Asla ders almıyorlar. Bir kez daha savaş yanlısı bir ABD başkanı, egemen bir ulusu diz çöktürmek için ezici bir askerî gücü kullanıma soktu. Bir kez daha saldırıyı meşrulaştırmak için apaçık yalanlar ve abartılı iddialar dolaşıma sokuluyor. İkiyüzlü Amerikan diplomasisi, önceden tasarlanmış bir saldırganlığın bahanesine dönüştü. Müttefiklerin temkinli uyarılarına kulak asılmadı. Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk ve dünya kamuoyu görmezden gelindi. Demokratik rıza ortada yok. Ve yine, başarıyı ölçmeye yarayacak açık hedefler bulunmadığı gibi, uzun vadeli bir plan da mevcut değil.
Bugün İran’a yönelen yeni, genişletilmiş ve görünüşe göre ucu açık ABD-İsrail saldırganlığının sonucu tıpkı geçmişte olduğu gibi öngörülebilir: anında yayılacak bir kaos. Siviller ölecek, çocuklar yetim kalacak, aileler parçalanacak. Zaten başlamış olan ve Tahran’ın Hizbullah ve Husî müttefikleri tarafından desteklenebilecek İran misillemesini bölgesel çalkantı ve uluslararası petrol fiyatlarında panik izleyecek. Yeni nefret tohumları ekilecek, terörist intikam duyguları körüklenecek. Batı’nın hasımları sevinecek. Ve kalıcı değeri olan neredeyse hiçbir şey elde edilemeyecek. Afganistan ve Irak’ta ABD öncülüğündeki başarısız müdahalelerin acı bilançosu buydu. Bugün kasırganın bedelini ödeme sırası Tahran’da.
Geçmişten hâlâ ders çıkarılmamış olması ne kadar sarsıcı, ne kadar affedilmez! 21. yüzyılda seçilmiş bir Amerikan başkanının, dünyaya namlu ucundan talimat vermenin hâlâ etkili ve meşru, hatta ahlaki olduğuna inanması ne kadar inanılmaz. ABD hangi hakla, hangi makul gerekçeyle böyle davranabiliyor?
Elbette bazı farklar var ama Donald Trump’ın İran’ı kuşatması ile George W. Bush’un 2003’te Irak’a yönelik felaketle sonuçlanan işgali arasındaki benzerlikler çarpıcı. Her iki kriz de, Vietnam’dan –ve 1953’te CIA öncülüğünde gerçekleştirilen İran darbesinden– bu yana süregelen, nihayetinde başarısız ve son derece maliyetli Amerikan müdahaleciliğinin daha geniş bir örüntüsüne oturuyor. Trump dış maceralardan kaçınacağına söz vermişti. Sürprize bakın ki yalan söyledi. ABD’nin dünyayla kurduğu ilişkiyi kökten değiştirdiğine inanan herkes, 1945 sonrası emperyal kibrin bu utanç verici hikâyesi üzerine tekrar düşünmeli. Bu bakımdan Trump’ın seleflerinden hiçbir farkı yok.
Trump’ı sıra dışı kılan şey, kişisel çıkarının bu kadar apaçık oluşu. Bugün İran halkı için “özgürlük” istediğini ve İran’ın “güvenli” bir yer olmasını arzuladığını söylese de, Trump 1917’de ABD’yi Birinci Dünya Savaşı’na sokarken “dünya, demokrasinin güvenliği için güvenli hale getirilmelidir” diyen Woodrow Wilson değil. (Ayrıca Wilson’ın kastettiği demokrasinin de Avrupa’yı kapsadığı; Afrika, Ortadoğu ve Asya’daki sömürge imparatorlukları için geçerli olmadığı sonradan ortaya çıktı.) Ocak ayında Venezuela’ya saldırdıktan sonra Trump açıkça tek isteğinin petrol olduğunu itiraf etmişti. Başka açılardan da bakıldığında, bugün yaşananlar fazlasıyla tanıdık geliyor.
Bush gibi Trump da yalanlara dayanan bir kriz imal etti ve aslında kendisini fiilen köşeye sıkıştırdı. Geçen yıl İran’ın nükleer kapasitesini “yok ettiğine” dair asılsız iddiasıyla kendi yarattığı beklentilerin rehini haline geldi. Bush ve suç ortağı Tony Blair gibi Trump da tehdidi bilinçli biçimde büyütüyor. Yıllık Kongre konuşmasında, Tahran’ın balistik füzelerinin “yakında” ABD topraklarına ulaşabileceğine dair hiçbir kanıta dayanmayan iddiası, Saddam Hüseyin’in efsanevi kitle imha silahlarına ilişkin ABD ve Birleşik Krallık’ın meşhur yalanlarını hatırlatıyor. İsrail’in “önleyici” saldırılar düzenlediği iddiası da yanıltıcı. İran’ın saldırıya hazırlanmakta olduğuna dair açık ve somut hiçbir kanıt yok. Aksine, geçen hazirandaki yıkıcı ABD-İsrail saldırısından sonra İran, umutsuzca barışı korumaya çalışıyordu.
Trump, Truth Social’da yaptığı açıklamada İran’ın defalarca nükleer silahlardan vazgeçmeyi reddettiğini öne sürdü. Bu da doğru değil. Rejim, en üst düzey liderden aşağıya doğru, son yirmi yılda buna hazır olduğunu defalarca dile getirdi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi geçen hafta bir kez daha İran’ın “hiçbir koşulda nükleer silah geliştirmeyeceğini” söyledi. İddialar ve karşı iddialar var ama gerçek şu ki ne ABD, ne BM denetçileri ne de İsrail’in son derece hasmane lideri Benjamin Netanyahu, İran’ın nükleer silah inşa etmeyi planladığına ya da istediğine dair bir kanıt sunmuş değil.
Saldırı öncesinde Trump, Arap ve Avrupalı müttefiklerin bölgesel bir yangın çıkacağına dair kaygılarına rağmen hedeflerini açık seçik olarak tanımlamayı reddetti. Şimdi ise dile getirdiği talepler neredeyse hezeyana varıyor. İran’ın nükleer tesislerini (yeniden) “tamamen yok etmek”, balistik füzelerini imha etmek, Devrim Muhafızları’nı dağıtmak (ya da “tam dokunulmazlık” karşılığında koşulsuz teslim olmalarını sağlamak) ve aynı zamanda İran’ın bölgedeki müttefik vekil güçlerini de ortadan kaldırmak istediğini söylüyor.
Trump ayrıca İran halkını açıkça ayaklanmaya ve hükümetlerini devirmeye çağırıyor; daha önce rejim değişikliğinin “olabilecek en iyi şey” olduğunu ilan etmiş ve “yardım yolda” demişti. Ancak Irak ve Afganistan’da olduğu gibi kara birlikleri göndermeden, ülkeyi yıllarca işgal etmeden ve ucu açık isyanlarla cebelleşmeden bu değişimin nasıl sağlanacağını açıklamıyor – üstelik bunun için ülkeye bir ABD gücünün konuşlandırılması da gündemde değil. 1991 Körfez Savaşı’nın ardından George H. W. Bush Iraklılara benzer bir çağrı yaptığında, Saddam’ın henüz yenilmemiş olan rejimi Şii nüfusa yönelik kitlesel bir katliam gerçekleştirmişti.
Ulusal bir ayaklanma çağrısı yaparken Trump, “Bu, muhtemelen nesiller boyunca elinize geçecek tek fırsat, yıllardır Amerika’dan yardım istediniz ama hiç alamadınız. Bu gece benim yapmaya hazır olduğumu yapmaya hiçbir başkan cesaret etmedi. Şimdi size istediğinizi veren bir başkanınız var; bakalım nasıl karşılık vereceksiniz,” dedi. Oysa önceki başkanların İran’da bu denli pervasız bir adım atmamasının mantıklı ve makul nedenleri var. Bu, kesinlikle bir “armağan” değil. Sorumluluk duygusundan yoksun, anarşi ve kaosa davetiye çıkaran bir tutum. İran devletinin çok sayıdaki etnik ve dinî bileşenlerine ayrışmasını ve bölge ülkelerini içine çekecek yıkıcı bir iç savaşı tetikleyebilir. Eğer böyle olursa, bunun sorumluluğu Trump’a ait olacaktır. Bu, budalalığın zirvesidir.
Barack Obama’nın eski ulusal güvenlik danışman yardımcısı Ben Rhodes, yakın tarihli bir yazısında şu uyarıyı yaptı: “Trump Amerikalılar ve dünya için katlanarak daha büyük bir tehlike oluşturuyor – tarihsel bir istisna olduğu için değil, Amerikan geçmişinin en kötü dürtülerini yansıttığı için.” Trump, kökleşmiş ve kendini beğenmiş Amerikan istisnacılığı sorununun tipik bir örneği. Rhodes’un sorusu çarpıcıydı: “Kendi ‘özel’ karakterimize duyduğumuz nasıl bir özgüven, ABD hükümetini, irademize boyun eğmek istemeyen ve üstünlüğümüze inanmayan bir dünyayı denetlemeye kalkışmaya sevk ediyor?” Rhodes’a göre, “şimdi zorunluluk kılıfına büründürülmüş yeni bir saldırganlık nöbetine giriyoruz.”
Trump, İran’a ikinci kez müzakere teklif ederken açıkça bir saldırı planladı. Bu hafta Cenevre’de yapılan görüşmelerin bir danışıklı dövüş olduğu artık ortada. Dahası, azami hedeflerini ilan etmiş olan Trump ve Netanyahu’nun saldırıları yakında durduracağına dair bir işaret de yok. Bunu yapmak başarısızlık izlenimi yaratır. Trump, 1979 İran Devrimi sırasında ABD’nin yaşadığı aşağılanmaların intikamını alan, İran’ı yeniden Batı’nın yörüngesine sokan başkan olmak istiyor. Ayrıca kasım ayındaki ara seçimler öncesinde, düşük seyreden onay oranlarını toparlayacak bir “zafer”e ihtiyacı var. İran takıntısıyla bilinen Netanyahu’ya gelince, onun istediği şey imkânsız: İsrail’in yeni-sömürgeci şartlarıyla sonsuza dek garanti altına alınmış bir güvenlik.
Bu tehlikeli ve iyi düşünülmemiş müdahalenin nasıl sona ereceği belirsiz. “Liderlik hedeflerinin” (yani dini lider Ayetullah Ali Hamaney ve yakın çevresinin) vurulduğu bildiriliyor olsa da, ani bir hükümet çöküşü şu aşamada muhtemel görünmüyor. Bu da, rejimin yara almış ve zayıflamış olsa bile, içeride ve dışarıda ciddi, hatta belki daha büyük meydan okumalar üretmeye devam edeceği anlamına geliyor. İran bombalanarak işleyen bir demokrasiye dönüştürülemez. Temsil ettiği Batı karşıtı meydan okuma, sosyal medya paylaşımlarıyla ortadan kaldırılamaz. Hamaney ya da onun yerine atanacak dinî halefler iktidarda kaldığı sürece, sert baskı politikaları ve bölgesel sorunlar çıkarma eğilimi sürecektir.
Yine de barışçıl bir birlikte yaşamın inşa edilebileceği ortak bir zemin mevcut. Demokratik kendi kaderini tayin, siyasal özerklik, bireysel haklar ve ahlaki ilkelere bağlılık gibi kavramlar, Trump ve Hamaney gibi kontrol takıntılı otoriterler için kabul edilemez olabilir. Ama halkları için değil. Bir Pers imparatoru gibi davranan “Kral” Donald’ın İranlılardan asıl istediği teslimiyet, haraç ve biat. Ülke içinde de yurttaşlarından benzer bir korkuya dayalı sadakat talep ediyor.
Bütün nefret söylemine, karşılıklı cehalete ve dezenformasyona rağmen Amerikalıların ve İranlıların büyük çoğunluğu aslında aynı tarafta. Ortak düşmanları zorbalık. Sorun liderlerinde. Bu kavgaya gerek yok.
İngilizceden Çeviren: Barış Özkul
İlk olarak Guardian’da yayımlanmıştır.





