İzmir’in Suyu Kime Ait? Güzelhisar Barajı’nda Su Tahsis Rejimi ve Müştereklerin Çitlenmesi

İzmir’de, 2025 yaz ve sonbahar aylarında, kuraklığın derinleşmesiyle beraber, şehirde su ihtiyacını karşılayan barajlardaki su miktarı ciddi oranda düşmüştür. Ağustos ayında Gördes ve Balçova barajlarında doluluk seviyesi sıfırı gösterirken, şehrin içme suyunu sağlayan ve kapasitesi en yüksek olan Tahtalı Barajı’nda bu oran %1’e, Çeşme gibi turist nüfusu yoğun bir bölgenin içme suyunu karşılayan Alaçatı Kutlu Aktaş Barajı %0,01’e ve Ürkmez Barajı’nda bu oran yine tek hanelere düşmüştür.[1] Bu dönemde dikkat çeken önemli bir baraj ise, İzmir’in kuzeyinde, şehrin hacim olarak kapasitesi Tahtalı Barajı’ndan sonra ikinci büyük barajı olan Güzelhisar Barajı olmuştur. Barajdaki %60’lık doluluk oranı, İzmir’de kuraklığın bu kaynak aracılığıyla giderilebileceği yönünde bir iyimserlik havası yaratsa da tahsis rejiminin hukuki ve idari sınırları, söz konusu ihtimalin pratikte oldukça dar bir çerçevede kalacağını ortaya koymaktadır.

Su krizinin belirgin bir hal aldığı bu dönemde, yerel yönetim, bir yandan su kullanımının azaltılması için gece 23:00 sabah 05:00 arasında su kesintileri uygulayarak çare ararken diğer yandan, ilgili kurumun onayını almaya çalışarak Güzelhisar Barajı’ndan su takviyesiyle merkezi beslemeye çalışmıştır. Sanayi sektöründe – özellikle madencilik, enerji üretimi, endüstriyel tarım ve hayvancılıkta – su tüketimi insani kullanıma kıyasla çok daha yüksek olmasına rağmen, uygulamada suyun sanayiye değil halka kısıtlanması, su kıtlığının gerçekten insani tüketimden mi kaynaklandığı sorusunu gündeme getirmektedir. Bu dönemde konutlarda ve kent genelinde planlı su kesintileri uygulanırken, sanayi sistemine (OSB’ler, fabrikalar vb.) yönelik herhangi bir özel kesinti uygulamasına gidilmemiştir. Su krizinin sorumluluğunu insani kullanıma yükleyen bu yaklaşım, Güzelhisar Barajı’nın öncelikle sanayiye tahsis edilmesiyle birlikte değerlendirildiğinde, suyun yaşamsal bir hak değil ekonomik bir kaynak olarak ele alındığını ve sermayenin korunmasının önceliklendirildiğini ortaya koymaktadır.

Güzelhisar Barajı gibi barajlar genellikle “kalkınma”, “verimlilik” veya “zorunluluk” söylemleriyle teknik altyapı yatırımları olarak sunulur. Oysa bu söylemler, suya erişimi yeniden düzenleyen ve belirli aktörler lehine kalıcı biçimde yapılandıran iktidar araçları oldukları gerçeğini depolitize etmektedir. Bu bağlamda Güzelhisar Barajı, toplumsal müştereklerin nasıl çitlendiğini[2] ve kamusal kaynakların hangi mekanizmalar yoluyla belirli kullanım biçimlerine tahsis edildiğini görünür kılan önemli mekânsal düğüm noktalarıdır. Güzelhisar Barajı’nda depolanan suyun doğrudan kentsel kullanıma sunulmasından ziyade, sanayi kullanımına tahsis edilmesi, ilk bakışta teknik ya da tarihsel bir planlama tercihi gibi değerlendirilebilir. Ancak bu durum, suyun müşterek niteliğinin nasıl sınırlandırıldığını ve kamusal bir kaynağın belirli kullanıcılar için erişilebilir kılınırken kent halkı açısından yapısal olarak dışlandığını göstermesi bakımından daha derin bir ekonomi-politik analizi gerekli kılmaktadır.

Türkiye’de Su Tahsis Rejimi

Türkiye’de su, anayasal düzeyde kamuya ait ve müşterek nitelik taşıyan bir doğal kaynak olarak kabul edilmektedir. Öte yandan bu durum suyun tüm kesimlere eşit oranda dağıtılması anlamına gelmemektedir. Devlet, su tüketimini farklı amaçlara göre tahsis ederek, “içme-kullanma suyu”, “sulama suyu”, “sanayi suyu” gibi kategoriler belirler. Güzelhisar Barajı örneğinde ise bu kategoriler arasında sanayi kullanımına öncelik verildiği açıkça görülmektedir. İzmir’e su verilmesi ise sürekli ve otomatik bir hak değil, protokollere ve talebe bağlı, sınırlı bir uygulama niteliği taşımaktadır.

Türkiye’de suyun kullanımı, korunması ve dağıtımı, uzun bir süre boyunca, farklı kanun ve yönetmeliklerle parçalı bir şekilde düzenlenmiştir. Suyun tahsisini bütüncül ve planlı bir şekilde düzenleyen ilk kapsamlı düzenleme 2012’de hazırlanmış, 2019’da ise revize edilerek güncel hukuki su yönetimini geniş kapsamlı biçimde ele alınmıştır. 2019 tarihli Su Tahsisleri Hakkındaki Yönetmeliğin 7. maddesinin 1. fıkrasına[3] göre, “suyun miktarı, kalitesi, havzanın özelliği, zorunlu ihtiyaçlar ve şartlar başka türlü bir çözüm yolu gerektirmedikçe, su kaynaklarının kullanım amaçlarında aşağıdaki öncelik sırası uygulanır:

İçme ve kullanma suyu ihtiyacı. Çevresel su ihtiyacı. Tarımsal sulama ve su ürünleri yetiştiriciliği. Enerji üretimi ve sınai su ihtiyaçları. Ticari, turizm, rekreasyon, madencilik, taşıma, ulaşım ile sair su ihtiyaçları.”[4]

Aynı maddenin 2. fıkrasında ise, “su kaynağının yeterli olması halinde, havza planları çerçevesinde kaynağın birden fazla amaçla kullanımına öncelik sırası gözetilerek izin verilebilir” ifadesi yer almakta olup, öncelik sırasının su kaynağının yeterliliğine bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim su kaynağı yeterli olduğunda dahi öncelik sıralaması hiyerarşik biçimde korunmaktadır. Su kaynağının yetersizliği durumunda ise yönetmelik açık biçimde yaşam hakkı lehine düzenleme yapmaktadır. Bununla birlikte, bu ilkenin Güzelhisar Barajı özelinde ne ölçüde uygulandığı tartışma konusudur.

Bu açıdan, Güzelhisar suyunun çitlenmesi, Su Tahsisleri Hakkında Yönetmelik kapsamında öngörülen hukuki düzenlemelerle çelişmemektedir. İlk olarak mevcut hukuksal ve kurumsal sistem, tarihsel/toplumsal kapitalizmin ihtiyaçlarını gözeten bir çerçeveye hizmet etmektedir; dolayısıyla söz konusu yönetmeliğin bu yerleşik düzene aykırı bir durum yaratması söz konusu değildir. Devlet, bu süreçte temel işlevlerinden birini yerine getirerek sermaye birikim süreçlerinin sürekliliğini güvence altına almaktadır. Nitekim devlet, Anayasa’dan kaynaklanan yetkisi çerçevesinde[5] suyu farklı kullanım amaçlarına tahsis edebilmekte ve su politikalarını piyasa ihtiyaçları doğrultusunda düzenleyebilmektedir.

İkinci olarak ise, su tahsisi kalıcı mülkiyet hakkı olmayıp kamu yararı doğrultusunda yenilenebilir veya geçici olarak değiştirilebilir ve kuraklık, afet veya acil içme suyu ihtiyacı durumunda öncelik yeniden belirlenebilmektedir. Bu bağlamda, bir baraj normalde sanayi kullanımına tahsis edilmiş olsa bile, içme suyu ihtiyacı doğduğunda tahsis yeniden düzenlenebilir. Bu çerçevede Güzelhisar suyunun çitlenip PETKİM’e devredilmesi hem Anayasa’ya hem de Su Tahsisleri Hakkındaki Yönetmeliğe aykırı bir durum oluşturmamaktadır. Ancak kriz dönemlerinde suyun düşük miktarlarda şehir merkezine aktarılması bu hukuksal durumu zorlamaktadır. Bu yasal prosedürler nedeniyle, PETKİM’in olağanüstü durumlarda suyun öncelikli kullanma hakkının elinde bulundurması mümkün görünmemektedir. PETKİM’in suyu şehir merkezine aktarılmasında oynadığı rol “lütuf” değil, hukuki bir zorunluluktur. Ancak tartışmaların en can olacı noktası bu hukuksal zorunluluğun tam olarak yerine getirip getirilmediğidir. Açıktır ki yönetmelik çerçevesinde, ister acil ister olağan durumlarda olsun PETKİM’den su teminine ilişkin karar mekanizması belediyelere değil, Devlet Su İşleri’ne (DSİ) aittir. Belediye ancak protokollerle ve PETKİM’in rızasını alarak suyun kullanım alanını değiştirebilmektedir.

Güzelhisar Barajı’nda Tahsis Rejimi

Güzelhisar Barajı etrafında yürütülen asıl tartışma sadece suyun barajdaki oransal miktarı ya da suyun merkezle ne kadar paylaşıldığı gerçeğinin çok ötesinde tahsis rejiminin kendisidir. Bu çerçevede Güzelhisar Barajı’nda suyun sanayi kullanımına tahsis edilmesi kentsel su müştereklerinin hangi kurumsal mekanizmalar yoluyla çitlenmesine yol açtığı sorusunu beraberinde getirir. Bu soru, suyun “kime ait” olduğunu mülkiyet üzerinden değil, fiilî erişim ve kullanım hakkı üzerinden tartışmayı amaçlamaktadır. Zira müştereklerin çitlenmesi yalnızca özelleştirme ya da mülkiyet devri yoluyla değil; kamusal mülkiyet çerçevesinde dahi, tahsis kararları ve altyapı düzenlemeleri aracılığıyla gerçekleşebilmektedir.

1975-1982 yılları arasında Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından inşa edilen Güzelhisar Barajı, kuruluş amacı itibarıyla bir sanayi suyu barajıdır. Barajın asıl amacı, İzmir Aliağa’da bulunan 15 ana tesiste tam kapasite çalışarak Türkiye’nin petrokimyasal hammadde ihtiyacının yaklaşık %9’ını karşılayan PETKİM Petrokimya tesislerinin sanayi suyu ihtiyacını karşılamaktır. DSİ ve PETKİM arasındaki anlaşmaya göre bu barajdaki su, kentsel içme suyu kaynakları gibi İZSU’nun ana su sistemine doğrudan bağlanmak üzere kurulmamış, su öncelikli olarak sanayi suyuna tahsis edilmiştir. Sistem, DSİ tarafından planlanmış ve özellikle PETKİM’in proses suyu ihtiyacını karşılamak üzere projelendirilmiştir.[6] Bu da Güzelhisar Barajı suyunun, ağırlıklı olarak sanayi (özellikle PETKİM Aliağa Tesisi) için tahsis edilmesine imkân tanımıştır. Böylelikle baraj, bu tesislere kesintisiz ve planlanabilir su temini sağlayarak, üretim süreçlerinde soğutma, buhar üretimi, proses gibi su ihtiyacının çok yaşandığı petrokimya, rafineri ve ağır sanayi tesislerini beslemektedir. Suyun güvenceye alınmış olması büyük ölçekli sanayi yatırımlarının önünü açmaktadır.

1982 yılında sanayi kullanımına yönelik olarak kurulan Güzelhisar Barajı’ndan, 1993 yılında İller Bankası tarafından Aliağa İçme Suyu Arıtma Tesisi’nin inşa edilmesiyle birlikte imzalanan ek bir protokol kapsamında, sınırlı miktarda su alınarak İzmir’in Aliağa ilçesindeki İçme Suyu Arıtma Tesisi’nin beslenmesi kararlaştırılmıştır.[7] Böylelikle Güzelhisar Barajı içme suyu sistemine fiilen entegre edilmiş olsa da kullanım alanı Aliağa bölgesiyle sınırlı kalmış, ilçede kullanılmak üzere Güzelhisar Barajı’ndan alınan su miktarı ise oldukça düşük düzeyde kalmıştır. 2006 yılında Aliağa İçme Suyu Arıtma Tesisinin İZSU’ya devredilmesiyle birlikte Güzelhisar Barajı suyu idari olarak İzmir’in Büyükşehir Belediyesi su yönetim sistemine dâhil edilmiş olsa da suyun fiilî kullanım önceliği sanayi olarak korunmuş ve PETKİM tahsis hakkını sürdürmeye devam etmiştir.[8]

Ancak İzmir’de 2007 sonu ve 2008 başlarında yaşanan kuraklığa bağlı su kriziyle içme suyunu sağlayan barajlarda su kritik seviyelere düşmüştür. Böylelikle İZSU şehir suyunu temin etmek için alternatif kaynaklar aramaya başlamıştır. Bu kaynaklar arasında halihazırda su temin edilebilecek tesis ise Güzelhisar Barajı olmuştur. PETKİM ile yapılan düzenlemelerle Güzelhisar Barajı’ndan şehir şebekesine su verilmeye başlanmıştır. 2014’te gelindiğinde ise, İZSU Genel Müdürlüğü, Aliağa’da yaşanan nüfus artışına paralel olarak oluşabilecek su ihtiyacını karşılamak üzere PETKİM ile yeni bir protokol imzalamıştır.[9] Güzelhisar Barajı’nın işletme hakkını elinde bulunduran PETKİM, bu protokole, İZSU’ya verdiği saniyede 70 litre su miktarını 300 litreye yükseltmiştir. Ancak 2008’de yaşanan bu deneyimin esas pratiği 2022’de düzenlenen protokol olmuştur. Bu deneyim İZSU ve PETKİM arasından yapılan protokolün mümkün ve gerekli olduğunu kanıtlamıştır. Böylelikle 2022 acil durum protokolü[10] ile “kuraklık halinde İzmir’e su verilmesi” kararlaştırılmıştır.

2025 yazında başlayan kuraklıkla beraber, Güzelhisar Barajı’ndan şehir merkezine yeterli derecede su takviye edilmemesi yeniden eleştirilerin bu konuya çevrilmesine neden olmuştur. Hem İZSU’dan hem de PETKİM’den şehir merkezine su verildiği iddia edilmiştir. İZSU’nun 27 Ocak 2026’da yaptığı açıklamaya göre şehirdeki su sıkıntısını gidermek için yapılan çalışmalardan biri Güzelhisar Barajı’ndan şehir merkezine su ulaştıran ve yirmi yıldır kullanılmayan isale hattının yenilenmesi ve yeni pompaların devreye alınmasıdır. Açıklamada Güzelhisar Barajı’ndan şehir merkezine saniyede ulaştırılan su miktarının 640 litre olduğu, bu miktarın İzmir’in günlük içme suyunun yaklaşık yüzde 8,5’ini karşıladığı ve Temmuz 2025’ten bu tarihe kadar 8,4 milyon metreküp su alındığını dile getirilmiştir.[11]

Bu noktada İzmir Aliağa’da petrokimya üretimini geliştirmek amacıyla devlet tarafından kurulan ve Türkiye sanayisinin temel girdilerini sağlayan stratejik bir kamu iktisadi teşebbüsü olarak yıllarca faaliyet gösteren PETKİM’in de neoliberal iktisadi politikalardan nasibini aldığını unutmamak gerekiyor. 1980’lerden başlayarak neoliberal politikalar kapsamında büyük kamu sanayi kuruluşlarının özelleştirilmesi gündeme gelmişti. Bu çerçevede PETKİM de Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından satış programına alınmış ve PETKİM’in %51 hissesi 2008 yılında yapılan ihale ile Azerbaycan devlet petrol şirketinin Türkiye iştiraki olan SOCAR Turkey Enerji A.Ş.’ye satılmıştır.[12] Devlet elinde kalan hisseleri de zamana yayarak 2012’ye kadar satmış ve böylece PETKİM tamamen özel sektör mülkiyetine geçmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak Güzelhisar Barajı’nın kullanım hakkı da bütün yasal düzenlemelerin aksine özel sektörün denetimine bırakılacaktır.[13]

Müştereklerin Çitlenmesi ve Doğanın Metalaşması

1970’lerde kapitalizmin kâr oranlarının düşme eğilimi içine girdiği bir dönemde aşırı birikim krizi yaşanırken[14] özellikle 1979 Volcker şoku etkisiyle neoliberal piyasalaştırma “başka alternatif yoktur” argümanıyla tarihsel kapitalizmin yeni bir dönemini ilan edecektir.[15] Aşırı birikim krizinin yaşandığı bu dönemde sermaye ve emek fazlası kriz yoluyla ortadan kalkmadığından, sistem bu fazlayı değerlendirebilmek için coğrafi yayılma ve mekânsal yeniden örgütlenme gibi alternatif çözümlere yönelir. Devlet kurumlarının aracılığıyla, sermaye ve emek artığı yeni mekânlara (barajlar, okullar, hastaneler, yollar, limanlar vb.) yatırımlarla yeniden dağıtılır.[16] Coğrafi yayılma ve mekânsal yeniden örgütlenmenin ihtiyaçları doğrultusunda doğanın neoliberalleştiği bu dönemde, su, maden, toprak ve hava gibi müşterekler birer ticari meta haline dönüşecektir. Böylelikle doğal kaynaklar “ortak varlık” statüsünden “meta”ya dönüşerek piyasanın yeni mekanları olmuştur.

Bu çerçevede neoliberal piyasalaştırmanın uygulama alanının ön plana çıktığı yer ise hem “kaçınılmaz” hem de “yararlı” olduğu ileri sürülen özelleştirme uygulamaları olmuştur. Sermayeye geniş bir alanın açıldığı bu dönemde, ekolojik varlıklar en kolay göz ardı edilen unsurlar olarak karşımıza çıkarlar. Neoliberal piyasalaşmanın bir zorunluluğu olarak neredeyse “fethedilmemiş ırmak” bırakılmamış, yeryüzündeki 45.000 civarı barajın 40.000’i son 65 yıl içinde inşa edilmiştir.[17] Doğanın neoliberalleştiği bu dönem elbette Türkiye’yi de yakından etkilemiş, su sektörünün nerdeyse tüm birleşenleri kısmen ya da tamamen özelleştirilmiştir. Güzelhisar Barajı’nın önce çitlenmesi sonra PETKİM’e tahsis edilmesi bu iktisadi sürecin açık bir uzantısıdır.

Güzelhisar Barajı’nın metalaşma ve çitleme dinamiklerini yorumlamak açısından Karl Polanyi’nin tarihsel sosyolojisi tartışmamız açısından ufuk açıcı olacaktır. Polanyi’ye göre, kapitalist piyasa ekonomisi kendiliğinden ortaya çıkan doğal bir düzen değildir; aksine toplumsal ilişkilerin, kurumların ve kaynakların piyasa mantığına göre yeniden örgütlenmesiyle kurulur. Bu süreçte doğa ve emek gibi unsurlar “hayali birer metaya” dönüşür. Belirli bir üretim amacıyla kullanılmayan su gibi bir doğal kaynak, ekosistemsel döngünün bir parçasıdır ve tarihsel olarak toplumsal bir müşterek olagelmiştir. Ancak modern baraj sistemleriyle birlikte su, ölçülebilir, planlanabilir, tahsis edilebilir birer ekonomik üretim girdisi olarak metaya dönüşür. Su artık yalnızca yaşamı sürdüren doğal bir etkenden ziyade üretim planlamasının bir birleşeni olarak çitlenir. Bu minvalde Polanyi’nin tespitinde, “pazar” ve “piyasa” arasında net ve olgusal bir ayrım söz konusu olup, “pazar” otonom olmayıp ve iktisadi ihtiyaçlar ve süreçler toplum eliyle organize edilir.[18] Buna ek olarak pazar Avrupa’da, Polanyi açısından, uzunca bir süre toplumsal ilişkilere gömülü olarak varlığını sürdürecekti. Bir başka deyişle, malın kullanım değeri toplumsal ilişkiler içinde belirlenecekti. Oysa kapitalizmin mantığı içerisinde “piyasa” her daim otonomdur ve emek ürünleri bu süreçte sürekli metaya dönüşecektir. Tartışmamız açısından suyun kullanımı, devlet yollarının inşası veya barajlar bu sürecin birer parçası olmaktan kaçamazlar.

Açıktır ki, İngiltere’de ortak tarım alanlarının özel mülkiyete geçirilmesi, Polayi’ye göre, kamusal bir müşterekin kurumsal olarak sınırlandırılması ve piyasa ihtiyaçları doğrultusunda çitlenmesidir. Polanyi’nin en önemli vurgularından birisi piyasayı kuran güç olarak devlet rolünü öne çıkarmasıdır. “Kendiliğinden” oluşmayan piyasa (çitleme), belli bir sürecin sonunda yasa, tahsis düzenlemeleri ve altyapı yatırımları gibi araçlar tarafından kurumsallaştırılır. Keza gerek anayasal düzenlemeler gerek su yönetmenliği ve gerekse de Güzelhisar Barajı’na yönelik devletin bileşik organlarının çalışmaları bu sürecin önemli girdileridir.

Tüm bu gelişmeler ışığında “çitleme” sadece iktisadi bir girdi olmayıp toplumsal güç ilişkilerini yeniden düzenler. Güzelhisar Barajı’nda toplumsal bir müşterekin faaliyet alanını sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden belirlemek kaçınılmaz olarak toplumun farklı kesimleri arasında eşit olmayan erişim düzenleri yaratmaktadır. Bu süreç sonunda gerçekleşen şey ise piyasanın toplumsal “gömülülükten” kopuşudur. Güzelhisar suyu, Güzelhisar Barajı’nın inşa edilmesiyle ekolojik döngünün veya kamusal müşterekin parçası olmaktan çıkarak üretim sisteminin gereksinimlerine göre düzenlenmiştir.

Sonuç Yerine

Güzelhisar Barajı’nın Aliağa sanayisinin proses sürecinin sürdürülmesi için inşası ve PETKİM’e tahsis edilmesi, barajın teknik olarak bir “kent içme suyu rezervuarı” olmaması, belirli bir ekonomik faaliyet için tahsis edilmiş bir kaynak olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla barajdaki su, hukuken ve fiilen öncelikli olarak sanayi kullanımına ayrılmıştır. Bu da devletin hukuksal sistemine ve ekonomik-politik mevzuatına örtüşmektedir. Türkiye’de su anayasal olarak kamuya ait bir doğal kaynaktır. Ancak bu kamusal nitelik, kullanımın eşit biçimde toplumun tüm kesimlerine dağıtıldığı anlamına gelmez. Devlet, suyu “içme-kullanma suyu”, “sulama suyu”, “sanayi suyu” gibi kategoriler ayırarak farklı amaçlara göre tahsis eder. Güzelhisar Barajı örneğinde görülen, bu kategoriler arasında sanayi kullanımının öncelikli bir statüye sahip olduğudur.

İzmir’e su verilmesi ise sürekli ve doğal bir hak değil, protokollere ve talebe bağlı, sınırlı bir uygulama niteliği taşımaktadır. Olağan zamanlarda bu durum hukuksal olarak kabul edilse dahi, İzmirlilerin bu yaz yaşadığı su krizi gibi olağanüstü dönemlerde yasal düzenlemelerin görmezden gelindiği anlaşılmaktadır. Zira yönetmenliklerin açıkça belirttiği üzere, suyun kullanımı dile getirilen sıralama ekseninde yürütülmelidir. İzmir’de suyun yetersiz olmaya başladığı bir dönemde, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyecek su kesintileri devam ederken Güzelhisar Barajı’ndaki özel kullanım sanayideki proses sürecinin kesintisiz devam etmesini sağlamıştır.

O zaman şu soruyu soralım: Bu tercih teknik bir zorunluluk mu, yoksa iktisadi bir tercih mi? Tahsis rejimleri genellikle “planlama” ve “ihtiyaç” diliyle açıklanır. Ancak hangi ihtiyacın öncelikli sayılacağı başlı başına politik bir karardır. Sanayinin üretim sürekliliği, ekonomik büyüme ve istihdam gibi gerekçelerle elbette öncelik kazanabilir. Buna karşılık, kent nüfusunun günlük yaşamı ve temel ihtiyaçları farklı bir öncelik iddiası taşımaktadır. Tahsis rejimi bu iki alan arasında bir hiyerarşi kurar. Dolayısıyla Güzelhisar Barajı meselesi, suyun varlığından çok, suyun hangi toplumsal kesim adına güvence altına alındığı sorusunu gündeme getirir.

Eğer bir barajın ana tahsisi sanayiye atarışmışsa, kriz anlarında bu önceliğin değiştirilmesi hukuki ve kurumsal engellerle karşılaşabilir. Bu da fiilen, kamusal bir kaynağın belirli bir kullanım alanı için “kilitlenmesi” anlamına gelecektir. Sonuç olarak mesele, suyun fiziksel miktarından ziyade, suyun yönetim mantığıdır. Tahsis rejimi, suyu yalnızca hidrolik bir unsur olmaktan çıkarır; onu ekonomik strateji, kurumsal yapı ve siyasal tercihlerin kesişim noktasına yerleştirir. Bu nedenle Güzelhisar Barajı tartışması, kuraklıktan çok neoliberal dönemde iktisadi önceliklerin nasıl belirlendiği üzerine düşünmeyi gerektirir.


[1] Dokuz Eylül. (2025, 29 Kasım). İzmir’de barajların doluluk oranı açıklandı: Kritik seviyeler dikkat çekiyor. https://www.dokuzeylul.com/izmirde-barajlarin-doluluk-orani-aciklandi-kritik-seviyeler-dikkat-cekiyor-29-kasim-2025

[2] Bu çalışmada ele alınan “çitleme” ve “müşterek” kavramları Karl Polanyi’nin kuramsal çerçevesi bağlamında değerlendirilmektedir. Polanyi, çitleme kavramını esas olarak İngiltere’de 16.–19. yüzyıllar arasında gerçekleşen “Enclosure” (çevreleme) hareketleri üzerinden açıklar ve bu süreci, piyasanın toplumsal yaşam alanlarını metalaştırarak özel mülkiyete dönüştürme hareketi olarak tanımlar. Bu dönemde ortak kullanımda olan köy meraları ve tarım arazileri çitlerle çevrilerek özel mülkiyete geçirilmiş, küçük köylüler topraktan koparılarak mülksüzleştirilmiş ve geçim araçlarını kaybeden nüfus ücretli emek gücüne dönüşmüştür. Polanyi’ye göre bu süreç, kapitalist piyasa toplumunun doğuşunun tarihsel zeminini oluşturur; dolayısıyla piyasa toplumunun ortaya çıkışı doğal ve kendiliğinden bir evrim değil, devlet müdahaleleri ve hukuki düzenlemeler aracılığıyla gerçekleştirilen siyasal bir yeniden yapılanmadır. Yine üzerine durulması gereken ikinci kavram ise “müşterek”tir. Müşterek, piyasa ilişkilerine tabi olmayan ve toplumsal yaşamın kolektif düzenlenişi içinde var olan ortak kullanım alanlarını ve ilişkileri ifade eder. Bu yaklaşımla, toprak, su ya da emek gibi unsurlar başlangıçta birer meta değil, toplumsal varoluşun maddi temelleridir. Daha detaylı bir tartışma içim bkz. Polanyi, K. (2007). Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri (Ayşe Buğra, Çev.). İletişim Yayınları, İstanbul.

[3] T.C. Resmî Gazete. (2019, 10 Aralık). Su Tahsisleri Hakkında Yönetmelik (Sayı: 30974).

[4] Su Tahsisleri Hakkında Yönetmelik, 2019, s. 2-3.

[5] Türkiye Cumhuriyeti. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmî Gazete (Sayı: 17863, 9 Kasım 1982). Madde 168.; m. 56.

[6] İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU). (t.y.). Tesis detay: Yerüstü su kaynakları. https://dev.izsu.gov.tr/tr/TesisDetay/1/3/2

[7] İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU). (t.y.). Yerüstü su kaynakları – tesis detayları. https://dev.izsu.gov.tr/tr/TesisDetay/1/3/2

[8] İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU). (t.y.). Tesis detayları – yerüstü su kaynakları. https://dev.izsu.gov.tr/tr/TesisDetay/1/3/2

[9] İzmir Büyükşehir Belediyesi. (t.y.). Büyükşehir’den Aliağa’ya çifte müjde. https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/buyuksehirden-aliagaya-cifte-mujde/12911/156

[10] PETKİM Petrokimya Holding A.Ş. 2022 Faaliyet Raporu. 2023.

[11] https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izsu-dan-susuzluga-karsi-uc-asamali-plan/57753/156?utm_source=chatgpt.com

[12] Boratav, K. (2010). Türkiye İktisat Tarihi 1908–2009. İmge.

[13] PETKİM Petrokimya Holding A.Ş. (2013). 2012 Faaliyet Raporu, https://chatgpt.com/c/69859fbf-c07c-832a-b50a-ddc4fe5dd9b0.

[14] Harvey, David. “Yeni emperyalizm: Mülksüzleştirme yoluyla birikim.” Çağdaş Marksizm Seçkisi: Yüzyıla Damga Vuran Metinler s 239 (2019).

[15] Sermaye-Emek Kutuplaşmasının Yeniden Üretimi: Acele Kamulaştırma Kararlarında HES’ler, Sudan Sebepler Türkiye de Neoliberal Su Enerji Politikaları ve Direnişleri, Mesleki Kitap, İletişim, Ulusal, 2016, ss 65-92, Türkiye, İstanbul 19, s. 65.

[16] Harvey, 2019.

[17] McCully, Patrick. Silenced Rivers: The ecology and politics of large dams. 1996.

[18] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm - Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, İstanbul: İletişim Yayıncılık, 2009, s. 78.