Ahlakın Ekolojisi: Bazı Hayal Kırıklıkları Neden Siyasi Değil, Ahlakidir?

Bir hayal kırıklığını anlamaya çalışmak, onu yaşamaktan daha zor. Çünkü anlamaya çalışmak mesafe gerektirir, oysa hayal kırıklığı insanı tam ortasından yakalar. Bu yazıyı o gerilimle yazıyorum: Hem içeriden hem dışarıdan bakmaya çalışmanın yarattığı hafif baş dönmesiyle.

Ben bir ornitoloğum ve biyocoğrafyayla ilgilenen bir evrimsel biyoloğum. İşim, kuşlar üzerine çalışmak – türlerin dağılımlarının arkasındaki tarihi okumak, davranış kalıplarının altındaki mantığı anlamak. Kuş türlerinin dağılımlarının arkasındaki tarih bize ne anlatır? Neden belirli çevrelerde belirli davranış kalıpları ortaya çıkar? Hangi koşullar işbirliğini teşvik eder, hangileri çatışmayı artırır? Bir tür neden belirli bir yaşam stratejisini sürdürürken bir başkası farklı bir yol izler?

Yıllardır bu soruların peşinden gidiyorum. Son zamanlarda ise kendimi benzer soruları insan toplulukları için sorarken buluyorum.

Bu yazı, Mayıs 2026’da bir mahkeme kararının Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurultayını geçersiz saymasından, ardından parti genel merkezinde biber gazının da kullanıldığı polis müdahalesiyle yaşanan tahliye sürecinden ve bütün bunların yarattığı derin sessizlikten yola çıktı[1]. Ama asıl konusu o karar değil. Asıl konusu güven. Daha doğrusu güvenin nasıl aşındığı, insanların neden bazen öfkeden çok hayal kırıklığı hissettiği ve bazı siyasi kırılmaların neden yalnızca siyasi değil, ahlaki bir duygu yarattığı.

Bir evrimsel biyolog olarak bunun yalnızca siyasetle ilgili olmadığını düşünüyorum. Bu aynı zamanda insan doğasıyla, kurumlarla ve birlikte yaşama biçimlerimizle ilgili bir mesele.

Ahlakın Biyolojisi

Ahlakı çoğu zaman bireysel bir özellik olarak düşünürüz. İyi insanlar ve kötü insanlar vardır. İlkeli olanlar ve olmayanlar vardır. Oysa insan davranışına evrimsel açıdan baktığımızda tablo biraz daha karmaşık görünür.

İnsan türü milyonlarca yıllık tarihinde yalnız yaşayarak değil, işbirliği yaparak başarılı oldu. Güven kurabilen, karşılıklılık ilişkileri geliştirebilen ve ortak kurallara uyabilen topluluklar hayatta kalma konusunda avantaj elde etti.

Edward O. Wilson, 1975'te sosyobiyoloji[2] adını verdiği çerçevede şu soruyu merkeze aldı: Altruizm, sadakat ve cezalandırma gibi sosyal davranışlar evrimsel mekaniklerle açıklanabilir mi? Bu soru hem biyologları hem sosyal bilimcileri rahatsız etti; çünkü doğru yanıtlanırsa ne salt biyolojik determinizm ne de salt kültürel inşa yeterliydi. Wilson'a yöneltilen en güçlü eleştiri de buydu: İnsan davranışını genlere indirgemek, tarihi ve kurumları görünmez kılma riskini taşıyor. Wilson bu eleştiriyi sonradan epigenetik kurallar ve gen-kültür ortak evrimi kavramlarıyla yanıtladı; biyoloji kaderi değil, eğilimi belirler. Bu ayrım küçük görünür ama her şeyi değiştirir.

Bu nedenle adalet duygusu, verilen sözün tutulmasına yönelik beklenti ve haksızlığa verilen tepki yalnızca kültürel icatlar olarak düşünülmemeli. Evrimsel psikologların önemli bir bölümü bunların aynı zamanda evrimsel geçmişimizin parçaları olduğuna işaret ediyor.

Demokratik bir sistem içinde yaşadığını düşünen toplumlar çoğu zaman yalnızca kaybetmeye tepki vermezler, kuralların değiştiğini düşündüklerinde de tepki verirler. Bir seçimi kaybetmek elbette üzüntü yaratabilir. Ancak insanların hafızasında daha derin ve kalıcı iz bırakan şey çoğu zaman yenilginin kendisi değil, sonucun sonradan tartışmaya açılması, oyunun oynandıktan sonra kurallarının yeniden yazıldığı hissidir. Çünkü güven yalnızca sonuca değil, sürecin meşruiyetine duyulur.

Evrimsel psikoloji alanında yapılan çalışmalar, insan zihninin sosyal sözleşme ihlallerine karşı son derece hassas olduğunu gösteriyor (Cosmides & Tooby, 1992; Trivers, 1971). Jonathan Haidt ise ahlaki muhakemenin büyük ölçüde bu tür sezgisel tepkilerin ardından üretilen gerekçelerden oluştuğunu; adalet ve sadakat duygularının rasyonel hesaplamadan önce geldiğini gösterdi (Haidt, 2012). Bir kişi ya da kurum, ortak kurallardan yararlanırken aynı kurallara bağlı kalmıyormuş gibi göründüğünde insanlar güçlü bir rahatsızlık hissediyor. Bu duygu yalnızca rasyonel bir değerlendirme değil; aynı zamanda evrimsel geçmişimizden gelen bir alarm sistemi.

Belki de bu yüzden bazı olaylar yalnızca yanlış bulunmaz; adaletsiz hissedilir.

Yakın zaman önce yayımlanan mekânsal bir siyasi analiz, İstanbul’un 2019’daki iki seçimi arasında oy değişiminin rastgele dağılmadığını, komşu mahallelerin birbirine benzer davranarak kümeler oluşturduğunu gösterdi (Gülhan, 2025). Ben de bunu bir biyocoğrafyacı gözüyle siyasetin ekolojisi başlığıyla değerlendirmiştim[3]. Bir mahalledeki artış, komşu mahallelere zincirleme biçimde yayılıyordu. Siyasi güven, tıpkı ekolojik yayılım gibi, fiziksel temas ve yerel ağlar üzerinden hareket ediyordu.

Ahlaki Hayal Kırıklığı

Ahlaki hayal kırıklığı, yalnızca beklentinin boşa çıkması değil; kişinin kendisini bağladığı değerler dünyasının içeriden ihlal edildiğini hissetmesidir.

Bu satırları yazarken kendimi dışarıdan bakan bir gözlemci olarak konumlandırmam mümkün değil. Çünkü sözünü ettiğim hayal kırıklığı benim de parçası olduğum bir duygudan besleniyor.

Bir zamanlar oy verdiğim, desteklediğim ve belirli demokratik ilkeleri temsil ettiğine inandığım bir siyasal figürün bugün o ilkelerle arasına mesafe koyduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yaşanan kırılmayı yalnızca siyasi bir görüş ayrılığı olarak değerlendiremiyorum.

Çünkü bazı hayal kırıklıkları siyasi değil, ahlakidir.

İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişinin temsil ettiğine inandığı değerleri kaybeder. Bir liderin değiştiğini görmek; yalnızca bir insanın farklı bir yerde durduğunu değil, onun üzerinden savunulduğunu sandığınız ilkelerin de ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Sarsıcıdır. Sancı verir.

Belki de bu yüzden en derin kırılmalar rakiplerimizin davranışlarından değil, kendi tarafımızda gördüğümüz tutarsızlıklardan doğar. İnsan karşı çıktığı kişilerden değil, güvendiği kişilerden hayal kırıklığına uğrar.

Bu yazı biraz da bu duygunun nereden geldiğini anlamaya yönelik bir deneme.

Ahlak Bir Ekosistemse

Ancak biyoloji tek başına yeterli değildir.

Mesela bir tohumun neye dönüşeceğini yalnızca genleri belirlemez. Toprak, su, iklim ve çevresindeki diğer canlılar da önemlidir. Benzer şekilde ahlaki eğilimlerin varlığı da ahlaki davranışın ortaya çıkmasını garanti etmez.

İnsanların içinde yaşadığı kurumsal çevre önemlidir.

Bazı sistemler güven üretir.

Bazıları korku üretir.

Bazıları hesap verebilirliği ödüllendirir.

Bazıları ise sadakati ilkenin önüne koyar.

Bu nedenle ahlakı yalnızca bireylerin karakteriyle açıklamak eksik kalabilir. Ahlak aynı zamanda bir ekosistem özelliğidir.

Bu düşünceyi yıllar önce biyolog Edward O. Wilson da farklı bir bağlamda tartışmıştı. Wilson’a göre insanlığın temel çelişkilerinden biri şuydu: Taş Devri’nden kalma duygulara, çok daha sonra oluşmuş kurumlara ve neredeyse sınırsız bir teknolojiye sahibiz. İnsan zihni, farklı zamanlarda ortaya çıkmış bu katmanların arasında yaşamaktadır.

Wilson ayrıca ahlaki duyguların yalnızca genetik mirasın değil, genler ile çevrenin etkileşiminin ürünü olduğunu savunuyordu. İnsanlar adalet duygusuna, sadakate ya da karşılıklılığa yönelik bazı eğilimlerle doğabilirler; ancak bu eğilimlerin nasıl şekilleneceğini içinde yaşadıkları toplumsal çevre belirler[4].

Belki de bu yüzden bazı siyasal olaylar yalnızca siyasal değildir. Bazı insanlar için yaşanan şey bir yönetim değişikliği değil, içinde yaşadıkları ahlaki çevrenin bozulduğunu gösteren bir işarettir.

Ahlaki Kırılmanın Somutlaştığı Yer

Yakın zamanda yaşanan ve etkileri hâlâ süren bu siyasi tartışma, benim hayal kırıklığımı da besleyen ahlaki ekolojiyi görünür kılan çarpıcı bir örnek sundu.

Türkiye’nin Ana Muhalefet Partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaklaşık üç yıl önce yapılan ve sonucunda yönetimin değiştiği bir kurultayın meşruiyeti yakın zamanda yargı yoluyla tartışmaya açıldı. Bu süreçte yeni yönetim görevini yaptı, seçimlere girdi, taze bir siyasi yönelim oluşturdu, somut bir başarı ivmesi elde etti ve toplumun önemli bir kesiminde yeniden umut yarattı.

Daha sonra gelen karar ise geçmişteki seçimi fiilen geçersiz sayarak yalnızca eski yönetime dönüş yolunu açmadı; aynı zamanda aradan geçen yılları, verilen emeği, oluşan umudu ve kazanılan ivmeyi de yok hükmünde saymış gibi bir etki yarattı. Sanki umudu besleyen yönelimler olmamıştı.

Tanıl Bora, 25 Mayıs 2026’da Birikim’de yayımlanan “Butlan” başlıklı yazısında[5] bu kararın hukuki dilini kavramsal olarak çözümler: Butlan, olmuş bir şeyin aslında olmamış olduğuna karar vermektir – yok hükmünde saymak. Bora’nın dikkat çektiği nokta şudur: Mitinglerde bulunan insanlar, verilen oylar, oluşan umut – bunların “yok hükmünde” ilan edilmesi, sıradan bir hukuki tartışmanın çok ötesinde bir şeye dönüştü. Yalnızca bir kararın değil, bir varoluşun geçersiz sayılması duygusuna.

Birçok insan için kırılma tam da burada başladı. Çünkü bu karar onları yalnızca eski bir yönetime değil, geçmişte yaşanmış bir hayal kırıklığının duygusal atmosferine de geri taşıdı; ancak bu kez o hayal kırıklığına yeni bir katman daha eklendi. Güvensizlik derinleşiyor, güvenin üzerine kurulduğu zemin giderek daha fazla su çekmiş bir toprağa benziyordu. İnsanların bir kısmı için kaybedilen şey bir yönetim değil, yeniden kurulmakta olduğunu düşündükleri güven duygusuydu. Ve o güveni inşa edenlerin kim olduğunu hatırlamak önemli. Gülhan’ın 2025 tarihli çalışması, 2019 seçimlerinde İstanbul’da değişimin motorunun elitler değil, şehrin geçiş bölgelerinde yaşayan, ekonomik baskı altında ama hâlâ gelecek umudunu koruyan haneler olduğunu somut bir biçimde gösteriyor. Umudu besleyen bu kesim için kararın yarattığı kırılma yalnızca siyasi değil, muhtemelen varoluşsaldı.

Bu olayın hukuki boyutu hukukçular tarafından tartışılabilir. Ancak birçok insanın yaşadığı hayal kırıklığı hukuki değildi – ahlakiydi. Çünkü mesele bir makamın kime ait olduğunun ötesine geçmişti: İnsanlar, bir zamanlar demokrasi ve halk iradesi adına savunulan değerlerin güç dengeleri değiştiğinde de savunulup savunulmadığını sorgulamaya başladı. Bu soruların ortaya çıkması, insanların yalnızca bir siyasi sonucu değil, ortak kurallara duydukları güveni sorguladığını gösteriyor.

Ama şunu da görmek gerekir: Söz konusu dönemde muhalefet partisi, hem seçim sonuçları hem de siyasal söylem açısından görece güçlü bir ivme yakalamıştı. Ne var ki bu ivmenin anlamı yalnızca bireysel liderliğe değil, o süreci mümkün kılan kurumsal meşruiyet algısına yaslanıyordu. Mahkeme kanalıyla bu sürecin kesintiye uğratılması, siyasi rekabette geride kalmaktan farklı bir şey: Demokratik kurumların güvenilirliğine yapılan müşterek yatırımın hukuki bir araçla iptal edilmesidir. Bu kırılma yalnızca kaybedenlerin değil, kazananların da güven altyapısını aşındırır; çünkü bir dahaki sefere hangi sonucun hangi araçla geri alınabileceğini artık kimse bilemez.

Ve bu süreçte etkin rol oynayan aktörün tarihsel sorumluluğu da farklı bir boyuta geçer. Uzun yıllar boyunca bir siyasi hareketin taşıdığı kurumsal kültürün erozyonuna ortak olmak –ister bilinçli ister öngörülemeden– o hareketin ortak mirasından pay almak anlamına gelir.

Kabilecilik ve İlke Arasındaki Gerilim

Wilson’ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri de insan zihninde hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdüren kabileci eğilimlerdir.

İnsan türü yalnızca işbirliği yaparak değil, gruplar oluşturarak da evrimleşti (Hamilton, 1964; Wilson, 1975; Bowles, 2006). Aidiyet duygusu bu nedenle insan doğasının güçlü parçalarından biri oldu.

Ancak burada önemli bir gerilim ortaya çıkar.

İnsanlar hem adalet ister hem de ait oldukları grubun başarılı olmasını ister.

İnsanlar hem ilkelere bağlı kalmak ister hem de kendi taraflarının kazanmasını ister.

Bu iki eğilim çoğu zaman uyum içinde çalışır. Fakat bazen çatışırlar.

İşte ahlaki krizler de çoğu zaman burada ortaya çıkar.

Çünkü bazı anlarda insanlar şu soruyla karşı karşıya kalır:

Önemli olan ilke midir, yoksa bizim tarafta olanın kazanması mı?

Belki de son dönemde yaşanan tartışmaların yarattığı kırılmanın temelinde bu soru yatmaktadır. Birçok insan için mesele bir siyasi figürün kazanması ya da kaybetmesi değildir. Asıl mesele, yıllarca savunulduğu düşünülen ilkelerin zor zamanlarda da geçerli olup olmadığıdır.

Çünkü ilkeler bize avantaj sağladığında değil, bedel ödettiğinde sınanır.

Görünmeyen Çöküş

Ekologlar bir ekosistemin çöküşünün çoğu zaman görünmeyen yerlerde başladığını bilir.

Bir orman yalnızca ağaçlardan oluşmaz. Ağaçları birbirine bağlayan görünmez ilişkiler ağı da ormanın kendisidir. Köklerin altında uzanan mantar ağları, toprağın içindeki mikroorganizmalar ve türler arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkileri olmadan orman yalnızca yan yana duran ağaçlardan ibaret kalır.

Ekolojik çöküş çoğu zaman ağaçların devrilmesiyle başlamaz.

Önce kökler arasındaki bağlantılar zayıflar.

Önce görünmeyen ilişkiler aşınır.

Sonra bir gün herkes aynı soruyu sorar:

Bu kadar sağlam görünen bir sistem nasıl bu kadar kırılgan hale geldi?

Toplumlarda da benzer bir süreç yaşanır.

Kurumlar yerinde durabilir.

Kurallar yürürlükte olabilir.

Her şey olağan görünmeye devam edebilir.

Ancak güven aşınmaya başladığında ahlaki ekosistem zayıflar.

İnsanlar ortak geleceğe duydukları inancı yavaş yavaş kaybeder.

Bunu biyolojideki dengeleyici seçilime benzetmek mümkün; elbette doğrudan bir karşılık olarak değil, bir düşünme metaforu olarak. Bazı özellikler kısa vadeli avantaj sağlamadıkları hâlde uzun vadeli uyumu mümkün kıldıkları için korunur. Ahlaki ilkeler de toplumsal yaşamda benzer bir işleve sahip olabilir. Çevresel baskı arttığında ilkeden vazgeçmek kısa vadeli bir kazanım sağlayabilir; ama uzun vadede o topluluğun güven ekosistemini tahrip eder. Ahlaki dayanıklılık, sabit kalmak değil; baskı altında bile temel koordinatları koruyabilmektir[6].

Sonuç: Güvenin Doğa Tarihi

Belki de bugün üzerinde düşünmemiz gereken şey budur.

Ahlakı yalnızca bireylerin karakterine indirgemek eksik kalır; ama bireyleri ekosistemden azade saymak da. Çünkü doğada da toplumda da ilişkilerin niteliği ile aktörlerin tercihleri birbirini şekillendirir — ve bu etkileşimde hiçbir taraf sorumluluktan muaf değildir.

Bazı hayal kırıklıkları seçim kaybetmekten daha derindir.

Çünkü insan bazen bir kişiyi değil, temsil ettiğine inandığı değerleri kaybeder.

Ve güven bir kez aşınmaya başladığında, onu yeniden inşa etmek yeni bir lider seçmekten, yeni bir slogan bulmaktan ya da yeni bir kurultay yapmaktan çok daha zordur. Bir güven kültürünü yıpratmak kolaydır; onu inşa etmek kuşaklar alır. Çünkü kültür, her şeyi unuttuğumuzda hâlâ hatırladığımız şeylerin bütünüdür. Ve hafıza bu yüzden silinmemelidir.

Bugünün dünyası bu açıdan tuhaf bir yaşam alanını andırıyor, distopik mi ütopik mi, belli değil: Türün yaşam alanı genişledi, dijital ağlar o alanı görünmez biçimde örüyor; ama bu bağların güvene dönüşeceğini hiçbir evrimsel mekanizma garanti etmiyor. Wilson’ın kimerası[7] bu yüzden bugün daha da karmaşık: Paleolitik duygularımız artık dijital hızda çalışıyor, orta çağdan devralma kurumlarımız bu hıza yetişemiyor. Ve anlam –birlikte bir şeye inanma duygusu– bu iki katman arasında sıkışıp kalıyor.

Bir ormanı ayakta tutan yalnızca ağaçlar değildir.

Toplumları ayakta tutan da yalnızca kurumlar değildir.

Her ikisinin de kaderi, görünmeyen bağların sağlamlığına bağlıdır. O her şeyi unuttuğumuzda hâlâ aklımızda kalanlara…

Ve bazen en büyük kayıplar, gözle görülmeyen yerlerde başlar.


Kaynakça

Bowles, S. (2006). Group competition, reproductive leveling, and the evolution of human altruism. Science, 314(5805), 1569–1572.

Bora, T. (2026). Butlan. Birikim Haftalık. https://birikimdergisi.com/haftalik/12460/butlan

Cosmides, L. & Tooby, J. (1992). Cognitive adaptations for social exchange. In J. Barkow, L. Cosmides & J. Tooby (Eds.), The Adapted Mind. Oxford University Press.

Gülhan, S. T. (2025). A natural experiment of political realignment: Spatial clusters, socioeconomic drivers, and neighbourhood effects in the 2019 Istanbul elections. Cities, 145, 105276.

Haidt, J. (2012). The Righteous Mind: Why Good People Are Divided by Politics and Religion. Pantheon Books.

Hamilton, W. D. (1964). The genetical evolution of social behaviour. Journal of Theoretical Biology, 7(1), 1–16.

Perktaş U. 2025. Siyasetin Ekolojisi: İstanbul’un 84 Günlük Mekânsal Deneyi. Birikim Güncel. - https://birikimdergisi.com/guncel/12249/siyasetin-ekolojisi-istanbulun-84-gunluk-mekansal-deneyi

Trivers, R. L. (1971). The evolution of reciprocal altruism. The Quarterly Review of Biology, 46(1), 35–57.

Wilson, E. O. (1975). Sociobiology: The New Synthesis. Harvard University Press.

Wilson, E. O. (1998). Consilience: The Unity of Knowledge. Alfred Knopf.


* Bu yazının taslağını okuyarak sosyolog ve gazeteci birikimiyle değerli geri bildirimler paylaşan Can Kozanoğlu’na içtenlikle teşekkür ederim.

[1] 21 Mayıs 2026'da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 4–5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı'nı "mutlak butlan" gerekçesiyle iptal etti; Genel Başkan Özgür Özel ve parti organları tedbiren görevden uzaklaştırıldı. Özel ve yöneticiler kararı tanımayarak genel merkezi terk etmedi; emniyet birlikleri TOMA ve biber gazıyla müdahale ederek tahliye sürecini gerçekleştirdi. Bloomberg kararın piyasaları olumsuz etkilediğini, Reuters ise olayı "Erdoğan'ın rakiplerine vurulmuş son darbe" olarak nitelendirdi. AB, Sosyalist Enternasyonal ve çok sayıda uluslararası kurum kararı demokrasiye müdahale olarak kınadı. YSK ise itirazı reddetti.

[2] Sosyobiyoloji: Wilson'ın 1975'te yayımladığı Sociobiology: The New Synthesis, altruizm, saldırganlık ve işbirliği gibi sosyal davranışların evrimsel mekaniklerle açıklanabileceğini savunarak 20. yüzyılın en tartışmalı bilimsel tartışmalarından birini başlattı. Kitap biyoloji dergilerinde genel olarak olumlu karşılanırken, sosyal bilimciler özellikle insan davranışına ilişkin bölümlere itiraz etti. Eleştirilerin odağında biyolojik indirgemeci risk vardı: İnsan davranışını genlere bağlamak, kültür ve kurumları ikincil kılma tehlikesi taşıyordu. Sosyolog Gerhard Lenski, toplumun biyolojik temellere dayandığını kabul etmekle birlikte hem biyolojik indirgemecilik hem de determinizmi reddetti; doğa-çevre dikotomisinin yanlış bir çerçeve olduğunu vurguladı. Wilson bu eleştiriye zamanla epigenetik kurallar ve gen-kültür ortak evrimi kavramlarıyla yanıt verdi; biyoloji kaderi değil, eğilimi belirler. Bu yazıda Wilson'a yapılan atıflar bu geç dönem çerçevesini esas almaktadır.

[3] Perktaş U. 2025. Siyasetin Ekolojisi: İstanbul’un 84 Günlük Mekânsal Deneyi. Birikim Güncel. - https://birikimdergisi.com/guncel/12249/siyasetin-ekolojisi-istanbulun-84-gunluk-mekansal-deneyi

[4] Bu yazıda kullandığım “ahlakın ekolojisi” kavramı, ahlaki davranışın yalnızca bireysel karakterin ya da yalnızca kurumsal koşulların ürünü olmadığını vurgulamak için kullanılmaktadır. İnsanlar belirli ahlaki eğilimler ve tercihlerle hareket ederler; ancak bu tercihlerin nasıl teşvik edildiği, ödüllendirildiği, sınırlandığı ya da aşındırıldığı büyük ölçüde içinde bulundukları toplumsal ve kurumsal çevre tarafından şekillenir. Bu nedenle ahlak, bireysel sorumluluk ile sosyal çevrenin etkileşimi içinde anlaşılmalıdır.

[5] Bora, T. (2026, 25 Mayıs). Butlan. Birikim Haftalık. https://birikimdergisi.com/haftalik/12460/butlan

[6] Evrimsel biyolojide fitness, yalnızca anlık hayatta kalma kapasitesiyle ölçülmez; bireyin ya da grubun uzun vadeli üreme başarısıyla değerlendirilir. Dengeleyici seçilim bunu somutlaştırır: İnsan doğum ağırlığı klasik örnektir — çok düşük ağırlık hayatta kalmayı zorlaştırır, çok yüksek ağırlık doğum güçlüğü yaratır; optimal aralıktaki bireyler her iki baskıdan da uzak kalır ve popülasyon bu orta değerde sabit kalır. Kuş yumurtası sayısı da benzer işler: Az yumurta yetersiz üreme, çok yumurta tüm yavrular için yeterli besin sağlayamama anlamına gelir; doğal seçilim optimal sayıyı korur. Bir özellik kısa vadede hayatta kalmayı kolaylaştırsa da orta ve uzun vadede üreme başarısını düşürüyorsa fitness maliyeti yaratır ve popülasyonda azalma eğilimi gösterir. Ahlaki ilkelerden vazgeçmek de buna benzer bir maliyet yapısına sahip olabilir: Kısa vadeli siyasal hayatta kalma sağlanır; ancak güven kaybı, grup içi sadakat erozyonu ve meşruiyet kırılması zamanla o topluluğun uzun vadeli dayanıklılığını aşındırır. Ahlaki dayanıklılık da dengeleyici seçilim gibi işler: Ne tam esneklik ne tam katılık — baskı altında temel koordinatları koruyabilen yapılar kalıcılaşır.

[7] Kimera: Yunan mitolojisinde aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu melez yaratık. Wilson, kavramı modern insan ahlakının uyumsuz evrimsel katmanlarını tanımlamak için metaforik olarak kullanır.