Lübnan’da Hizbullah’ı Bahane Eden Siyonist Yayılmacılık

Daha önce Lübnan Hizbullahı’nın (kelime anlamıyla “Allah’ın Partisi”) hiçbir askerî girişimi, 2 Mart’ta İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak ülkenin güney sınırından İsrail devletine doğru roket fırlatma kararı kadar Lübnan’da tepki toplamamıştı. Bu ilk salvo, Siyonist devlet tarafından da derhal, güney Lübnan’a uzun zamandır tasarladığı işgali başlatmak için bir bahane olarak kullanıldı.

Lübnan halkının, ülkelerinin kapasitesini aşan bir çatışmanın içine sürüklendiğini düşündükleri için büyük bir öfke duymaya hakkı var. Üstelik bu sürüklenme, resmî kurumların dışında, onlara paralel biçimde işleyen ve yabancı bir devlet adına hareket eden askerî bir örgütün tek taraflı kararıyla gerçekleşti. Bu tepki özellikle de, söz konusu resmî kurumların seçimle gelen meşruiyetinin tartışmasız olması ve bunun bölgenin siyasî koşulları içinde daha da açık biçimde görülmesi nedeniyle son derece anlaşılır.

Kamusal öfkeyi artıran bir başka unsur da, Hizbullah’ın Siyonist devletle savaşı yeniden alevlendirmek için öne sürdüğü gerekçenin, nüfusun daha geniş bir kesiminin üzerinde uzlaşabileceği bir gerekçe olmamasıdır. Oysa Filistin halkıyla, özellikle de maruz kaldıkları soykırımcı savaş karşısında Gazze halkıyla dayanışma kararı böyle değildi. Hizbullah’ın bu kez savaşa girmesine yol açan sebep, Lübnanlı Şiilerin kendi içinde bile fikir birliği yaratmış değil; oysa parti, toplumsal tabanını esas olarak bu dinî-mezhepsel çevre içinde inşa etmiştir. Partinin İsrail’e füze fırlatma girişimi görünürde, İran’ın teokratik anayasasına göre devletin başındaki isim olan “rehber fakih”in ya da “ilahiyatçı-hukukçunun” (Farsçada Veli-yi Fakih) öldürülmesine misilleme niteliği taşıyordu.

Hizbullah, İran devletine bağlılığını hiçbir zaman gizlemedi. Partinin merhum genel sekreteri Hasan Nasrallah –İran modeline uygun biçimde partinin örgütlenmesinde de belirleyici olan teokratik kaideye göre bir din adamıydı– bir keresinde açıkça şöyle övünmüştü: “Biz Fakihin Velayeti’nin Partisiyiz.” (Arapçada Vilayet el-Fakih.) Bu, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu babası Ruhullah Humeyni tarafından sistemleştirilen köktenci-teokratik bir doktrindi. Humeyni bir büyük ayetullahtı; yani On İki İmamcı Şiiliğin (Şiiliğin ana kolunun) en yüksek dereceli din adamlarından biriydi. Aynı zamanda İslam peygamberinin soyundan geldiği iddia edilen milyonlarca kişiden biriydi; bu soy, Humeyni’nin halefi Hamaney’de ve Nasrallah’ın kendisinde de görüldüğü üzere, din adamları arasında kara bir sarıkla ayırt edilir. Beyaz sarık takan diğer din adamlarından bu yönüyle ayrılırlar ve “seyyid” unvanını taşırlar.

Humeyni’nin doktrini Şii ulema arasında hiçbir zaman oybirliğiyle benimsenmedi. Onun bu doktrine getirdiği köktenci siyasî yorum, rehber fakihin niteliklerine dair asıl dinî anlayıştan ciddi biçimde sapıyordu. Bu durum, Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra, yeni rejim içindeki siyasî manevraların sonucunda aynı makamın yalnızca daha alt bir dinî rütbe olan Hüccetülislam mertebesine ulaşmış Ali Hamaney’e verilmesiyle daha da belirginleşti. Bu hamle, anayasanın değiştirilmesini zorunlu kıldı. Böylece, Uzmanlar Meclisi tarafından seçilen rehber fakih için en yüksek dinî mertebeye sahip olma şartı kaldırıldı. Söz konusu meclis, Koruyucular Konseyi’nin on iki üyesinin onayından geçen 88 din adamından oluşuyor; konsey üyelerinin yarısı da doğrudan rehber fakih tarafından atanıyor.

Daha alt dereceden bir din adamının en yüksek makama getirilmesi örüntüsü, Hamaney’in oğlu Mücteba’da da tekrarlandı; o da, tıpkı babasının iktidara yükseldiği sıradaki gibi, Hüccetülislam mertebesinin ötesine geçmiş değildir. Böylece, İran İslam Cumhuriyeti’nde yorumlandığı şekliyle Fakihin Velayeti, biçim itibarıyla teokratik görünen ama gerekli manevî dayanaklardan yoksun olan ve bunun yerine son derece dünyevî kurumlara ve çıkarlara dayalı bir rejimin ideolojik cilasından ibaret hale geldi. Bu kurumların merkezinde, İngilizcede Islamic Revolutionary Guard Corps (IRGC) olarak bilinen, Türkçede ise daha çok İran Devrim Muhafızları Ordusu diye anılan İslam Devrimi Muhafızları yer alıyor. Bu yapı, İran silahlı kuvvetlerinin başlıca ideolojik bileşeni olarak, İran’ın petrol gelirleriyle finanse edilen askerî-sınaî-toplumsal bir kompleks niteliğindeki devasa ekonomik imparatorluğunu kontrol ediyor.

Lübnan Hizbullahı, 1982’de İsrail’in Lübnan’ın yarısını işgali karşısında gelişen direniş ortamında, İran’ın doğrudan dahliyle kuruldu. Böylece hem işgale karşı direnen bir örgütün özelliklerini taşıdı hem de İran rejiminin yöredeki silahlı uzantısı olma niteliğini bünyesinde barındırdı. Bu ikili karakter en açık biçimde, partinin 2013’ten itibaren Suriye iç savaşına büyük ölçekli müdahalesinde görüldü. Hizbullah burada, Humeyni ideolojisiyle hiçbir ilgisi olmayan, hatta ona epeyce karşıt bir ideolojiye –Arap milliyetçiliği ve “sosyalizm”– bağlılık iddiasındaki bir rejimi ayakta tutmak için devreye girdi. Bu müdahale, İran’ın Suriye’deki Baasçı Esad rejimi lehine giriştiği müdahalenin ana unsurunu oluşturuyordu; söz konusu müdahale İran devletinin çıkarları tarafından yönlendirildi ve ancak o rejimin 2024 sonundaki çöküşüyle sona erdi.

Bu açıdan bakıldığında, Hizbullah’ın 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırganlığına karşı İran rejiminin bölgesel direnişi genişletme stratejisinin parçası olarak Siyonist devletle yeni bir savaşı ateşleme girişimi, Lübnanlıların çoğunun gözünde partinin kendi ülkesinin ve halkının çıkarlarından ziyade İran rejiminin çıkarlarını öncelediği görüşünü doğrulayan ikinci büyük eylemdir. Buna, Ekim 2023’ten beri Gazze’yle dayanışma adına yürüttüğü ve daha somut olarak Tahran’ın bir başka müttefiki olan Hamas’a destek vermeyi hedefleyen iki yıllık savaşın, partinin kendi toplumsal tabanını bile yormuş olduğu gerçeğini eklemek gerekir. Hamas, Esad rejiminden farklı olarak, en azından anti-Siyonist bir savaş gücüdür.

Bununla birlikte, bugün Lübnan’a yönelen Siyonist saldırıyla iki buçuk yıl önce Aksa Tufanı Harekâtı’nın ardından Gazze’ye yönelen saldırı arasında açık bir ortaklık var. Nasıl ki o harekât mevcut Siyonist hükümet –İsrail devleti tarihinin en aşırı sağcı hükümeti– için bir bahane olarak kullanıldıysa, Hizbullah’ın roket fırlatması da aynı şekilde kullanılmıştır. Amaç, kökleri Siyonist ideolojinin kuruluşuna uzanan ve bugün İsrail kabinesine egemen olan aşırı sağ tarafından hararetle savunulan yayılmacı emelleri hayata geçirmektir. Gerçekten de İsrail’in Gazze Şeridi’ni işgal ederken nüfusu kuzeyden güneye doğru aşamalı biçimde yerinden etmesiyle, bugün güney Lübnan’da yaptıkları arasındaki paralellik çarpıcıdır.

Gazze’de olduğu gibi Lübnan’da da, Siyonist kabinenin en uç üyeleri hükümetlerinin gerçek amacını açık ediyor. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 24 Mart’ta “Litani Nehri Lübnan’la yeni sınırımız olmalı” dedi. Söz konusu nehir, bugünkü sınırın 15 ila 30 kilometre kuzeyinde bulunuyor ve Lübnan topraklarının yüzde 10’undan fazlasını kapsayan bir bölgenin doğal sınırını oluşturuyor. Smotrich, İsrail’in Gazze Şeridi’nin bir kısmını işgal etmesi gibi Lübnan’ın bu bölümünü de kalıcı biçimde ele geçirmesini, işgali sürdürmesini ve daha sonra ilhaka yönelmesini savundu. Aynı gün, Netanyahu’nun Likud partisinden savaş bakanı İsrael Katz da bu arzulanan bölgenin İsrail’in “güvenlik kuşağı” olduğunu ilan etti.

İsrail hükümeti bu savaşlarda, bugün Beyaz Saray’da Siyonist emellere bütün Amerikan başkanlarından daha hoşgörülü yaklaştığı kesin olan bir başkanın, Donald Trump’ın olmasından yararlanıyor. Trump ilk başkanlık döneminde, İsrail’in 1967’den beri işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs ile Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nin ilhakını tanıyan ilk Amerikan başkanı olmuştu. Körfez monarşilerinin vetosu, özellikle de Trump’a en yakın olan Birleşik Arap Emirlikleri yöneticilerinin çizdiği “kırmızı çizgi” olmasaydı, Batı Şeria’nın büyük bölümünün ilhakını da desteklemeye hazırdı. Benjamin Netanyahu ile kabinesi, ABD başkanının Güney Lübnan’ın işgaline göz yumacağını, hatta belki açıkça destek vereceğini umuyor. Gazze Şeridi’nin yarıdan fazlası üstündeki tahakkümlerini de bu yüzden sürdürebildiler: Trump’ın ya da onun “barış planı”nın başarısızlığının, işgali uzatmalarına ve daha sonra Şerit’in büyük bölümünü ilhak etmelerine imkân vermesini bekliyorlar. Aynı zamanda, Yahudi yerleşimcilerin hükümet desteğiyle yürüttüğü şiddetli, sinsi el koyma ve tehcir politikalarına maruz kalan Batı Şeria’nın büyük kısmını da ilhak etmeyi düşünüyorlar.

Aşırı sağcı Siyonist hükümet, bugün halkının büyük kısmını yerinden ederek boşalttığı güney Lübnan’da da aynı durumu yaratabilmeyi umuyor. Hamas’ın varlığını ve onun İsrail devletine yönelik tehdidini Gazze’deki işgalin sürdürülmesi için nasıl bahane olarak kullanıyorsa, Hizbullah’ın varlığını ve kendi devletine yönelik oluşturduğu tehdidi de güney Lübnan’ın uzun vadeli işgali için bahane olarak kullanmak istiyor. Bu açıdan bakıldığında, Hizbullah’ın işgale direnişi de Hamas’ın direnişi gibi, işgali uygulamanın ve kalıcılaştırmanın gerekçesine dönüştürülüyor.

Ama İsrail’in güney Lübnan’ı yeniden işgal etmesi, Hizbullah’ın direnişine yeniden ulusal bir meşruiyet kazandırabilir. Böyle bir durumda, işgale karşı yürüttüğü mücadele yeniden haklılık zemini kazanır; beklenti de, İsrail ordusunu yıpratarak onu sonunda geri çekilmeye zorlamasıdır. Nitekim 1990’larda Hizbullah öncülüğündeki direniş, 2000 yılında bunu başarmıştı. O geri çekilme Siyonist İşçi Partisi’nin başını çektiği bir hükümet döneminde gerçekleşmişti ve bugünkü İsrail hükümetinin aynı şeyi yapması pek muhtemel görünmüyor. Ama İsrail’de iktidarın çok uzak olmayan bir gelecekte el değiştirmesi de ihtimal dışı değil.

Bu koşullar altında Lübnan hükümetinin yapabileceği en iyi şey, özellikle Beyaz Saray üzerinde en fazla nüfuza sahip olan Arap devletleri –yani Körfez monarşileri– nezdinde etkin bir diplomatik girişim yürütmek ve onları, güney Lübnan’ın uzun süreli işgalini önlemek için Trump üzerinde baskı kurmaya sevk etmektir. Bu monarşiler, 20. yüzyılın son yirmi yılında Lübnan topraklarının bir bölümünü kapsayan İsrail işgalinin Hizbullah’ın yükselişine ve İran nüfuzunun bölgesel ölçekte genişlemesine yol açtığını elbette biliyorlar. Dolayısıyla aynı senaryonun tekrarlanmasını önlemekte onların da çıkarı var. Lübnan hükümetinin İsrail saldırganlığı karşısında çabalarını yoğunlaştırması gereken nokta budur; ABD baskısıyla Hizbullah’ı silahsızlandırmaya çalışmak değil. Böyle bir görev hükümetin kapasitesini aşar.

Dahası, Lübnan hükümeti 27 Kasım 2024 tarihli ateşkes anlaşması uyarınca Hizbullah güçlerinin Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeden çekilmesine ve yerlerine resmî Lübnan Silahlı Kuvvetleri birliklerinin konuşlandırılmasına rağmen, İsrail’in bu bölgede hava saldırılarını ve sınır ihlallerini durdurmadığını açıkça gördü. Buna rağmen Lübnan hükümetinin İsrail’in yeni işgaline verdiği karşılık, kendi birliklerini güneyden çekmek ve en uygunsuz anda Hizbullah’a karşı sesini yükselterek onun askerî eylemini yasadışı ilan etmek oldu.

Ülkenin en temel çıkarı, Hizbullah silahlı güçlerinin Lübnan Silahlı Kuvvetleri içine entegre edilmesini sağlayacak barışçıl bir anlaşmaya varılmasıdır. Ama bu da ancak bölgesel denklem esaslı biçimde değiştiğinde mümkün olabilir. Hizbullah’ı zor kullanarak silahsızlandırmaya yönelik her girişim, 1975-1990 arasında on beş yıl süren iç savaşla zaten harap olmuş bir ülkede, iç savaşın yeniden başlamasının reçetesinden başka bir şey değildir.


Çev. Barış Özkul

İlk olarak New Politics'te yayımlanmıştır.