Canavarlar Çağında Suriye ve Kürtler

Davos 2026: Bir Kurgunun İtiraf Sahnesi

Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos’taki yıllık toplantısı, bir kez daha yalnızca ekonomik tartışmaların yürütüldüğü bir platform olmanın ötesine geçerek, küresel siyaset dengelerinde meydana gelen dönüşümün bazı siyasi liderler tarafından alışılmadık bir açıklıkla dile getirildiği bir sahneye dönüştü. Belçika Başbakanı Bart De Wever, yaklaşık seksen yıldır süregelen Atlantikçilik döneminin sona erebileceğine dair endişelerini ifade ederken Antonio Gramsci’nin meşhur ‘fetret periyodu’ (interregnum) sözünü hatırlattı: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğum sancıları çekiyor; şimdi canavarların zamanı.”[1] Bu atıf, bir yandan uzun süredir baskın olan liberal anlatıların kırılganlaştığına, diğer yandan ise onların yerini doldurabilecek tutarlı bir normatif ufkun henüz ortaya çıkmadığı daha geniş bir duruma işaret ediyordu.

Aynı forumda daha doğrudan ve analitik açıdan daha keskin bir değerlendirme ise Kanada Başbakanı Mark Carney’den geldi. Václav Havel’in The Power of the Powerless (Güçsüzlerin Gücü) başlıklı denemesine atıfta bulunan Carney, uzun süredir “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak tanımlanan yapının performatif karakterini açıkça kabul etmiş durumda.[2] Ona göre en güçlü aktörler, teşvik ettikleri kurallardan kendilerini rutin biçimde muaf tutarken, hukuki ve ekonomik normlar ise asimetrik biçimde uygulanmaktadır. Bu kabul, yalnızca retorik bir ayarlamaya değil, küresel meşruiyet anlatılarını ayakta tutan sembolik iskeletin artık sorgulanmaksızın kabul görmediğinin açık bir ifadesine işaret etmektedir. Carney’nin sözleri, söz konusu çerçevenin bağlayıcı bir ahlaki mimariden ziyade, rituel katılım yoluyla sürdürülen karşılıklı olarak tolere edilmiş bir kurgu işlevi gördüğünü ima etmektedir. Nitekim kendisinin de belirttiği gibi, “bu kurgu faydalıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası; kamusal malların sağlanmasına, deniz yollarının açık tutulmasına, istikrarlı bir finansal sisteme, kolektif güvenliğe ve uyuşmazlıkların çözümü için çerçevelerin desteklenmesine katkıda bulundu.”[3] Ancak kendi değerlendirmesine göre bu örtülü uzlaşma artık işlemez hâle gelmiş durumdadır ve mevcut koşullar kademeli bir geçişten ziyade bir “kırılmayı” işaret etmektedir.

Soğuk Savaş sonrasındaki on yıllar boyunca liberal demokratik değerler, yalnızca siyasal tercihler olarak değil, ahlaki otoriteyle donatılmış evrensel normlar olarak çerçevelenmiştir. Bu normlar uluslararası koruma, diplomatik baskı, koşulluluk ve kimi uç durumlarda insani müdahale için meşruiyet sağlamıştır. Demokrasi, insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve azınlıkların korunması hem etik açıdan bağlayıcı hem de siyasal olarak uygulanabilir ilkeler olarak serbest piyasa normlarını, sermayenin küresel düzeyde akışkanlığını destekleyen unsurlar olarak sunulmuştur. Buna karşın güncel söylemlerde büyük güç siyasetine dönüş, stratejik rekabet ve ulusal çıkar vurgusunun öne çıkması; 1990’lar ve 2000’lerin başlarında hâkim olan küreselcilik söyleminden belirgin bir uzaklaşmaya işaret etmektedir. Normlar giderek güç üzerinde kısıtlayıcı ilkeler olmaktan ziyade jeopolitik zorunluluklara tâbi isteğe bağlı araçlar gibi görünmektedir.

Bu mevcut kırılmayı neden-sonuç bağlamında bütünüyle Trump hükümetinin öngörülemez siyaset izleğine atfetmenin bir yanılsama olduğu kanaatindeyim. Trump ve ekibinin, yalnızca hızlandırıcı bir Jokervari üslupla (ki bunu aslında Makyavelist yeteneklerden yoksunluk olarak da değerlendirmek mümkün) ve klasik anti-siyasetçi tarzıyla bir ‘sözcü’ rolünde olduğu kanaatindeyim.  Zira Çin’in Komünist Parti liderliğinde devletçi-kapitalizmle elde ettiği ve mevcut global konjonktürde artan ivmeyle devam etmekte olan başarısı Amerika’yı bu gidişatı değiştirmeye iten temel motivasyonlardan biri gibi görünüyor.

Bu yazının konusu bu jeopolitik değişimin nedenlerini incelemek olmadığı için bu değişim sancılarını olgusal gerçeklik olarak kabul edip, bunun Ortadoğu’daki episodik bir yansıması olarak Rojava’ya odaklanacağız.

Davos Sonrası Rojava’ya Bakmak

Kürt siyasal deneyiminin tarihi daha geniş jeopolitik dönüşüm anlarıyla defalarca kesişmiştir. 1946’da Qazi Muhammed liderliğinde kurulan ve nihayetinde İran devleti tarafından bastırılan Mahabad merkezli Kürdistan Cumhuriyeti, Soğuk Savaş başlangıcındaki bölgesel kutuplaşmada ortaya çıkmıştır. On yıllar sonra ise 11 Eylül sonrası jeopolitik ortam, Irak Kürt otoriteleriyle Batı arasındaki angajmanın artmasına zemin hazırlamıştır. Güncel konjonktürde ise Suriye Kürdistanı (Rojava) ekseninde Kürtler bir kez daha küresel yeniden şekillenme dönemlerinden birinde sahnededir, daha isabetli bir ifadeyle jeopolitik bir kırılmanın odağında bir tezahür olarak gündemdedirler.

Kürt perspektifinden bakıldığında son gelişmeler bariz bir terk edilmişlik duygusu yaratmıştır. IŞİD’e karşı mücadele sürecinde ABD öncülüğündeki koalisyonla yürütülen siyasal ve askerî işbirliği, kalıcı bir ortaklık beklentisi doğurmuştur. Ancak sonraki politika değişiklikleri neticesinde Batı koalisyonu, HTS kontrolünde oluşturulan Şam yönetimiyle yakınlaşmayı öncelemiştir. Bu yön değişiminin gerekçesi pragmatik terimlerle sunulmuştur: Kürtlerle işbirliği belirli bir güvenlik hedefiyle sınırlıydı ve bu hedef ortadan kalktığında sürekli desteğin stratejik gerekçesi de ortadan kalkmıştır.[4]

ABD ile İran arasındaki gerilimlerin arttığı bir dönemde Rojava Kürt Yönetimi ile Şam Yönetimi arasında 30 Ocak tarihinde varılan son anlaşma [5], bu geniş uluslararası “kırılma” bağlamında yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi’nin bu düzenlemeyi kolaylaştırma hızının dikkate değer oluşu, süregelen dönüşümü açık biçimde göstermektedir. Varoluşsal tehdit koşulları altında insan hakları söylemi, laiklik, toplumsal cinsiyet eşitliği, katılımcı mekanizmalar ve ekolojik ilkeler temelinde yönetişim yapıları inşa etme projeksiyonları olan Kürt yönetimi; diplomatik, askerî ve ekonomik kanallar aracılığıyla Şam tarafından öngörülen merkezi devlet çerçevesine “entegre” olmaya zorlanmıştır. [6] Bu süreç çoğu zaman istikrar, güvenlik, normalleşme, toprak bütünlüğü ve meşru şiddet tekeli gibi kavramlardan oluşan bir söz dağarcığıyla meşrulaştırılmıştır.

Yansımalar ve Reaksiyon

Halep’te iki mahallede gelişen şiddetli çatışma ve SDF güçlerinin Fırat’ın Doğu sınırlarına çekilmesi, yanı sıra SDF ittifakındaki Arap aşiretlerin Suriye Hükümeti lehine taraf değiştirmesi Şam nezdinde psikolojik bir üstünlük sağladı. Bu psikolojik üstünlüğü sağlayan unsurlardan biri, Türkiye’deki anaakım medya ile koordineli biçimde yürütülen siyasi destektir. Buna ek olarak, 6 Ocak’ta Paris’te İsrail, Suriye ve ABD arasında varılan mutabakatın ardından ABD’nin Suriye temsilcisi Tom Barrack’in politika değişikliğini olağanlaştıran bir dille sunması; SDF ile ittifakın IŞİD’e karşı mücadeleyle sınırlı olduğunu özellikle vurgulaması ve mevcut koşulların değiştiğini belirtmesi de bu üstünlüğü pekiştirmiştir. Öyle ki Şam yönetimi, bu psikolojik üstünlükle hareket ederek SDG ile yaptığı 18 Ocak ateşkes anlaşmasının yüz yüze değil, uzaktan e-imza yöntemiyle imzalandığını özellikle vurguladı. 20 Ocak’ta SDG ile Şam Hükümeti arasında yapılan görüşmelerde uzlaşma sağlanamayan bu metinde, en çok tepki çeken maddelerden biri Rojava’da Kürtçe derslerinin yalnızca seçmeli ders olarak öngörülmesiydi. Bu madde ve bazı diğer kritik hükümler, anlaşmanın SDG-Şam Hükümeti arasında değil de adeta SDG-Ankara arasında yapılmış olduğu izlenimini güçlendiriyordu. Nitekim sonraki süreçte 30 Ocak’ta varılan mutabakat, 18 Ocak anlaşmasından ziyade 10 Mart anlaşmasına yaklaşıldığını gösteriyordu.

18 Ocak ve 30 Ocak arası dönem ise dünyanın farklı bölgelerinde Kürtlerin farklı düzeylerdeki isyanına sahne oldu. Gerilimlerin artması ve kamusal seslerin (kurumların, entelektüellerin ve sivil toplum aktörlerinin) daha görünür hale gelmesiyle birlikte devletler, tansiyonu düşürmeye yönelik girişimlerde bulunmaya mecbur kalmıştır. Resmî desteğin meşrulaştırılmasında kilit unsur ise Kürt güçlerinin ortak düşman olarak görülen IŞİD’e karşı mücadelede oynadığı yaygın biçimde kabul edilen rol olmuştur. Bu noktada temel bir gerilim ortaya çıkıyor: Rojava’daki Kürt yönetimi siyasal tanınmayı, demokratik ve eşitlikçi değerleri temsil ettiği için mi elde etti; yoksa askerî direnişi Batı’nın güvenlik öncelikleriyle örtüştüğü için mi? Kürt güçleri IŞİD’e karşı belirleyici bir rol oynamamış olsaydı, laik yönetişim, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik sürdürülebilirlik ve katılımcı demokrasi gibi “çağdaş Batılı değerler” iddiasının benzer bir uluslararası görünürlük, olumlama ve takdir sağlayıp sağlayamayacağı belirsizdi. Kanaatimce Batı’daki mevcut teveccüh, önceliklerin acil güvenlik çıkarlarıyla kesiştiğini; bu çıkarlar zayıfladığında ise siyasal desteği sürdürme iradesinin de gerilediğini gösteriyor. Bu dinamik, evrensellikten koşulluluğa doğru bir kaymaya işaret ediyor. Normlar giderek birer güvence olmaktan çıkıp pazarlık konusu yapılabilen unsurlar gibi işliyor; stratejik hedeflerle uyumlu olduklarında devreye sokuluyor, uyumsuz olduklarında ise askıya alınıyor.

Sonuç

Rojava örneğinde de görüldüğü üzere, Gramsci’nin “canavarlar zamanı” diye betimlediğine benzer bir dönemde normatif değerlerin savunusu, küresel aktörlerin daha geniş jeopolitik çıkarları lehine giderek terk ediliyor. Bu açıdan bakıldığında Rojava’daki Kürt deneyimi, dünyadaki jeopolitik yeniden konumlanmayla birlikte çağdaş siyasal etik üzerine de yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Keza Rojava’nın bundan sonraki akıbeti de yalnızca bölgesel dinamiklere değil, mevcut jeopolitik kırılmanın erken yansımalarından biri olarak uluslararası sistemde yaşanan dönüşümlere de bağlı olmaya devam edecek. Bu bölgede kalıcı bir barış mı, yoksa son dönemde popülerleşen ifadeyle “adil bir entegrasyon” mu yoksa çatışma mı tercih edileceği konusunda belirleyici bölgesel aktör artık Türkiye’dir. Türkiye’nin önünde duran temel mesele, söylem ile pratik arasındaki makası kapatacak bir yönelişe karar vermektir. Yanıt bekleyen asıl siyasal soru ise, en yalın mantık düzeyinde şöyle formüle edilebilir: A = B ve B = C ise, A = C midir?


[1] De Wever, B. (2026, Ocak). Remarks at the World Economic Forum Annual Meeting. World Economic Forum, Davos, Switzerland. https://www.youtube.com/watch?v=HcJgncqw8R8

[2] Carney, M. (2026, Ocak). Speech at the World Economic Forum Annual Meeting. World Economic Forum, Davos, Switzerland. https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-mark-carney-prime-minister-of-canada/

[3] a.g.y.

[4] ABD Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack

https://x.com/USAMBTurkiye/status/2013635851570336016

Paris’te ABD, Suriye Hükümeti ve İsrail arasında 6 Ocakta  imzalanan mutabakat detaylari için bknz.

https://www.state.gov/releases/office-of-the-spokesperson/2026/01/joint-statement-on-the-trilateral-meeting-between-the-governments-of-the-united-states-of-america-the-state-of-israel-and-the-syrian-arab-republic

[5] Anlaşmanın detayları için bkz.  https://www.bbc.com/turkce/articles/c1kl0eevy3jo

[6] Entegrasyon kavrami ile ilgili olarak Rojava baglaminda bir tartisma isin bkz. Tanıl  Bora, “Entegrasyon”,  https://birikimdergisi.com/haftalik/12360/entegrasyon