Gelenekle modernin, doğuyla batının, kentliyle köylünün, dindarla sekülerin bazen kıyasıya çatıştığı, bazen de ahenkle uzlaştığı mahzun memleketimizin velut ve devrimci kalemlerindendir Muzaffer Bey.
Bununla birlikte ideolojik bir taassupla, kendinden taraf olmayan herkesi hunharca eleştiren yıkıcı bir devrimci değildir. Körü körüne bir partiye ya da radikal bir fraksiyona bağlılığı yoktur. İçinde yaşadığı toplumu aydınlatmak, hayata bir değer katmak maksadıyla ağırlıkla “Sol” üzerine kitaplar yazmıştır. Sadece yazmakla da kalmayıp, topluma daha büyük fayda sağlamak düşüncesiyle kurduğu yayınevinde bilimsel sosyalizm üzerine kaleme alınmış klasik eserleri titizlikle Türkçeye kazandırmıştır. Solu ve solculuğu konuşmanın bile büyük cesaret gerektirdiği bu topraklarda…
Aslında Muzaffer Bey’in yazıyla insicamı, daha fakülteden yeni mezun bir talebeyken, 1950’lerin DP iktidarına muhalif haftalık siyasi bir dergi olan Pazar Postası’nda yazı işleri müdürlüğü görevine gelmesiyle başlar.
Lakin Pazar Postası siyasi yazılarla değil, “sanat-edebiyat” köşesinde yer verdiği, anlamı ve üslubu o zamana kadar ortaya konanlardan bambaşka olan şiirlerle öne çıkar.
Hakkında makaleler, kitaplar yazılan, farklı mahfillerde bugün dahi sıkça konuşulan, tartışılan bu yeni şekillenen şiir hareketinin adını da Muzaffer Bey “İkinci Yeni” koyar.
Öte tarafta, halkın anlayacağı dilde yazdıkları için Garip şairlerine yer veren; köylünün sorunlarını dile getirdikleri için de Köy Enstitülü romancıların kitaplarını basan; resmi ideolojinin ödünsüz savunucusu ve erken dönem Cumhuriyet edebiyatının önemli ismi Yaşar Nabi Nayır, “İkinci Yeni”yi toplumsal sorunlara eğilmediği, karamsar ve kapalı şiirler yazdığı için eleştirir. Bu sebeple de kurucusu olduğu Varlık Dergisinde bu yeni ozanlar topluluğunun şiirlerini yayımlamaz.
Oysa “İkinci Yeni” toplumsal sorunlardan kaçış değildir. Şiirin iç dünyasında bir değişim vardır: Şiir, sanat ve edebiyat arasında kendisine yeni bir yer aramaktadır. Bu sonuca da şiir, belli ideolojik ve toplumsal sınırlandırmalarla değil, anlamsıza kadar özgürleşerek ulaşacaktır.
Bu nedenle, Muzaffer Bey’in devrimci ve ileri görüşlü kişiliğinin önemli bir göstergesi olarak, “Çağrılmayan Yakup”un, “Üvercinka”nın, “Göğe Bakma Durağı”nın, “Mona Roza”nın şairleri ilk dizelerini dönemin en etkin dergisi Varlık’ta değil, Pazar Postası’nın birkaç sayfalık sanat-edebiyat ekinde yayımlarlar.
Ben de kitaplarından çok şey öğrendiğim, yayıncı, şair, yazar ve eleştirmen kimlikleriyle yazı dünyasının adeta bir hezarfeni olan Muzaffer Bey’le hayattayken yan yana gelip sohbet etme şansı yakalamıştım. Bununla da kalmayarak yıllar önceki fotoğraf sergimin açılışını yapmasını kendisinden rica etmiştim. Muzaffer Bey beni kırmadı ve sergimin açılışına geldi. Ayrıca sergim için yazdığı yazıyla bana ömrümce unutamayacağım büyük bir mutluluk yaşattı.
Baba yadigârı fotoğraf stüdyomuzun hemen yanında, Ankara’ya göre eski sayılabilecek bir binada kitabevi sahibiydi Muzaffer Bey. Bu binada Türkiye’nin en az sayıda üyesine sahip bir sendika, yaşları hayli geçkin hakemlerini hep otururken gördüğüm bir dernek ve birbirlerine rakip olsalar da aynı katta yan yana dairelerde yer alan iki komünist parti merkezi bulunurdu. Binanın girişinde hayatı fazla düşünmeden bilgisayar oynayan gençler, terasında ise kahve içip kitap okuyanlar olurdu.
Kendisiyle tanışıklığımız da buradan gelir. Fotoğraf negatiflerinin pozitif duygularla dolu olduğu, dijitalleşmenin hayatımızı henüz bu kadar kuşatmadığı zamanlardı. Muzaffer Bey stüdyomuza gelir, birlikte emektar baskı makinemizin başına geçer, kimi zaman kendisinin çektiği, kimi zaman da içinde bulunduğu fotoğraf karelerinin pozlama değerlerini ayarlar, baskılarını yapardık. Bu negatiflerde, kitaplarını hayranlıkla okuduğum İkinci Yeni şiir hareketinin en kıymetli şairlerinin ve Cumhuriyet dönemi Türkiye solunun önde gelen kuramcılarının yüzleriyle karşılaşmak bana büyük bir ayrıcalık duygusu verirdi.
Kimler yoktu ki bu yüzler arasında… Hüzünlü, sıkılgan, biraz da votkalı ifadesiyle Turgut Uyar, hınzır ve münzevi, çocukça tavırlarıyla İlhan Berk, tüm güzelliği ve iç gıcıklayan bakışlarıyla Tomris Uyar, hayatın ve şiirin karizmatik yorumcusu Cemal Süreya…
Bazen fırsat buldukça, bazen de fırsat yaratarak Muzaffer Bey’in kitabevine giderdim. İşçi sınıfından azınlıklara, Şemdinli’den şiire, Osmanlı’dan sosyalizme uzanan geniş bir yelpazede, çoğu kendi yazdığı, hem konuları hem de kapakları farklı renkte olan kitaplar arasında çoğunlukla şiirin “şampiyonlar ligi”nden, nadiren de siyasetten konuşurduk. Daha doğrusu üzerinde notların, eskizlerin, resimlerin, kitapların ve fotoğrafların olduğu masasının başında oturan Muzaffer Bey, merak ettiğim için sorduğum sorulara sabırla cevap verirdi.
Şairleri az çok tanıyordum, onlar hakkında konuşurken şiirlerinden bir iki dize okuduğumda Muzaffer Bey’den küçük iltifatlar bile alırdım. Konu siyasete geldiğinde ise epey bilgisizdim. Hele bir gün bana gösterdiği siyah beyaz fotoğrafta yanındaki kişiyi tanıyamadığımı söylediğimde, Muzaffer Bey sinirlenmeye ramak kala bir ifadeyle yüzüme bakarak bu kişinin Sadun Aren olduğunu, daha çok okumam gerektiğini söyledi.
Bir de Muzaffer Bey’in masasının arkasındaki duvarda asılı bir fotoğraf vardı. İlk gördüğümde kendisinin gençliğine benzetmiştim. Her odaya gireni sımsıcak gülümsemesiyle karşılayan, ışıl ışıl bakan gözleri olan bir fotoğraf karesiydi bu.
Oysa fotoğrafta büyük bir yaşama sevinciyle poz veren bu kişi, en güzel ve en üretken yıllarında karanlık güçler tarafından vahşice öldürülen İlhan Erdost’tu.
12 Eylül döneminde Muzaffer ve İlhan Erdost kardeşler gözaltına alındılar ve feci şekilde dövüldüler. Bunun sonucu İlhan Erdost hayatını kaybetti, Muzaffer Erdost ise serbest bırakıldı. İki kardeşin yakın dostu Cemal Süreya’nın ifadesiyle bu, dünyada eşine az rastlanan bir dramdı. Çünkü Muzaffer Bey olmasaydı, İlhan Erdost belki de gözaltına alınmayacak ve dövülerek öldürülmeyecekti, İlhan Erdost öldürülmese, Muzaffer Bey bir günde serbest bırakılmayacaktı. Acının ağırlığı tam da buradadır.
Bu olaydan sonra Muzaffer Erdost, kardeşinin adını da alarak Muzaffer İlhan Erdost oldu. Bu davranış, haksızlıklara, hukuksuzluklara ve yok yere çekilen acılara karşı verilmiş zarif, insancıl ve derin bir protestoydu.
Yaşadığı acılarla güçlenmiş, mücadele ruhunu hiçbir zaman yitirmemiş, Cemal Süreya’nın benzetmesiyle hem bir “savaşçı” hem de bir “derviş” olan Muzaffer Bey’i tanımak ayrı bir onurdu, benim sergimin açılışını yapmaya gelmesi ise ayrıca büyük bir şerefti.
“Bir vatanı olmak çok mesut bir mazhariyettir, fakat onun mesuliyetlerine yükselmek şartıyla… Çünkü insan mesuliyettir.” Tanpınar’ın bu derin ve şairane cümlelerini her okuduğumda aklıma Muzaffer Bey gelir. Vatanını ve halkını çıkarsızca seven, bu değerler uğruna büyük sorumluluklar alan ve ağır acılar yaşayan Muzaffer İlhan Erdost…
Kaynakça
Filiz Nayır Ekin: Yaşar Nabi Nayır
Muzaffer İlhan Erdost: İkinci Yeni
Cemal Süreya: 99 Yüz
Ahmet Hamdi Tanpınar: Edebiyat Üzerine Makaleler




