Bir Yaşamdan Geriye Kalan

Aslında bu yazıyı çok daha önce, Erdoğan Özmen’in Freud ve Lacan kitabı üzerine yazmak istemiştim. Defalarca yazıp sildiğim, bir türlü içime sinmeyen, hep bir tarafı eksik kalan o metni bir türlü tamamlayamadım. Belki de bazı metinler, eksik kalmaya mahkûmdur. Birikim’deki her yazısını büyük bir heyecan ve merakla takip ettiğim Erdoğan Özmen’in son kitabını gördüğüm an, içimi kaplayan o derin ve başlangıçta anlamsız gelen hüzün, bugün anlamına kavuştu sanki. Vedanın başlangıcını kabul edememekmiş yaşadığım. 1990’lardan bu yana düzenli yazdığı Birikim’de yeni yazılarının sıklığının azalması ve o son kitabın bir derleme oluşuyla birleşince, hissettiğim hüzün nihayet anlamını buldu. Sevgili Barış Özkul’un ricası, bu yarım kalmış yazıyı tamamlamama vesile oldu. Fakat Erdoğan Özmen hakkında yazmak, tahmin ettiğimden de zormuş.

Erdoğan Özmen’in henüz psikanaliz ülkemizde tanınmazken psikanaliz sevdası uğruna verdiği mücadele ve emek, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde başladı. Birçok meslektaşa ve öğrenciye yol gösterici oldu, cesaret verdi. Yazıları ve duruşu ilham oldu. 1990’lı yılların başından itibaren ise yazılarını ve analizlerini Birikim’de paylaştı. Özellikle 1995’te yayımlanan Psikiyatri, Psikoloji, Politika kitabı, o dönem dergi çevresinde yürüttüğü tartışmaların kıymetli bir meyvesiydi. Yaklaşık 35 yıl boyunca psikanalizi politik ve toplumsal bir okuma aracı olarak kullanarak Birikim’e özgün, teorik ve bir o kadar da insani bir hat kazandırdı. Güncel siyasetten derin teorik tartışmalara, klasik psikanalize uzanan o muazzam külliyat, bizler için her zaman bir hazine niteliğinde kalacak.

Onun yazıları yalnızca bireyin değil, toplumun da huzursuzluğuna ayna tutuyordu. Sevgili Didem Doğan’ın tarif ettiği gibi; Erdoğan Özmen’in “dünyayla samimi bir derdi vardı.” Psikanalizin o meşhur "soğukluğu", onun dilinde hayatın sıcaklığıyla buluşurdu. Psikanaliz basitleştirmez; bilakis karmaşıklaştırır. Her şeyi süratle tüketip posasını çıkardığımız, hiçbir "an"da uzun süre ikamet edemediğimiz ve bilginin dahi en saf, en işlenmemiş halini talep ettiğimiz bu hız çağında psikanaliz; bu yüzeyselleşmeye karşı sessiz ama devrimci bir başkaldırıdır. Ancak onun vurguladığı bu "karmaşıklığı", zihinsel bir bulanıklıkla karıştırmamak gerekir. Karışık olanı ayrıştırmak imkânsızken, karmaşık olanda çokluk bir aradadır; bir düzen, bir ilinti ve derinlik barındırır. Karmaşık olan, içerisinde bağları tutar.

Erdoğan Özmen, metinlerinde tam da bu bağları görünür kılıyordu. Oidipus karmaşasının, narsisizmin, arzu ve hazzın modern bireyde nasıl yeniden biçimlendiğini anlatırken, klasik kuramın mesafesini ustalıkla gündelik yaşamla birleştirirken yazılarındaki en belirgin özellik o eşsiz tevazuuydu. Son zamanlarda sıklıkla maruz kaldığımız o öğretici, üstten bakan didaktik tondan ve hakikati tekeline almış o kibirli dilden tamamen sıyrılmıştı.

İnsan, her şeyden evvel bir hikâye olma gayretindeki varlıktır. Bu hikâye kimi zaman berrak, çoğunlukla ise tekinsizdir. Heidegger’in işaret ettiği üzere; yaşam ileriye doğru yaşansa da anlam ancak geriye dönük olarak kurulabilir. Belki de insan, kendi hikâyesini anlamlandırırken o geriye bakış anında kendisine eşlik edecek bir "öteki"ne, bir tanıklığa muhtaçtır. Bu tanıklığın en büyük emaresi ise kapsanmaktır. Erdoğan Özmen’in metinlerinde okuyucunun satır aralarında deneyimlediği histir bu. Bu kapsayıcı atmosferde; saldırgan ve yıkıcı dürtülerin, yaşamsal bir alana taşınması süreci filizlenirdi. İşte o noktada Melanie Klein’ın bahsettiği o büyük dönüşüm gerçekleşir: Haset, şükrana dönüşür. Mesele artık terk edilmek değildir; sevilen nesnenin varlığını iç dünyaya almak, onu orada yaşatırken onun sayesinde yeniden doğmaktır.

Onun görme ve dinleme biçimi benzersizdi. “Hastalarınızı çok iyi dinleyeceksiniz, söylenmeyeni duyacaksınız” derdi. Dile dökülmemiş olanı duymaktı onun ustalığı. Psikanalizle ilgilenenler bilir ki bir unutuş sadece bir unutuş değildir; tesadüf yoktur. Hayatımda olduğum kişiyi büyük oranda ona borçlu olduğumu düşünürken, onu son yolculuğuna uğurladığım o gün kimlik kartımı düşürmüşüm. Belki de bu kayıp benden de bir şeylerin eksilmesiydi. Onu hep bilgeliğiyle, şefkati ve iyiliğiyle anımsayacağım.

Ona, onunla tanıştığım bu metinle veda ediyorum:

“Nereye dönse, ne yapsa vazgeçemediği ve bırakamadığı şeylerin toplamıdır insan. Onların içimizde birikmesidir varlığımızın esasını oluşturan. Kristaller halinde içimizde çökelmesi, yer etmesidir. En baştan bizi orada bekleyen, verili bir kimlikle, “fıtratımıza” kayıtlı bir özle başlamayız hayata. (…) yüce bir gayretle adeta yoktan var ederek adım adım inşa ederiz kendimizi. Yaşadığımız bütün ayrılıkların, kayıpların ve hüsranların yasını tutarak, onlardan ve bozulan her ilişkiden, sevdiklerimizi inciten ve acıtan her şeyden kendimizi de sorumlu sayarak insan oluruz. Hiç terk etmeden. Her kayıpta, kaybettiğimiz kişi ya da şeyle özdeşleşerek. Onların gölgesini üstümüze düşüre düşüre kurarız benliğimizi. Varlığımızın en içinde, her birimizi vefasızlıktan ve kadir kıymet bilmezlikten esirgeyen güçlü bir çekirdeği muhafaza ederek. (…) Teşekkür etmeyi ve minnet duymayı ta başta öğreniriz.”[1]

Hayattaki en sahici karşılaşmalarıma minnetle… Ve ne mutlu bana ki, hem psikoterapistliğim hem de bir yanım hep ona benzeyecek.


[1] Erdoğan Özmen (2014), Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan. İstanbul: İletişim Yayınları.

Erdoğan Özmen (2003), Psikanalizin Serüveni ve Çağrısı. İstanbul: İletişim Yayınları.

Erdoğan Özmen (2025), Freud ve Lacan: Psikanalize Giriş Yazıları. İstanbul: İletişim Yayınları.

Erdoğan Özmen (1995), Psikiyatri, Psikoloji, Politika. İstanbul: Zed Yayınları.