Bu hafta art arda günlerde Urfa ve Maraş'ta yaşanan ve ölümlerle sonuçlanan iki okul saldırısı, ülkeyi infiale sürükledi. Üzüntü, endişe, öfke duyguları içinde yayılan tepkilerin içeriği en az olayların kendisi kadar dehşet verici görünüyor. Toplamda bu tepkilerin içerdiği yargılar bazı ortak noktalarda birleşerek sebepleri örten, sorumluları muğlaklaştıran koca bir sis bulutu yaratıyor.
Olaylarla ilgili herhangi bir haberin yorumlarında ya da sosyal medyadaki reaksiyoner paylaşımların büyük kısmında üç yaygın suçlu tespiti var: toplumsal çürüme, yeni nesil ebeveynler ve yozlaşmış gençler/çocuklar. Bu üç ezbere suçluyu, son yıllarda sıkça bir arada görüyoruz. Sırayla hepsinin yanlış adresler olduğunu anlatmaya çalışayım.
Çoğunlukla rahatsızlık duyulan kültürel ve etik dönüşümlere işaret etmek için çaresizce başvurulan, toplumun çürüyen bir organizma olduğu iddiası, çok katmanlı durumların, çok failli olayların hepsini açıklar gibi görünse de aslında kök sorunları perdeleyen bir kabul. Bu kabule saplanıp kalmak, hak ihlallerinin, büyük katliamların adını koymaktan kaçınıp “vicdan” adında bir boş gösterene sığınmaya benziyor. “Toplum çürüdü” deyivermek yerine “Bu ülkede yapısal şiddet var, çocuk nefreti var, liyakatsizlikle alt üst edilmiş kurumlar var” dersek bir de bunları eyleyen faillerden söz etmek gerekecek. Sorumluları anonimleştirip bir sis perdesinin ardına gizleyen bu laf yerine onları adıyla analım lütfen. Devlet diyelim, hükümet diyelim, AKP diyelim. Ardına günün güvenlikçi fiyaskosuyla muhalefet liderini ekleyelim. Ama çürüyen ve onarılamaz tanısı koyduğumuz, dolayısıyla daha da baskıcı politikalarla tepesine binilmesine farkında olmadan alan açtığımız toplumu bu kadar edilgen bir nesne gibi anmaktan vazgeçelim. Toplum, kriz zamanlarında kendi itkisini yaratabilen, kendini onarmakta mahir, devinimsel bir öznedir; hakkını teslim edelim.
Yeni nesil ebeveynler son yılların alay konusu ve günah keçisi. Kim bunlar? Daha samimi olayım –ben de onlardan biriyim zira– kimiz biz? Çocukluğu 1990’larda geçmiş, şiddetin her türlüsüne evde, okulda, sokakta maruz kalmış, umut bağladığı sınavlarda soruları çalınmış, tam işe girecekken mülakat adı altındaki referans yarışlarına ya da adrese teslim kadrolara takılmış, sokağa çıkınca başından gaz fişeğiyle vurulmuş, işe girebildi ve sağ kaldıysa KHK ile işinden edilmiş bir kuşağız. Yine de dünyaya dair bir umudu nasıl olmuşsa bulup anne baba olunca çocuğunu insanlığın eriştiği kimi tıbbi, psikolojik, entelektüel ve politik farkındalıklar çerçevesinde insanca yetiştirmek isteyen, dünyayı değiştirmeye kendinden başlama sorumluluğu duyan fanileriz. Bu ülkedeki ve dünyadaki çocukların sorunlarıyla dertleniyor, her birinin çocukluklarını koruyabilmek için geleneklere, topluma, her türlü otoriteye rağmen çok emek veriyoruz. Çocukları birer özne olarak kabul etmenin, onların özgüvenini önemsemenin, haklarını savunmanın, sağlıklı beslenme ve şiddetsizlik gibi çabaların kimseye zararı olmadığını, aksine çocuklar için daha güvenli bir dünya gayretine denk düştüğünü hatırlatmak isterim. Yazık ki çocuklardan sadece onlardan yaşça büyükler diye saygı talep eden, içlerinden duygusal, psikolojik, fiziksel istismarcılar da çokça çıkan otorite sahibi yetişkinler konusunda aynı konumlanmadan söz etmek mümkün değil. O yüzden gelin, çocuklardan koşulsuz biata denk düşen korku dengi bir saygı beklemek yerine onlara sevgi ve güven bağıyla örülü, karşılıklı saygıyı da zaten beraberinde getiren sağlıklı ortamlar kurmayı birlikte öğrenelim.
Gelelim “yozlaşmış, oyun bağımlısı, sorunlu”, önceki nesillere hiç benzemeyen çocuklara, gençlere. Konumuzun odağı olan okullarla başlayayım. Devlet okullarında 6-18 yaş arası çocuklar, mevcudu 45 kişiye varan sınıflarda, bir öğün yemekten mahrum, rövanşist, liyakatsiz, ihaleci, tarikatçı ve milli politikaların nesnesi konumunda günlerinin neredeyse yarısını geçiriyorlar. Böyle bir ortamda çocuğun görülmesi, fark edilmesi, anlaşılması, herhangi bir ihtiyacına cevap bulması ya da destek görmesi olanağı yok. “E canım biz de bu yollardan geçtik, okuyan okuyor, bu nesil şımarık.” Hayır. Biz bu yollardan geçmedik. Gecekondusu, köyü, kenti, sitesi fark etmeksizin çok büyük çoğunluğumuz çocukluğunu sokakta akranlarıyla oyun oynayarak geçirdi. Odasından çıkmamakla, oyundan başını kaldırmamakla suçlanan çocuklar daha yürümeden tablet kullanabilmesiyle övünülen çocuklar. Bir bozulmadan söz edilecekse uzun ve denetimsiz ekran süresi, şiddet içerikli oyunlara ve dizilere maruz kalma konularında bilimsel uyarılara kulak asmayan, bakım mesaisini ekranlara devretmiş ebeveynlik pratikleriyle ilgilenmekle başlanabilir. Üstelik çoğu durumda bu tutumlar da bireysel bir tercihten çok ebeveynin de karşı karşıya olduğu yapısal zorlanmalardan doğuyor ve bu zorlanmaların çocuğun gündelik yaşamında sayısız tezahürü var. Çocuklar yükü yalnızca yetişkinlerde gibi görünen tüm toplumsal krizlerin orta yerindeler. Bazılarından koruyabilmek için onları sokaklardan da çektik. “Ne oldu da sokaklar bu kadar tekinsiz hale geldi” sorusu, en küçük protesto eylemini görürken kadın cinayetlerine, çocuk istismarlarına kör-sağır olan kurumlara yöneltilebilir.
Biz eğitim hayatının tamamını (iyisiyle kötüsüyle) devlet okullarında tamamlayarak idealindeki hayatı kurmanın hâlâ mümkün olduğu bir zamanın, kaosun ve yoksulluğun içinde bile umuda tutunabilen çocuklardık. Ağzı giderek açılan o dev makasın diğer ucunda değil tablet, okula giderken kahvaltıya erişemeyen, bir an önce işgücüne katılma zorunluluğundan faydalanılıp canı MESEM’lerde harcanan çocuklar var. Çocukları yalnızca hayatta tutmaya yetecek kaynaklardan dahi mahrum bırakan mekanizmalar yerine onun kurbanı çocuklar suçlu ilan edilemez. Onun yerine, hızla değişen dünyada çocukların aynı oranda değişip çeşitlenen ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi gereken eğitim politikalarının çocuk yararı yerine neye hizmet ettiği sorgulanabilir. Çağa ayak uydurmayı çocukların araçsallaştırıldığı Instagram postları zannedip kamerayı kapatınca otuz yıl öncenin askeri disiplin anlayışını dayatmayı sürdüren bir eğitim anlayışının çocuklarda nasıl hasarlara yol açtığını görmeye niyet edilebilir. Sistemin yükü altında ezilip birkaç cephede birden yıpratılırken çocukları şefkatle sarmayı ihmal etmeyen öğretmenlerin mücadelesine omuz verilebilir. Tüm bunlar arasında sıkışmış çocukların altından kalkamadıkları psikolojik sorunlar yaşaması kaçınılmazken, bunca yetişkin, bunca meslek grubu içinden birinden bile destek alamaması, bu ülkenin çocuklarına yetememesi demek.
***
İçişleri Bakanı bu iki olayın ardından yaptığı ilk açıklamada “bireysel hadise” dedi. Oysa çeyrek asırlık AKP iktidarında devletten eğitim hizmeti alabilmenin yalnızca büyük bir dirençle ya da maddi olanaksızlıkla eş hale getirilmesi, o hizmetin de sistematik şekilde nitelikten yoksunlaştırılması tamamen politik bir mesele. Etrafımız liyakatsizlikle sarıldıkça çekildiğimiz ilk mevzilerden biri devlet okulları oldu. Birer hükümet aparatı gibi işletilen okullarda ideolojik zehirlenme, bilimsellikten uzak niteliksiz eğitim, gıda ve hijyen ihtiyaçlarından mahrumiyet gibi endişelere giderek artan şiddet, taciz ve istismar vakaları eklenince soluğu özel okulların kapılarında aldık. En büyük gider kaleminin çocuğun eğitim harcaması olduğu hanelerde de yılda bir buçuk milyonu kolaylıkla gözden çıkarabilen hanede de, okul ve okul sorunları baş mevzu. Kimse yaptığı harcamanın karşılığını alabildiğini düşünmüyor ama herkes çaresizce, kendi meşrebince çocuğunu korumaya çabalıyor. Her kahredici vakada bu kalabalığın emeğini ve direncini devlet okullarını elimizde tutabilmeye kanalize edebilir miydik sorusunu sormadan edemiyorum. Diğer yandan, çocuklar söz konusu olduğunda çözümü takvimlere, umuda bağlamak yerine elindeki en acil plana sarılma refleksi de çok insani. Bu refleks bizi bireysel çözümlerle sadece kendimiz için ve geçici süreliğine toplumsal bir sorunun üzerinden atlamaktan başka bir yere taşımıyor. Çabucak teslim ettiğimiz eğitim mevzisinde hâlâ sivil alanda, “köy”ün tüm çocukları için direnmek mümkün.
***
Olaylardan sonra ülkenin ana muhalefet partisi CHP’den gelen, uzman çavuşların okul güvenliğinde istihdam edilmesi önerisi, meselenin yapısal köklerine inmektense sığ bir güvenlikleştirme pratiğine sığınmanın bir örneği. Bu yaklaşım, şiddeti doğuran toplumsal ve politik ekosistemi sorgulamak yerine, çözümü yine bir asayiş meselesine indirgeyen yerleşik zihin yapısını yeniden üretiyor. Siyasi iktidarlar değişse de devlette çocuğu korumak yerine zapturapt almayı önceleyen, okulu bir yaşam ve gelişim alanı yerine bir disipliner mekân olarak kurgulayan bu anlayışın sürekliliği endişe verici. Benzeri uygulamaları üniversite kampüslerinde tecrübe ettik. Güvenlik bahanesiyle kapılara konulan turnikeler, X-Ray cihazları, özel güvenlik birimleri, öğrenciyi korumak şöyle dursun kampüs bileşenleri için yeni birer tehdit ve baskı unsuru haline geldi. Eğitim fakültesinde dört yılını geçirmiş öğretmenler arasında şiddet ve istismar vakaları görülebilirken, okulları ülkü ocaklarından, tarikatlardan kurtaramazken, üniformalı, silahlı bir güç unsurunu çocukların korunmasız alanına sokmak hangi “güvenlik” ihtiyacına cevap verebilir? Siyasi muhalefetin ufku, mimari, eğitim ve disiplin anlayışları bakımından cezaevlerini aratmayan okulları daha sıkı denetim alanlarına dönüştürmek, bunca politik ve toplumsal sorumluluğu görmezden gelip kelimenin ilk anlamıyla namluyu çocuklara yöneltmekten mi ibaret?
Dilerim bu sis bulutu içinde derdi de dermanı da yanlış yerlerde arayan herkes bir nefes alınca zihninin sebep-sonuç ilişkisi kurabilen kapasitesini devreye sokabilir de çocukları yeni cephelerde korumak zorunda kalmayız.





