Prekarya kısa süre önce sözünü söyledi, fakat yorumcular bunu fark edemedi. Daha doğrusu, siyasal müesses nizam bugünün kitlesel “işçi sınıfını” –güvencesiz çalışma koşulları, istikrarsız gelirleri ve bizzat devletle giderek kırılganlaşan ilişkisiyle tanımlanan bu sınıfı– “tehlikeli” bir sınıf olarak görüyor. Bunun nedeni, bu sınıfın doğası gereği aşırılıkçı olması değil, geleneksel siyasal normları desteklememesidir. Bu sınıfın karakterini kavrayamamak, bütün merkez sol partilerin ondan destek devşirmekte başarısız olmasının merkezinde yer alıyor.
Çok kısaca, prekaryayı bir sınıf haline getiren üç boyutu ele alalım. Birincisi –ama en önemlisi değil– prekarya içindekiler istikrarsız emeğe katlanmak zorundalar; buna ücretsiz emek ve işyerinin dışında, belirlenmiş çalışma saatlerinin ötesinde yapılan, çalışmak için yapılan işler de dâhil. Ayrıca hayatlarına anlam verecek bir mesleki ya da örgütsel anlatıdan da yoksunlar. Tarihte ilk kez, işçi sınıfının eğitim düzeyi, kural olarak, bulabildiği işlerin gerçekten gerektirdiği düzeyin üzerinde.
İkincisi, neredeyse yalnızca maaşlara dayanmak zorundadırlar; bu maaşlar da düşük, durgun, istikrarsız ve belirsiz. Eski proletaryadan çok farklı olarak, genellikle maaş dışı haklardan ve yan ödemelerden yoksunlar. Aynı zamanda borç yoluyla sistematik biçimde sömürülüyorlar. En az fark edilen nokta ise, yaşam standartlarının her türlü müşterek varlığın kaybıyla aşınmış olması: ücretsiz kütüphaneler, ücretsiz parklar, hobi bahçeleri, ücretsiz ya da gönüllü hukuk kurumları, ücretsiz ya da gönüllü eğitim de bunlara dahil.
Üçüncüsü, yurttaşlık haklarını –Fransızların les droits acquis dediği kazanılmış hakları– sistematik biçimde kaybeden ilk kitlesel sınıfla karşı karşıyayız. Latince kökeni “dua ederek elde etmek” anlamına gelen prekaryalığın özü ve en önemli etken budur. Prekarya kendini dilenci konumunda hissediyor; ister ev sahipleri, işverenler, bürokratlar, ebeveynler isterse “meslektaşlar” olsun, otorite konumundaki kişilerin keyfî kararlarına bağımlı.
Bu üç özellik, prekaryanın gazetecilerin sıkça başvurduğu “geride bırakılmışlar” kalıbıyla açıklanmasını imkansız hale getiriyor. Çünkü burada söz konusu olan, yalnızca eski güvencelerini yitirmiş ya da ekonomik dönüşümün dışında kalmış bir toplumsal kesim değildir. Prekarya, ortak bir sınıfsal deneyim kazanmaya başlamış, fakat henüz bu deneyimi tutarlı bir siyasal bilinç ve ortak bir program etrafında birleştirememiş yeni bir sınıftır. Bugün prekaryayı bir arada tutan şey, gelecek için müşterek bir umut siyasetinden çok, süreklileşmiş güvencesizliğin yarattığı öfke, huzursuzluk ve mağduriyet duygusudur.
Yine de bu durum değişmeye başlamıştır. Çünkü artık çok daha fazla insan ya doğrudan prekaryanın içinde yer almakta ya da kendisini bu konuma çok yakın hissetmektedir. Dahası, bu insanlar yaşadıkları güvencesizliği kişisel bir başarısızlık ya da utanılacak bir durum olarak görmekten uzaklaşıyorlar. Sorunun bireysel yetersizliklerden değil, ortak ve yapısal nedenlerden kaynaklandığını giderek daha açık biçimde fark ediyorlar.
Buna rağmen prekarya hâlâ kendi içinde üç ayrı eğilim barındırıyor. Ben bunlara Atavistler, Nostaljikler ve İlerlemeciler diyorum. Bu üç kesim de geçmişte genellikle İşçi Partisi’ne oy vermişti. Fakat 7 Mayıs’ta yapılan İngiltere yerel seçimlerinde ve İskoçya ile Galler’deki seçimlerde hepsi partiden koptu. Ancak bunu aynı nedenlerle yapmadılar ve aynı siyasal adrese yönelmediler. Bu yüzden söz konusu seçim, “İlk Prekarya Seçimi” olarak görülebilir. Seçimin sonucunu, prekaryanın bu üç kesiminin farklı yönlerde verdiği tepkiler belirledi.
Atavistler –yani kabaca, eski işçi sınıfı hanelerinden ya da topluluklarından koparak prekaryaya dahil olmuş, görece eğitimsiz kesimler– kararlı biçimde popülist sağ parti Reform’a oy verdi. Buna karşılık Nostaljikler –yani temelde göçmenler ve ırksal azınlıklar; bir yurda, bir bugüne özlem duyanlar– Yeşiller’e, bazı bağımsız adaylara oy verdi ya da hiç oy kullanmadılar. Belki de en açıklayıcı olanı, İlerlemecilerin –yani temelde genç ve görece eğitimli kesimlerin– büyük ölçüde Yeşiller’e oy vermesiydi.
Her durumda iki soru sormak gerekir. Neden İşçi Partisi’ni terk ettiler? Ve neden belirli bir alternatife yöneldiler? Aslında bu iki sorunun cevabı da oldukça açıktır. İşçi Partisi’nin tarihi ve mevcut liderliğin izlediği “değişim” çizgisi dikkate alındığında, bu cevaplar partiye bir sonraki genel seçimden önce toparlanma konusunda pek fazla umut sunmuyor. Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur: Eski sağlık bakanı Wes Streeting’in seçim sonrası istifa mektubunda ileri sürdüğünün aksine, Keir Starmer ve maliye bakanı Rachel Reeves’in hem bir vizyonu hem de bir stratejisi vardı, fakat ikisi de Britanya seçmeni, özellikle de prekaryanın bütün fraksiyonları açısından cazip olmaktan uzaktı.
Bu, Reeves’in maliye bakanı olmaya çalıştığı sırada, Mart 2024’te verdiği ve “Güvencesizlik Çağında Ekonomik Büyüme” başlığını taşıyan Mais Konferansı’nda çok açık biçimde görülmüştü. Talihsiz “Bidenomics”ten esinlenen “securonomics” kavramına rağmen, bu konuşma Hazine’nin ya da İngiltere Merkez Bankası’nın herhangi bir üst düzey yetkilisinin memnuniyetle yapabileceği türden bir konuşmaydı. Vizyon ve strateji, ABD finans sermayesini ve doğrudan yatırımlarını Birleşik Krallık’a çekerek GSYH büyümesini artırmaktı; bunun sonucunda Britanya’da yaşam standartlarının herkes için yükseleceği varsayılıyordu. Securonomics, “modern arz yönlü iktisat”tı; aynı strateji Reeves’in Mart 2026 tarihli Mais Konferansı’nda da tekrarlandı ve 2024’ten bu yana çokça duyurulan deregülasyon hamlelerinin temelini oluşturdu.
Reeves, ilk Mais Konferansı’nda “güvenlik” kelimesini 17 kez kullandı. Fakat her defasında söz konusu olan, sermaye için, özellikle de Amerikan sermayesi için güvence sağlamaktı. Prekaryadan söz etmek şöyle dursun; Britanya halkının ekonomik güvenliğinden bile bir kez olsun söz etmedi. İşte bu ayın başındaki sandıklarda, prekarya içinde ya da çevresinde yer alan kitlelerin İşçi Partisi’ni neden terk ettiğinin ya da ona neden yönelmediğinin başlıca cevabı burada yatıyor.
Prekaryanın İşçi Partisi’ni terk etmesinin temel nedeni, kronik ekonomik güvencesizlikte herhangi bir azalma vaat edilmemiş olmasıdır. 7 Mayıs seçimlerinden bu yana milletvekillerinin yazdığı pek çok istifa mektubunda Starmer, “İşçi Partisi’ni yeniden seçilebilir hale getirdiği” için övüldü. Bu, bir yanılsamadır. Parti 2024’te, Jeremy Corbyn liderliğinde 2017’de aldığı oydan daha az oy aldı: Starmer toplam oyların %34’ünü alırken, Corbyn %40 almıştı. Düşük katılım nedeniyle Starmer’ın İşçi Partisi seçmenlerin yalnızca yaklaşık %20’sinin desteğini aldı ve “ezici” zaferini ancak Muhafazakârlar tükenmiş ve parçalanmakta olduğu için elde etti. Gerçek şu ki, İşçi Partisi prekaryayı kronik güvencesizlik sorunu karşısında rahatlatmak için hiçbir girişimde bulunmadı.
İşçi Partisi’nin manifestosunda ya da iktidara geldiğinden beri attığı adımlarda, prekaryanın çok çeşitli ekonomik güvencesizlik biçimlerini hafifletmeye dönük hiçbir şey yoktu. Hatta Reeves, ABD’li finans çevrelerinin ilgisini çekme hevesiyle bütçe tasarıları öncesinde onların onayını etkin biçimde aramakla kalmadı; hükümet, aynı zamanda finans sermayesinden alınacak vergileri sınırlamak için prekaryanın geniş kesimlerinin güvencesizliğini daha da artırdı. Ayrıca, Mayıs’taki yerel seçimlerin hemen ardından bir kez daha olduğu gibi, “sosyal yardım reformu”ndan söz edilmeye başlandı; bu ifade, devlet yardımlarının kesilmesi ve bu yardımlara erişmenin ve onları korumanın zorlaştırılması anlamına gelen bir şifredir. Eski Goldman Sachs başekonomisti ve Muhafazakâr bakan Lord Jim O’Neill de 13 Mayıs’ta Sky TV’de yine aynı noktayı gündeme getirdi.
Geçen yıl Ulusal Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün ortaya koyduğu gibi, sosyal yardımlara yapılan harcamalar OECD içinde hâlihazırda en düşük düzeylerden biridir. İşçi Partisi liderliği sistemin temelindeki cimri gelir testlerini ve davranış denetimlerini değiştirmek istediğine dair hiçbir işaret vermiyor. İşçi Partisi içinde herhangi biri bu hükümetin tiksindirici ve cezalandırıcı Universal Credit sistemini baştan aşağı değiştirmesini bekliyor mu? Herhangi biri engelli yardımlarındaki reformun, yalnızca maliyetleri düşürmekten ziyade, engelli milyonlarca insanın ekonomik ve toplumsal güvenliğini iyileştirmeyi amaçladığına inanıyor mu?
İşçi Partisi’ni terk edenlerin neden bu şekilde oy kullandığı sorusunun cevabı ise daha karmaşık: Geçmiş seçimlerde, hoşnutsuz prekarya için açık seçenekler olmadığı için çoğu isteksizce İşçi Partisi’ne oy verdi ya da sandığa gitmedi. Fakat bu seçim, yeni kitlesel sınıfa açık biçimde hitap eden partilerin olduğu ilk seçimdi.
Prekaryanın atavistik kesimi Reform’a oy verdi. Reform’un temel mesajı, onların güvencesizliklerinin göçmenlerden ve belirli ırksal ve dinsel azınlıklardan kaynaklandığıydı; böylece suç dikkatle plütokrasiden başka yöne çevriliyordu. İşçi Partisi liderliği buna etkili biçimde karşılık veremedi, çünkü onun vizyonu ve stratejisi, plütokrasiyi Britanya’ya daha fazla yatırım yapmaya ikna etmeye dayanıyordu. Starmer da geçen yıl Mayıs ayında yaptığı “yabancılar adası” konuşmasıyla buna katkıda bulunmuştu; bu konuşma, Enoch Powell’ın 1968 tarihli ünlü “kan nehirleri” konuşmasına1 benziyordu. Reform’a yönelişi engellemeye çalışırken, prekarya saflarında süregiden güvencesizlik için birilerinin suçlanması gerekiyordu. Böylece hükümet, ironik biçimde dindar bir Müslüman olan içişleri bakanı Shabana Mahmood’u sahaya sürdü; onun göçmen karşıtı söylemi ve uygulamaları, prekaryanın diğer iki fraksiyonu içinde İşçi Partisi’ne duyulan hoşnutsuzluğu daha da artırdı.
Bu arada Nostaljiklerin –göçmenlerin ve ırksal azınlıkların– İşçi Partisi’ni terk etmek için yeterince nedeni vardı, çünkü yaşadıkları ağır güvencesizlikler Mahmood tarafından daha da derinleştirildi. Ayrıca İşçi Partisi hükümetinin İsrail’in Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’daki soykırımcı eylemlerine suç ortaklığı yapması da onları partiden uzaklaştırdı: bu suç ortaklığı inkâr edilemezdi. Starmer’ın, İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri gıda, su ve ilaçtan mahrum bırakmasına 2023’te verdiği ilk tepki, 7 Ekim’deki Hamas saldırıları nedeniyle bu kolektif cezalandırmanın haklı olduğunu söylemek olmuştu. Gözle görülür soykırım ilerlerken, hükümeti İsrail’e 250 farklı tür silahın satışına ve Britanya istihbarat toplama kapasitesinin kullanımına izin vermeyi sürdürdü. Protesto grubu Palestine Action’ın, bunun doğru olduğuna dair herhangi bir kanıt sunulmaksızın “terörist” grup ilan edilmesi hükümetin tutumunu daha da kötüleştirdi.
Dolayısıyla Nostaljiklerin İşçi Partisi’ni neden terk ettiğini açıklamak zor değildi. Ancak onlar Reform’a da yönelmedi. Kuşkusuz bazıları Yeşiller’e, Liberal Demokratlara ya da İskoç ve Galler milliyetçilerine yöneldi. Ama pek çoğu siyasette temsil edilmediklerini hissetti ve bu nedenle hiç oy kullanmadı. Her iki durumda da, İşçi Partisi muhtemelen Nostaljikleri öngörülebilir gelecek açısından kaybetmiş durumda, çünkü partinin başına kim geçerse geçsin, Gazze, mülteciler ve göçmen prekarya toplulukları arasındaki varoluşsal güvencesizliğin sürmesi konusunda alınan kararlardan sorumlu olmuş önde gelen şahsiyetler kabinede var olmaya devam edecektir.
Geriye, prekaryaya hızla katılan genç ve görece eğitimli insanlardan oluşan İlerlemeci kesim kalıyor. Bu kesimin önceki kuşakları, Muhafazakârları iktidardan uzaklaştırmak için İşçi Partisi’ne oy vermiş, partiye bir tür son kredi açmıştı. Daha önce de Jeremy Corbyn’e ve onun gölge maliye bakanı John McDonnell’a yönelmişlerdi.
Fakat bu kesim de İşçi Partisi hükümetinden hızla uzaklaştı. Bunun birkaç nedeni vardı. Hükümet onlara farklı ve daha güvenli bir gelecek vaadi sunmadı; eğitim sistemindeki krizin derinliğini kavradığını gösteremedi; Gazze konusundaki tutumuyla onları yabancılaştırdı ve protesto özgürlüğünü kısıtladı. En önemlisi de bu seçimde ilk kez Yeşiller gibi güçlü bir alternatif ortaya çıktı. Yeşiller, özellikle genç ve eğitimli seçmenlere farklı bir gelecek fikri sunabildi. Nitekim 7 Mayıs’ta genç ve eğitimli seçmenler arasında Yeşiller’e oy verenlerin sayısı, diğer bütün partilere oy verenlerden daha fazlaydı.
Peki İşçi Partisi liderliğinin değişmesi partiyi yeniden toparlayabilir mi? Önümüzdeki aylarda parti içinde bu tartışmalar sürerken, asıl soru arka planda durmaya devam edecek: İşçi Partisi hâlâ kurtarılabilir mi? Partinin vizyonunu ve stratejisini değiştirmek kolay olmayacaktır; bu, ciddi zaman alır. Üstelik tahvil piyasaları da hızlı ve köklü bir değişimin önünde baskı unsuru olacaktır. Şu anda birçok kişi umudunu Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham’a bağlamış durumda. Burnham, bu yıl içinde Starmer’ı devirmeyi ve başbakanlığı devralmayı umarak Makerfield seçim çevresinden parlamentoya girmeye çalışıyor. Fakat bunu başarsa bile, prekaryanın üç kesiminin tamamına dönük köklü adımlar atmak için seçmenden açık bir yetki almış olmayacaktır.
Kendisini ilerlemeci olarak gören herkes şunu unutmamalıdır: Büyük siyasal atılımlar, her zaman yükselmekte olan kitlesel sınıfın çıkarları, ihtiyaçları ve beklentileri etrafında şekillenir. Burnham görevi devralırsa, atabileceği en etkili adımlardan biri, nispi temsile dayalı bir seçim reformunu hemen gündeme getirmek olacaktır. Zaten kendisinin böyle bir reformu desteklediği biliniyor. Bu tahvil piyasalarında bir miktar tedirginlik yaratabilir, ama yaratmayabilir de. Çünkü seçim reformu, aşırı sağ popülist bir gücün tek başına iktidara gelme ihtimalini azaltacaktır.
Benzer şekilde Burnham’ın evrensel temel geliri desteklediği de biliniyor. Böyle bir uygulama ekonomik güvencesizliği azaltır ve prekarya içindeki pek çok insana hitap eder. Elbette bu yönde çok hızlı adımlar atılması tahvil piyasalarını huzursuz edebilir. Fakat yapay zekânın işleri yok edeceğine dair büyüyen korku, bu direnci zayıflatabilir. Nitekim Wall Street ve Silikon Vadisi’ndeki pek çok zengin ve güçlü şahsiyet bile, siyasal aşırılığın toplumu istikrarsızlaştırmasını önlemek için evrensel temel gelirin gerekli hale gelebileceğini söylemeye başladılar.
Başbakan kim olursa olsun, bir dizi ulusal komisyon –gerekirse kraliyet komisyonları– kurulmalıdır. Bu komisyonlardan biri, ekonomik büyümenin GSYH’nin yarattığı çarpıklıklardan kurtarılarak nasıl yeniden tanımlanabileceğini ele almalıdır. Bir diğeri, açıkça işlevsiz hale gelmiş eğitim sisteminin nasıl onarılabileceğine odaklanmalıdır. Başka bir komisyon, Britanya ekonomisinin neredeyse bütün alanlarını saran aşırı finansallaşmanın nasıl azaltılabileceğini incelemelidir. Bir başka komisyon ise maliye politikasının nasıl yeniden işler hale getirilebileceğini değerlendirmelidir; buna, varlıklı kesimleri kayıran ve gelir dağılımını daha da bozan çok sayıdaki sübvansiyonun azaltılması da dâhildir.
Bunların hiçbiri tahvil piyasalarını gereğinden fazla ürkütmek zorunda değildir. Aksine, böyle adımlar İşçi Partisi’ne zaman kazandırabilir. Parti bu süre içinde şu soruya cevap vermek zorunda kalacak: Artık tarihsel ömrünü tamamladı mı, yoksa prekaryaya seslenebilecek şekilde kendini yeniden inşa edebilir mi?
İngilizceden çeviren: Barış Özkul
[1] Enoch Powell’ın “Rivers of Blood” adıyla bilinen konuşması, 20 Nisan 1968’de Birmingham’da yaptığı göçmenlik karşıtı konuşmadır. O sırada Muhafazakâr Parti milletvekili ve gölge savunma bakanı olan Powell, özellikle İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinden Britanya’ya göçü sert biçimde hedef almış, ayrıca 1968 Irk İlişkileri Yasa Tasarısı’na karşı çıkmıştır. Konuşmanın “kan nehirleri” diye anılmasının nedeni, Powell’ın sonunda Vergilius’un Aeneis’ine gönderme yaparak Tiber Nehri’ni “kanla köpürürken” gördüğünü söylemesidir. Konuşma, savaş sonrası Britanya siyasetinin en tartışmalı ırkçı müdahalelerinden biri sayılmış ve Muhafazakâr Parti lideri Edward Heath, Powell’ı ertesi gün gölge kabineden uzaklaştırmıştı





