale geliyor. Bölgeyi işgal eden Britanya’nın Dünya Savaşı devam ederken yayınladığı Balfour Açıklaması’nın üzerinden 100 yıldan fazla bir zaman geçtikten, çatışma ve ölümler özellikle 2023’ten sonra yepyeni bir zirve noktasına varan evreye doğru girmişken, Khalidi’nin kitabı, bilhassa süreklilik olarak konuyu anlamaya dair çok iyi bir çerçeve metin sunmaktadır.
Tarihsel Momentler ve Süreklilik: 1917’den 2023’e
Yazarın babasının büyük amcası geç Osmanlı döneminde, 1876 sonrası oluşan kısa ömürlü mecliste, Kudüs milletvekili olarak bulunmaktadır. Sonrasında Kudüs’ün yerel yöneticisi de olacaktır. Yazar Kudüs şehrinin önde gelen, bürokrat ailelerinden biri olan aile arşivlerini de ustalıklı bir biçimde kullanarak bütünlüklü bir yapı inşa etmektedir. Khalidi’nin çok iyi bir biçimde dönemlendirdiği 6 tarihsel momentin izini sürmek ve birbirlerini takip etme yerlerine odaklanmak, bugün bu konuyu anlamak için iyi adımlardır. Kitabın başlarında işaret ettiği şu odak, bütün konuya bir genel bakış için iyi bir başlangıç noktasıdır: “Filistin’in modern tarihi şu terimlerle ifade edilirse en iyi şekilde kavranabilir: Yerli halkın taraflarca farklı cephelerden saldırıya uğradığı, iradesi yok sayılarak vatanını başka bir halka bırakmaya zorlandığı bir kolonyal işgal.” (s. 26). İfade edildiği gibi Khalidi 100 yıllık dilimde 6 temel belirleyici savaş dönemi olduğunu anlatıyor. Bunların her biri kuşkusuz bir diğeriyle bağlantısı olan, neden-sonuç-devamlılık-kaynaklık ilişkilerinin iç içe geçtiği savaşlardır.
1917-1939: Manda Hakimiyeti
Dünya Savaşı’nın bir cephesi olan Gazze’de, müttefiki Alman subaylarla tahkim edilmiş Osmanlı askerleri ile Britanya kuvvetleri arasındaki çarpışma Britanya lehine sonuçlandıktan kısa bir süre sonra, Britanya bölgede bir Yahudi devleti kurulması yönünde konumunu açıkladı. Bu açıklama ile bölgenin otokton halkı Filistinleri sadece ‘Yahudi olmayanlar’ olarak görecek kadar açık bir ırkçılık ve inkar örneği sergilendi. 1948’e kadar devam 30 yıllık Manda yönetimi dönemi Filistinlilere yönelik kesintsiz bir biçimde devam eden şiddetin kurucu iskelesinin inşa edildiği bir dönemdi. Proto-faşist gruplar (örneğin Irgun Zwai Leumi) ile oluşturulan şiddet ve terör dalgası ile Filistin ülkesinde Filistinliler sistematik olarak yıldırılmaya ve kaçırılmaya çalışıldı. Bu gruplardan birinin içinde yer alan Menachem Begin, daha sonra İsrail’in başbakanlarından biri olacaktır. Şaron ya da Netanyahu gibi isimlere ek olarak, ordudan siyasete geçiş yapan isimlerin çokluğu da düşünüldüğünde, ne derece bir saldırganlıktan ‘sivil’ dünyaya geldikleri de daha iyi görülebiliyor. Paramiliter gruplardan orduya doğru evrilen süreçteki kurucu şiddetin ne derece yaygın olduğu da rahatlıkla görülebiliyor.
20. yüzyılın başlarında zirve noktasına ulaşan sömürgecilik ve emperyal saldırganlık ile Filistin’in sömürgeleştirilmesi arasında, pek çok ortak noktanın yanı sıra, çok büyük bir fark olduğunu da vurgular Khalidi:
“Filistin’de yaşananlar, aynı dönemde sömürgeleştirilen başka halklarla belli açılardan ayrışıyordu; çünkü Manda, ülkenin kapılarını, amacı bu toprakları ele geçirmek olan yabancı yerleşimcilere açmıştı. (...) Yahudi nüfusunun toplam nüfusa oranı kısa süre içinde üçe katlandı; Yahudiler, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda bütün nüfusun yaklaşık %6’sına tekabül ederken, bu oran 1926’da %18’e yükseldi.” (s. 71).
Bu sürecin sonucu olarak, “...1939’a gelindiğinde Yahudi nüfusu toplam nüfusun %30’undan fazlasına ulaştı.” (s. 73) Toprak ve nüfus üzerindeki ‘mühendislik’ mekanizması işlemektedir.
Yerleşimci kolonyalizm denilen bu süreç, ‘sadece’ sömürmeyi değil aynı zamanda işgal ile ‘fethetmeyi’ de hedef olarak kendine koymuştur. Nitekim bu saldırganlığın işgal altındaki Filistin topraklarında bir yeni vakasının görülmediği gün, herhalde yoktur. Tam bu noktada, yerleşimci sömürgeciliğin kuruluş momentlerinde Filistinlilerin 1936-39 arasında grevlerle de desteklenen bir mücadele dalgası başlattıklarını hatırlatmak gerekmektedir. Bu protesto ve grev dalgası İngiliz Manda yönetimi tarafından şiddetle bastırdıldı. İngiliz devletinin Filistinliler üzerinde, İrlanda’dan Kenya’ya kadar uzanan bütün bir kolonyal şiddet deneyimlerinin birikimiyle (!) korkunç şiddet biçimleri uyguladıkları da açıktır. Khalidi’nin aktarımlarına göre, bu üç yıllık sürecin sonucunda yetişkin Filistinli erkeklerin yaklaşık %15’i ölmüş, yaralanmış ya da tutuklanmıştı. Ayrıca Filistinlilerin hareketlerine önderlik eden pek çok isim de ya hapse gönderildi ya da sürgüne maruz bırakıldı. Böylece Filistinlilerin protestosunun ezilmiş olmasının yanı sıra, bir Siyonist devlet yapılanmasına gitmenin yolları, Manda yönetimi ile hazır hale getirildi: “Filistinliler, ayaklanma sırasında daha da güçlenen, ayaklanmayı bastırmak için İngilizlerden yüklü miktarda silah ve kapsamlı savaş eğitimi de alan Siyonist hareket karşısında oldukça zayıf bir duruma düştüler.” (s. 82). Nakba böyle bir zemin buldu.
İkinci Savaş İlanı: 1947-1948 Felaketi’nden Süveyş Krizine
1917 tarihli Balfour Açıklaması ile ilan edilen ırkçı-sömürgeci savaştan 30 yıl sonra, II. Dünya Savaşı sonucunda ortaya çıkan uluslararası yeni güç dengelerinin de bir sonucu olarak Britanya bölgeden çekilme kararı aldı. Bünyesinde yer verdiği ve hamilik ettiği silahlı Siyonist birlikler ise Filistinlilere yönelik terör saldırılarına devam etmekteydi:
“Siyonist hareketin baskısıyla ve İngiltere başbakanaı Winston Churchill’in desteğiyle, 1944’te İngiliz ordusunda bir Yahudi Tugay Grubu oluşturuldu ve zaten bölgede hatırı sayılır bir varlığa sahip olan Siyonist askeri güçlerine eğitim verilip savaş deneyimi aktarılarak, gelecekteki çatışmalar açısından hayati bir avantaj sağlandı.” (s. 98).
Diğer tarafta ise Filistinlilerin her türlü örgütlenmeleri sistematik olarak engellenmiş, muhatap bulmaları imkansız hale getirilmişti. Ayrıca ırkçı bir motivasyonla yok sayılmış, küçük görülmüşlerdi. Balfour’un açıklamasında Filistinlilere dair geçen “Yahudi olmayanlar” olarak ifadesini bulan ırkçılık, bu durumun temel kaynaklarından biridir. Bu inkar ve marjinalleşmenin bir başka nedeni de Batı kamuoyunda bu konuyla ilgili yapılan ideolojik tartışmalardı. Siyonist hareketin liderleri Batı dünyasıyla daha yakın bağlara sahipti. Siyonist hareketin liderliğinin birçoğunun ‘Batı’ dünyasının içinden gelmesi nedeniyle, tartışmalar içerisinde Filistinlilere karşı bir ‘doğal’ avantaj elde edebildiler. Ayrıca 1945'ten sonra ortaya çıkan yeni emperyal güç dengeleri, Siyonist hareketin devlet biçiminde bir yapıya dönüşmesi için uluslararası siyasi çerçeveyi oluşturdu.
Khalidi kitabında işte bütün bu yapıyı sistematik bir şekilde göstermektedir. Bu dönüşüm korkunç bir şiddet dalgası ile birlikte paramiliter silahlı grupların Filistinli halk üzerinde terör estirmesi ve nihayetinde bir tehcir ve Nakba ile gerçekleşti. Doğrudan Khalidi’nin cümleleri ile,
“Arap ordularının uğradığı bozgunlardan ve sivillere yeni katliamlardan sonra, yurdundan edilen Filistinlilerin sayısı artmıştı. Yaklaşık 400.000 kişi evinden edilmiş ve komşu ülkelere Ürdün, Suriye, Lübnan, Batı Şeria ve Gazze’ye kaçmıştı. Bu insanların hiçbirinin geri dönmesine izin verilmedi; geri dönmelerine engel olmak için evlerinin ve köylerinin büyük kısmı yıkıldı.” (s. 121).
Bu kuşkusuz Filistinliler için büyük bir şok durumuydu. Kadim ülkelerinde ‘yabancı’ ve ‘sürgün’ durumuna itilmişlerdi. Yerinden etme yüz yılı aşkın bir süredir sıklıkla mecbur bırakılan bir şey olmuş ve 1948 bitmiş bir ‘olay’dan ziyade halen devam etmekte olan bir ‘Nakba’ olarak görülmektedir, ki bu bütünlüklü bir bakışla anlaşılır bir kurucu fikirdir kuşkusuz. Khalidi’ye göre Nakba Filistin kimliğinin en belirleyici öğelerinden biri haline geldi. Çünkü,
“Nakba, Filistin ve Ortadoğu tarihi açısından tam bir dönüm noktasını temsil ediyordu. Bu süreç Filistin’in büyük bir kısmını bin yıldan uzun bir süredir olduğu üzere Arap olan bir ülkeden büyük çoğunluğunun Yahudi olduğu yeni bir devlete dönüştürdü. Bu dönüşüm iki sürecin neticesinde gerçekleşti: Savaşla ele geçirilen ülkenin Arapların yaşadığı bölgelerinde gerçekleştirilen sistematik etnik temizlik ve mültecilerin arkalarında bıraktığı topraklar ile mülklerin yanı sıra İsrail’de kalan Arapların sahip olduklarının da büyük kısmının çalınması. Siyonizmin en başından itibaren amacı, Yahudileri bu topraklarda çoğunluk haline getirmekti ve bunu gerçekleştirmenin başka bir yolu da yoktu.” (s. 122).
‘Nakba’ sözcüğü ile karakterize olan 1948’den sonra, Mısır’ın eski iki işgalci gücü olan İngiltere ve Fransa, uluslararası ticaret için önemli konumu nedeniyle Mısır’ın Süveyş kanalını kontrol eden şirketini kamulaştırma kararı almasını öfkeyle karşıladılar ve Süveyş Krizi denilen sürecin başlamasına yol açtı. İki sönümlenmekte olan ‘eski-süper’ emperyal gücün, bölgede verdikleri politik-ekonomik hegemonya mücadelesinin en görünür olduğu anlardan biridir bu. Bu Kanal krizi ile başlayan çatışmanın kökleri, Khalidi’nin de ifade ettiği gibi 1948’e ve daha öncesine dayanıyordu (s.149). 1948 sonrasında Filistinli militanların Mısır ve Ürdün üzerinden sızmalarla saldırılarda bulunması, İsrail’in bu iki ülkeye yönelik tutumlarını belirledi. Süveyş sürecinde de İsrail yine benzeri nedenlerle Mısır’a saldırdı (s. 145). Ancak emperyal kutuplar açısından farklı bir tablo ortaya çıkmıştı. Khalidi’nin ifadeleriyle: “Savaş, bu ittifaklarda başka bir değişikliğe de sebep oldu: İsrail’in 1947-1948’deki hamileri olan ABD ve Sovyetler Birliği, bu sefer Mısır’ın yanında yer aldı.” (s. 146). Nitekim İsrail’in işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan bu iki emperyal gücün baskılarıyla çekilmek zorunda kaldığı da açıktır. 1956 krizi, 1967 ile zirve noktasına ulaşan savaş makinesi açısından adeta bir ‘ön-oyun’ işlevi görmüştür. 2000’lere değin uzanan bir tabloyu nihai olarak belirleyen moment ise, Altı Gün Savaşı olarak bilinen, Khalidi’nin Üçüncü Savaş dediği tarihsel momenttir: 1967.

Üçüncü Savaş: Haziran 1967
Özellikle Kudüs’ün statüsüne dair İsrail güçlerinin kenti işgal etmesi ve fiili bir durum oluşturması ve Golan Tepeleri’nin işgali ile Kuzeye doğru da yayılan bir gücün açığa çıktığı ve bütün komşuların bombalandığı bir belirleyici savaştı. Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı, belirgin üstünlük kuran hava güçleri ile İsrail, “önleyici savaş” propagandasının erken dönem örneklerinden de birini bu saldırı ile göstermiştir. Bu saldırı sonucunda İsrail güçleri Sina Yarımadası’nı, Gazze Şeridi’ni, Arapların kontrolündeki Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria’yı ve Golan Tepeleri’ni altı günde ele geçirdi (s. 155). 1967 Savaş’ının belki de Savaş’tan daha önemli bir çıktısı da, yeni hegemon güç olarak ABD’nin artık açıkça İsrail’in hamisi ve destekçisi olması olmuştur. Bu yeni politik şekillenmeyi Khalidi şöyle aktarır:
“Sahadaki zırhlı koçbaşları İsrailli olsa da, diplomatik kılıf ABD’ye aitti. ... Bir süredir başlamış olan bu değişimin başlıca nedeniyse küresel etmenlerdi; Soğuk Savaş ve Vietman Savaşı’nın bölge ve ABD politikası üzerindeki etkisi başta olmak üzere, aynı zamanda başkent Washington’daki önemli kişilerin şahsi tercihleri ve siyasi değerlendirmeleri de bunda rol oynadı.” (s. 159).
Nihayetinde 1967’deki saldırılar ile şekillenen statüko, geçen 60 yılın ardından ABD hamiliğinde halen devam etmekte. 1967 Haziran’dan sonra şekillenen BM kararları (meşhur 242 sayılı karar) ve 50 yıl önceki Balfour metninde olduğu gibi Filistinlilerin varlığı inkar ediliyor ve meşru kolektif hakları olan bir halk olarak görmüyordu. Hegemon güçlerin baskınlığıyla şekillendirilen BM Güvenlik Kurulu’nun bu kararı, Filistin halkına yönelik Siyonist ırkçı ideolojiyi en üst perdeden tekrarlaması bakımından, Siyonistlere büyük bir destek oldu. Bunun sonucu olarak 1969 tarihinde bir İsrail başbakanı “Filistinliler diye bir şey yoktur ve hiç var olmadılar,” diyecek kadar fanatik bir noktaya ulaşabildi. Khalidi’ye göre bu karar ayrıca şu bakımdan önemliydi:
“Filistinliler bir kez daha büyük güçlerin kendilerini umursamayan üstenci tavrına maruz kalıyor, hakları görmezden geliniyor, çatışmayı çözecek ve kaderlerini belirleyecek türden anahtar mahiyetteki uluslararası bir kararda adları anılmaya değer görülmüyordu. Bu aşağılayıcı durum, yeniden canlanmaya başlayan Filistin ulusal hareketini, durumlarını ve davalarını uluslararası topluma anlatma konusunda daha da motive etti.” (s. 168).
Böylece Filistinliler yeni bir politikleşme ve çeşitli biçimlerde örgütlenme dalgası başlattılar.
Bu farklı türden yeni uyanışın sonucunda dergiler, edebi ürünler, politik bağlantıları ile uluslararası görünürlük kazanmaları mümkün oldu. Khalidi 1967 ile 1982 arasındaki 15 yıllık karmaşık ve çok aktörlü dönemi, yetkin bir biçimde açıklamakta, ayrıca kişisel tanıklıklarıyla da anlatımını daha güçlü bir yapıya getirmektedir. 1970’lerin sonunda Beyrut’ta yerleşik olan Filistin Kurtuluş Örgütü ulusal bir temsilci durumuna gelmişti. Hatta öyle ki 1977 tarihinde ABD ve Sovyetler’in ortak bir bildirisinde “Filistin halkı” ifadesi nihayet uluslararası belgede kendine yer bulabilmişti. Ancak kısa süreli değişiklik işareti 1979 tarihli Mısır-İsrail ‘barış’ı ile son bulmuştu. Khalidi’ye göre,
“Birleşik Devletler, Carter döneminde her ne kadar Filistinlilerin ulusal haklarını ve müzakerelere katılımlarını kabul etmeye yaklaşmış olsa da, bu dönemde iki tarafın aralarının hiç olmadığı kadar açıldığı bir durum ortaya çıktı. Camp David ve İsrail-Mısır barış antlaşması, İsrail’in Filistin’in haklarını inkarının en aşırı ifadesinin ABD tarafından da benimsendiğinin habercisi oldu. Ronald Reagan hükümeti bu tutumu daha da pekiştirdi.” (s. 209).
1982/Dördüncü Savaş: Lübnan’ın işgali
Filistin doğumlu Britanyalı sosyalist Tony Cliff Temmuz 1982 yılında Lübnan'da İç Savaş ve İsrail'in saldırganlıkları devam ederken ‘İsrail'in şiddetin kökenleri’ başlıklı bir gazete yazısında şöyle yazmıştı:
"Bu canavarlıklar Siyonizmin mantığıdır. Gerçekten de, gelecekte Siyonistlerden çok daha kötü şeyler göreceğimizden korkuyorum."
Maalesef geride kalan 44 yıl boyunca öyle de oldu. Lübnan burada detaylandırılamayacak kadar tarihsel ve karmaşık yapıdaki mezhepsel ve dini keskin yarılmaların çerçevelediği bir ülke kuşkusuz. Kendi toplumsallığının getirdiği özgün koşulların ve toplumsal yarılmaların yanı sıra, Lübnan’da 15 yıl (1975-1990) süren iç savaş ve 20 yıla yakın (1982-2000) süren İsrail işgalini de, bir önceki momentten ve Filistin tarihinden bağımsız olarak düşünme imkanı yoktur. FKÖ’nün Beyrut’tan çıkmayı kabul etmesi, Sabra ve Şatilla katliamı, 1.İntifada’ya giden süreç, topyekun bir imha etmeyi biricik hedef haline getiren ‘Dahiye Doktrini’nin ortaya çıkması... gibi hayati pek çok başlık Lübnan dolayımıyla vücut bulmuştur. Khalidi’ye göre Lübnan’da konuşlu olan FKÖ’nün yaptığı politik hatalar bölgede toplumsal desteğini yitirmesine, yalnızlaşmasına ve sonunda Lübnan’ı terk etmek zorunda kalmasına neden oldu (s. 232).
Lübnan işgali boyunca da sayısız vahşet yaşanmıştır. Bunlar arasında en barbarca olanı kuşkusuz Sabra ve Şatilla mülteci kampında yaşanan katliamdır. FKÖ çekildikten sonra bölgede “Milisler, 16 Eylül ile 18 Eylül sabahı arasında 1.300’den fazla Filistinli ve Lübnanlı erkek, kadın ve çocuğu öldürmüştü.” (s. 240). Failler yine İsrail güçlerinin ta kendisidir elbette:
“Olaydan sonra kurulan ve başkanlığını İsrail Yüksek Mahkemesi Yargıcı Yitzhak Kahan’ın üstlendiği soruşturma komisyonu, Begin, Şaron ve üst düzey İsrailli komutanların katliamlardan hem doğrudan hem de dolaylı şekillerde sorumlu olduğunu tespit etti. ... 1983 tarihli raporda ifade edilenden çok daha büyük suçlar işlediğine dair çarpıcı kanıtlar içeriyor. Bu belgeler Şaron ve diğerlerinin, Falanjist katilleri Filistin mülteci kamplarına göndererek, buradan yaşayanları katletme ve bölgeden sürme kararının uzun uzadıya yapılan değerlendirmelerin ürünü olduğunu gösteriyor.” (s. 242).
Bu adı geçenlerin bakan, başbakan, ordu komutanı... gibi pozisyonlarda olduklarını tekrar anımsamalı elbette.
Beyrut’ta 10 hafta süren kuşatmada yaklaşık 50 bin kişinin öldürülmesi terörü İsrail şiddetinin en çığlak hallerinden biri olarak görülmektedir. Siyonist hareketin propagandası ile şekillenen imaj, kısa süreli de olsa değişime uğradı ve dehşet görüntüleri karşısında ABD-İsrail geniş bir uluslararası toplum tarafından öfkeyle karşılandı. Lübnan’ın işgal ve talan edilmesi büyük öfke toplasa da, katledilen 50 binden fazla insan ve bir ülkenin istikrarsızlık döngüsüne itilmesinin hiçbir politik sorumluluğunun cezasızlık ile ödüllendirilmesini şöyle vurgulamaktadır Khalidi:
“Nitekim işgal güçlerinden sorumlu olan -İsrail’in Kuzey Komutanlığı’nın başındaki- Tümgeneral Amir Drori, görev süresini sorunsuz tamamladı, sonrasında da bir yıllık eğitim iznine ayrılarak Washington’a gitti. Şamir, Şaron ve Netanyahu ise İsrail başbakanı oldular.” (s. 254).
Bir kez daha açıkça katliam sorumluları ile ‘resmi’ pozisyonlar arasındaki geçişin vahşi bir örneği görülebilmektedir. Cezasızlık ve sınır tanımaz şiddet bir kez daha açıkça ortadadır.
Beşinci Savaş İlanı: İntifada’dan Oslo’ya
FKÖ’nün Lübnan’dan çıkmasıyla başlayan 1980’lerin sonuna doğru gelindiğinde, 1948 Felaket’ine ek olarak, Gazze ve Batı Şeria fiilen 20 yıldır İsrail’in işgali altındaydı. 242 Sayılı BM kararında aksi yönde ifadeler olmasına rağmen şiddet ve terörle zaptetme amacı adım adım gerçekleştirilmekteydi. En az 70 yıllık politik öfke, 40 yıllık sistematik aşağılanmanın bileşimiyle kendiliğinden patlayan hareket, genel bir (kendiliğinden) ayaklanmaya dönüştü. İşgal güçlerinin verdikleri yanıt yine barbarca, sömürgeci terörünün tipik bir örneğiydi. Khalidi’nin cümleleriyle:
“Ağır silahlarla donatılmış askerlerin Filistinli on üç-on beş yaşlarındaki protestoculara uyguladıkları şiddetin görüntüleri, kısa süre içinde televizyon kanallarında yayınlandı ve bu da başta ABD olmak üzere pek çok yerde güçlü bir tepki yarattı. İsrail’in acımasız bir işgalci olarak gerçek yüzünü gözler önüne serdi.” (s. 258-9).
Bu şiddet 5 yıl boyunca devam etti ve Filistinli bir çocuğun dev bir zırhlı metal yığını olan tanka taş attığı fotoğraf, dönemin en ikonik belgelerinden biri haline geldi.
Khalidi’nin vurguladığı gibi İntifada sadece eylemler değil, direnişin bütün biçimlerini de kullandı: Boykot, grev, sivil itaatsizliğin farklı biçimleri. Ek olarak “...ayaklanmanın ağırlıkla şiddetsiz ve silahsız olması, sokaklarda protesto gösterisi yapan gençlerin yanı sıra toplumun diğer kesimlerinin de harekete geçmesinde etkili olan ve işgal altındaki Filistin toplumunun tamamının statükoya [işgale] karşı olduğunu ve İntifada’yı desteklediğini gösteren çok önemli bir faktördü. ... 1936-1939 isyanından farklı olarak, İntifada geniş geniş bir stratejik vizyonla yürütüldü, birleşik bir liderlik tarafından idare edildi. ... 1960’lardaki ve 1970’lerdeki Filistin direniş hareketinin aksine, birleştirici etkisi ve ateşli silahlarla patlayıcılardan büyük ölçüde kaçınmayı başarması, verdiği mesajın uluslararası alanda daha geniş çaplı şekilde duyulmasına yardımcı oldu.” (s. 265). Bugün özellikle Batı anaakım dünyasında İntifada şeytanlaştırılmaya çalışılsa da, genel tablo ve onun toplumsal yaygınlığına dair genel durum buydu.
Hareketin şiddetle ezilmeye çalışılmasının yanı sıra bir kez daha politik liderlik krizi ortaya çıktı. FKÖ ABD tarafından muhattap kabul edilmek ve tanınmak için elinden geleni yaptı. Bu ‘tanınma paradoksu’ bir politik kopmayı da beraberinde getirdi: Muhatap alınmak istiyorlarsa, 1960’larda şekillenen ‘eşit yurttaşlık temelli tek devletli çözüm’ fikrinden kopmalı, İsrail’i tanımalı ve “iki devletli çözüm” konusunda ikna edici olmaları gerekliydi! Bu bağlamda Khalidi’ye göre: “Amerika’nın koyduğu koşullara razı gelmek, FKÖ’ye, uzun süredir peşinde olduğu Washington açılımını sağladı.” (s. 271). Devamında yazar FKÖ’nün belki de en büyük tarihsel hatası olarak görülebilecek noktaya odaklanır: “FKÖ, İntifada’nın başarısını bu türden özgürleştirici amaçlar çerçevesinde bir forum oluşturmak için kullanmak yerine, kendisinin ABD’nin rızasıyla İsrail tarafından işgal ve kolonyalizmi uzatmak üzere tasarlanmış bir sürecin içine çekilmesine müsaade etti.” (s. 275). Devamında bölgede Irak etrafında gelişen savaşlarda da FKÖ liderliği kötü analizler ve kötü politik pozisyonlar alarak, meşruiyetine tamamen halel getirici adımları seri olarak attılar. Bunların sonucu olarak izole, müttefiksiz ve yalnızlaşmış bir pozisyonda kaldılar. 1990’ların başlarına gelindiğinde FKÖ tarihinin en zayıf döneminde Madrid görüşmelerine başlamıştı. Politik argümanları zayıf, müttefik ilişkileri azami dereceye inmiş bir grup olarak, elleri oldukça güçsüzdü. Khalidi bu görüşmelerde ‘danışman/uzman’ olarak bulunmuş ve sürece dair gözlemlerini bizzat kendi tanıklıkları üzerinden iyi bir şekilde, eleştirel ve mesafeli bir biçimde aktarmıştır.
Görüşmeler ABD’de devam ederken 1967 sonrasında şekillendirilen statükoya kalıcı çerçeveleri sağlayacak zeminler oluşturulmakta, FKÖ yönetimi de bu sürecin parçası olmaktaydı. Hazırlıkları zayıf, bu tarz görüşmeleri yürütme kapasiteleri oldukça sınırlıydı. Nihayetinde, Khalidi’nin yaptığı 1987-1995 dönemlendirmesi, İntifa ile başlayarak, muhattap alınmak için verilen radikal politik kopuş kararıyla sonuçlanmıştı. Önce Madrid sonrasında Oslo görüşmelerinde FKÖ, Amerika-İsrail bloğunca resmi muhatap olarak görülmüş, bir ‘yönetim’ statüsü elde etmiş, ancak 1967 Savaş’ı ile oluşturulan defacto durum adeta dejure durumuna yükseltilmişti. Biraz uzun olması pahasına çerçeveyi çok iyi gösterdiği için, Khalidi’nin cümleleriyle,
“Rabin bir Filistin halkı olduğunu, FKÖ’nün de onların temsilcisi olduğunu kabul etmiş ve FKÖ ile müzakere masasına oturmuş, karşılığında İsrail devletinin tanınmasını sağlamıştı. Bu daha önce hiçbir İsrailli liderin yapmadığı bir şeydi, ancak simetrik ve karşılıklılık ilkesi içeren bir al-ver de değildi. İsrail, Filistin yönetimini devlet statüsünde tanımadığı gibi, böyle bir devletin kurulmasına izin vereceğini de taahhüt etmemişti. Ulusal bir kurtuluş hareketinin, anavatanını kolonileştiren ve işgal faaliyetlerine son vermeyen bir devleti tanıması karşılığında özgürlüğünü kazanmadan, kendisi ezenlerden sadece tanınma elde ettiği tuhaf bir alışverişti bu. Bu tarihi hata, ileride Filistin halkı açısından vahim sonuçlara yol açtı.” (s. 299).
Bu yüzden FKÖ liderliği de büyük bir meşruiyet krizinin ortasında kalmıştır.
Böylece görünüşteki ‘Filistin yönetimi’ne rağmen İsrail toprak ve insanlar üzerinde tam bir denetim sağladı. Bu bölgelere ayrılan denetime Yönetim de ortak oldu ve bu yeni korkunç durum, Oslo ve Madrid görüşmeleri sonucunda FKÖ’nün Filistin’i bir izole adacıklar topluluğu ve farklı işleyişleri olan idari birimlere ayıran (A-B-C) 1993 anlaşmasıyla giden yol ‘Filistin Yönetimi’nin bir çeşit taşeron-alt yüklenici bir şirkete dönüştürülmesi biçiminde doğdu. Nitekim Khalidi’nin anımsattığı gibi Edward Said bu anlaşmayı Filistinlilerin Versay’ı, bir teslimiyet olarak görmüştü (s. 301). Oluşan bu yeni durum büyük medya ve egemen siyasetçiler tarafından, 1994’te Nobel ile de ödüllendirilen bir ‘barış’ olarak sunulsa da, bu Filistinliler açısından, 1917’den 1948’e, 1967’den 1990’lara değin uzanan fiili duruma dair tam bir teslimiyet ve mevcut baskı koşullarının ‘hukuki’ formda tamamen sabitlenmesi anlamına gelmekteydi. Anlaşma pratik olarak Oslo öncesinden daha kemikleşmiş ve Filistinlilerin bir kısmının de sürece ‘ortak’ edilmesinden ötürü, daha geri bir pozisyona itmişti. Khalidi’ye göre,
“...Oslo’da anlaşmaya varılamaması oradan çıkan anlaşmadan daha iyi olurdu. Muhtemelen işgal olduğu gibi devam edecekti; Filistinlilerin özyönetimi ile perdelenmeyecekti, İsrail milyonlarca insanı yönetme ve idare etmenin mali yükünden kurtarılmayacaktı ve -Oslo’nun en kötü sonucu olan- ‘güvenlik koordinasyonu’ tesis edilmeyecekti. Filistin Yönetimi İsrail askeri rejimi altında yaşayan ve topraklarına İsrailli koloniciler tarafından kademeli olarak el konulan huzursuz Filistinlilerin kontrol altında tutulmasına omuz vermiş olmayacaktı.” (s. 302).
Bölümün sonunda Khalidi ABD’nin yine sürecin tam ortasında yer aldığını ve onlar olmaksızın “Şayet Amerika’nın rızası olmasaydı Oslo denilen deli gömleği Filistinlilere giydirilemezdi.” (s. 308) diyerek beşinci dönemi sonladırmaktadır ve artık 2000’lere gelinmiştir.
Tekrar İntifada ve Altıncı Moment: 2000-2014
Oslo süreci sonunda İsrail’in kabul ettiği, kırıntı kıvamındaki yükümlülüklerini bile yerine getirmemesi, yerleşim projelerinin hızla devam etmesi ve Filistinlilerde genel bir büyük politik yenilgiyle şekillenen hayalkırıklığı halinin, yeni politik bir patlamaya yol açmaması zordu. Adacıklara tamamen nüfuz eden öldürücü abluka katman katman artan bir biçimde derinleştirilerek sistematik bir yapıya bürünüyordu. FKÖ’nün işgal güçleriyle resmen işbirliği yapması, bir dizi başka etkenin de sonucu olarak ‘rakip’ başka bir grubun ortaya çıkmasının da zeminini oluşturmuştu. Bu gergin ruh hali içerisinde, kanlı bir geçmişe sahip A.Şaron gibi bir ismin Haremi Şerif’e yaptığı saldırgan baskın, cinin bir kez daha şişeden çıkmasına neden olan son bir an olmuştu. Bir kez daha İsrail güçleri sert bir yanıt vermiş, binlerce Filistinli öldürülmüştü. 1.İntifada’dan farklı olarak Filistinli gruplar İsrail’in içlerine değin uzanan şiddet/terör eylemlerinde bulunmuş, 5 binden fazla Filistinli, binden fazla İsrailli öldürülmüştü.
2000’lerin başından itibaren intihar saldırıları denilen terör/şiddet eylemleriyle, Filistinlilerin hareketleri, 1.İntifada sırasında elde ettikleri politik olumlu imajı yitirmiş, bilhassa 11 Eylül saldırıları sonrasında gelişen “teröre karşı savaş” ideolojisinin bölgedeki muhatabı olmuşlardı. Örgütler arası kanlı çatışmalara da evrilen rekabet, şiddetin yarattığı korku iklimi Filistin politik iklimini bir kez daha belirlemiş, belirsizlik, ekonomik zorluklar, işgal, yerleşimci saldırganlıkları da tam gaz devam etmiştir süreç boyunca. Khalidi’ye göre,
“Yineleyen intihar saldırılarının dehşet verici görüntülerinin dünya çapında yaygınlaşmasıyla (ve bu görüntülerin Filistinlilere uygulanan daha büyük şiddeti görünmez hale getirmesiyle) İsrailliler zulmeden güç olarak görülmekten kurtuldular ve kendilerine eziyet eden irrasyonel fanatiklerin kurbanları rolüne geri döndüler.” (s. 323).
Yeni bir İntifada ile başlayan 2000’ler, 2008-9, 2012, 2014 gibi büyük kara saldırılarıyla kesintsiz bir biçimde Filistinlilere yönelik imha, sürme, yok etme siyaseti olarak devam etti. Yazarın da kullandığı ‘politik kırım’ tam sözlük karşılığını daha iyi bulamazdı. Gazze, Kudüs ve Batı Şeria üç büyük adası etrafında, birbirinden koparılmış izole adalar halinde Filistin, tamamen yok edilmeye, unutturulmaya, terör ile birlikte anılmaya terk edilmiş bir durum ortaya çıkmıştı. Arkasındaki öne sürülen iddialar ne olursa olsun, İsrail, devletleşme sürecine gidebilecek her türlü girişimi daha ilk aşamalarında, her türlü sivil altyapıyı da kasten hedef alarak yerle bir ediyor ve katliamlarına ek olarak aşağılamayı da sistematik bir biçimde yapıyordu. Özellikle 2014 saldırılarında bunun nasıl yapıldığını Khalidi belgeleriyle birlikte çok yetkin bir şekilde göstermektedir (s. 335-7). Filistinliler fiziksel olarak abluka altında, hiçbir politik faaliyetlerine alan verilmeyen, ‘politik kırım’ mekanizmasına mahkum edilmiş bir duruma sokulmuşlardı. 2020’lere bu politik devasa yığın ve çerçevelenme ile gelindi.
Khalidi bu altı dönemlendirmeye eklemeler yapmıyor. Ancak kitabın farklı dillere yapılan çevirileri için yazdığı, Ekim 2023 sonrasına denk gelen yeni bir Sonsöz ile, yeni ve korkunç bir başka döneme girildiğini de ısrarla vurguluyor. Zira İsrail Ekim 2023-Ekim 2025 arasındaki Gazze’ye yönelik soykırım amaçlı saldırılarında, ‘Dahiye Doktrini’ni daha genişleterek, hiçbir ayrım gözetmeksizin, topyekun bir cezalandırmaya, hiçbir sorumluluk görmeksizin girişti. Bu saldırılarda en az 70 bin kişiyi öldürdü, kaç kişinin daimi bir biçimde yaralandığı, evsiz kaldığı, temel gıda malzemelerine erişemediği gibi hayati konular ise, belirsizlik içinde halen. Gazze Soykırımı (Bkz. Bartov, 2025) bu anlamıyla kitap boyunca odaklanılan 100 yılık saldırganlığın bir dehşet üst noktasıdır. Khalidi’nin ustalıkla yaptığı ayrıntılı açıklamalar temel hayati noktaların altını bir kez daha net bir biçimde çizmektedir ve bugün ‘çatışma’nın doğasını kavramanın zorunluluğunu göstermektedir: Yerleşimci Sömürgecilik projesi, emperyalist güçlerin 100 yıllık dahli ve desteği, Filistinlilerin saygı duyulmaması imkansız her türlü direnişlerine rağmen, yalnız/izole kalarak bir başarı elde edemeyecekleri gerçeğinin yanı sıra, bölgede sahici bir ‘barış’ için eşit haklar etrafında şekillenen bir yapının zorunluluğu.
Qua Vadis: Şimdi Ne Yapmalı?
Khalidi sonuç değerlendirmesinde, iyi bir perspektif sunan bir biçimde şöyle diyor:
“Çatışmanın çözümü için öne sürülen her türden formül, eşitlik ilkesine dayanmadığı sürece, mecburen ve kaçınılmaz şekilde başarısız olacak. ... eşitlik olmadıkça hiçbir çözüm sorunun asıl özüne temas edemeyeceği gibi, sürdürülebilir ve kalıcı da olmayacaktır.” (s. 364).
Tunus’tan Lübnan’a Irak’tan Sudan’a, Tahran’dan Gazze’ye kadar geniş bir coğrafyada saldırganlığı karakteristik özelliği haline getirmiş bir yapı ortada halen duruyor. Bu yapının 1917’den başlamak üzere emperyalist güçlerle kurduğu müttefiklik ilişkisi de kırılgan ama kesintisiz bir biçimde devam ediyor. Siyonist yerleşimci proje, bir devlet formuna girmesinin 80.yılına doğru giderken, dünya genelinde meşruiyetini halen sağlayamadığı gibi, fiziksel olarak genişlemesine tezat teşkil edecek bir biçimde, her geçen bu konuda geriye doğru gidiyor. Bu Siyonist yerleşimciliğin en büyük yenilgilerinden biridir, Khalidi’nin ifade ettiği gibi. ‘Batı’ blokunun egemen sınıf siyasetçileri ve medyalarında her ne kadar öyle görünmese bile, Khadili’nin Sonuç bölümünde özellikle, çeşitli dönemlerde yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarını derleyerek gösterdiği gibi, durum kesin bir biçimde böyledir. En büyük iki emperyal destekçisi olan ABD ve Almanya kamuoylarında da durum böyledir. Çıkarılan gürültü, linç ve baskılar, sanki genel durum farklıymış gibi bir ilüzyon oluşturmaktadır.
Bir diğer hayati başlığa ilişkin, özellikle kitabın sonlarına doğru ‘iki devletli çözüm’ gibi bir seçenek mümkün mü sorusunun peşine düşüyor yazar.
Eşit haklara sahip, eşit yurttaşlık temelli bir devlet altında iki halk olarak yaşamaktan başka bir seçeneğin hem gerçekçi olmadığını hem de mevcut yapısallaşmış eşitsizlikleri tahkim edici bir aldatma olduğunu vurguluyor. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Khalidi’nin cevabı ve çerçevesi oldukça nettir:
“....2011’de Kahire’de ve 2019 baharında Cezayir’de olduğu gibi, otokrasiye karşı demokratik dalgalar, yükselince meydanlarda Filistin bayraklarını sallayan Arap toplumlarının önemi hiç de azımsanacak boyutta değil. İsrail’in bölgesel hegemonyası büyük ölçüde bu türden duyguları bastırmaktan başka bir fikri olmayan anti-demokratik Arap rejimlerinin iktidarda kalmasına bağlı. Bugün için uzak görünse de, Arap dünyasında gerçek demokrasinin var olması, İsrail’in bölgesel hakimiyeti ve hareket özgürlüğü açısından ciddi bir tehdit oluşturacaktır.” (s. 377).
Bir yukarıdan devletler ittifakı ya da silahlı grupların vereceği mücadeleden ziyade, toplumsal bir politik taban hareketleri dolayımıyla mümkün olabilecek bir özgürleşme perspektifi, son 15 yılda elde edilen politik deneyimlerle birlikte gerçekçi görünmektedir. Zira Khalidi’ye göre,
“...hiçbir zaman bir tarafta Siyonist hareket ile İsrail diğer tarafta da ara sıra Araplar ve başka aktörler tarafından desteklenen Filistinliler arasındaki bir savaş olmamıştır. Bu süreç boyunca çağın en büyük güçleri her daim Siyonist hareket ve İsrail’in yanında yer alarak devada müdahalelerde bulunmuşlardır: İkinci Dünya Savaşı’na kadar İngiltere ve o zamandan beri de ABD ile diğeleri. Her zaman İsrail’in yanında saf tuttular ve onu destekleyerek bu savaşın aktif katılımcıları oldular, olmaya devam ediyorlar. Kolonileştiren ve kolonileştirilen, ezen ile ezilen arasındaki bu savaşın başlangıcından bu yana, iki taraf arasında yakından uzaktan dengeli denebilecek bir durum hiç olmadı; askeri, mail ve diğer açılardan Siyonizm ve İsrail lehine açık bir dengesizlik sürüp gitti.” (s. 380)
Bu dengesizliği aşmak nasıl mümkündür? Devletler (ya da vekil güçler) düzeyinde bir ittfak biçiminde mi?
1970’lerin sonunda İsrail ile anlaşan Mısır’dan ya da aynı yolu 90’larda yürüyen Ürdün’ün yanı sıra, Körfez’deki vassal petrol monarşilerinden Filistin için sahici bir adım beklemek ne mümkün ne de gerçekçidir. Zira özellikle Körfez monarşilerinin ekonomik yapısı ABD etraflı sisteme doğrudan bağımlıdır. Bu ülkeler ‘güvenlik’ konusunda ABD’nin vassalı olmaya kaderlerini terk etmiş durumdalar. Elbette bunun karşılığı olarak petrol üzeriden elde ettikleri ‘varlık’larını ABD ekonomik sistemine yatırmak gibi yazısız bir işleyiş ilkesine riayet etmek durumundalar. Tony Cliff’in 1982 tarihli gazete yazısında vurgulanan bir tona da atıfta bulunarak, bütün bunların bir anormallik ya da sapma değil, bu inşa edilen yapının ‘normal’ işleyişi olduğunu unutmamak gerekmektedir, bu mekanizmanın özü budur. Walter Benjamin’in 1940’ta ölümünden kısa bir süre önce yazdığı, Tarih Kavramı Üzerine metnindeki 8.tezi ile bitirmek, bütün bir tarihsel aktarimlardan sonra olusan tabloyu tamamlayici bir cümledir: “Ezilenlerin geleneği bize, içinde yaşadığımız "olağanüstü hal"in kural olduğunu öğretir." Bu cümlenin odaktaki konuya uyarlanması ise şöyle olmalı: Bugünkü savaş, işgal ve terör makinesi bir istisna ya da sapma değil, bu makinenin ideolojik malzemesinin özüdür. Bu temel ilkeyi unutmamak gerekir.
Her anlamda açıkça politik bir kırımla karşı karşıya bırakılan Filistinlilerin tek başlarına bırakılmamaları, uluslararası emperyal düzenin teşhir edilmesi, bölgedeki 100 yıllık şiddet ve terörün gerçek kaynağının ne olduğunun gösterilmesi ve eşitlikçi bir toplumsal model ile, bölgesel kolektif bir özgürleşmenin imkanı tekrar ve tekrar vurgulanarak hatırlatılmalıdır. Benjamin’in üstte anılan metninde işaret ettiği gibiÇ “İsimsizlerin anısını onurlandırmak, ünlülerin anısını onurlandırmaktan daha zordur. Tarihsel anlatı, isimsizlerin anısına adanmıştır.” Hayatını bu korkunç işgalde, 78 yıldır devam eden Nakba’da kaybeden, işgal güçleri tarafından öldürülen binlerce Filistinin isimlerini anmak ve hatıralarını canlı tutmanın belki de en iyi yoludur.
Kaynakça
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Pozitif Yayınları, 2023.
Tony Cliff, “Roots of Israel’s violence” (3 July 1982), https://www.marxists.org/archive/cliff/works/1982/04/isrviol.htm
Hans Guhr, Anadolu’dan Filistin’e Türklerle Omuz Omuza, İşbankası Yayınları (Çev: Eşref Bengi Özbilen), Türkiye İşbankası Kültür Yayınları, 2006
Omar Bartov, “I’m a Genocide Scholar. I Know It When I See It.”, https://www.nytimes.com/2025/07/15/opinion/israel-gaza-holocaust-genocide-palestinians.html
Rashid Khalidi, Filistin Yüz Yıllık Savaş, Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi 1917-2017 (Çev: Utku Özmakas), İletişim Yayınları, 2025
Walter Benjamin, "Tarih Kavramı Üzerine/Über den Begriff der Geschichte", Gesammelte Schriften I., Rolf Tiedemann und Hermann Schweppenhäuser (Ed.), Suhrkamp Verlag, 1991





