Doğa tarihi müzelerinde bir örneği elinize aldığınızda, üzerindeki küçük etiket geçmişi görünür hale getirir. Toplayıcının ismi, örneğin alındığı coğrafya, tarih… Bu bilgiler çoğu zaman bir ormanı, bir dağ yamacını ya da sıradan bir yerleşim yerini işaret eder. Ancak bazen bu etiketlerde beklenmedik bir yer adıyla karşılaşırsınız: bir toplama kampı. Ve toplayan kişinin adı: Niethammer.
Bu tür bir karşılaşma, bilimsel bir kaydın aslında ne kadar ağır bir tarihsel ve etik yük taşıyabileceğini gösterir. Dahası, bu durum yalnızca istisnai örneklere özgü değildir. Doğa tarihi koleksiyonlarının önemli bir kısmı, kolonizasyon tarihinin izlerini de taşır. Afrika’dan toplanmış bir örneğin etiketinde yerel bir isim yazılı olabilir; ancak bu isim bugün artık bilinmiyor olabilir. Belki de o isim, yalnızca doğaya değil, o coğrafyada yaşamış insanlara da ait bir hafızayı taşıyordur ve yapılan haksızlıklarla birlikte unutulmuştur. Böyle anlarda, bir doğa tarihi kaydı yalnızca bilimsel bir veri olmaktan çıkar; güç, hâkimiyet ve unutuluşun izlerini taşıyan bir belgeye dönüşür.
Bu tür karşılaşmalar, ilk anda küçük ayrıntılar gibi görünse de, aslında daha derin bir rahatsızlık yaratır. Çünkü bilimsel bir kayıt, bir anda etik bir soruya dönüşür. İnsan, böylesi koşullar altında, olan biteni ne ölçüde görür, ne ölçüde görmezden gelir? Gözlem ile sorumluluk arasındaki sınır nerede başlar?
Tam da bu noktada, güce sahip olmak ile insan kalabilmek arasında ince bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce, son zamanlarda okuduğum bir kitap ve izlediğim bir filmle daha da belirginleşti.
The Birdman of Auschwitz kitabından[1] bahsedeceğim öncelikle. Bu kitabı okurken, sözünü ettiğim o ince çizginin çoğu zaman beklenmedik şekillerde aşıldığını fark ettim. Bu metin yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda insanlık, etik ve bireysel sorumluluk üzerine derin bir sorgulama sunuyor. Holokost’un unutulmaması gereken derslerini hatırlatırken, beni özellikle insanların bu süreçteki rolleri üzerine düşünmeye itti. Bu dersleri bugün de farklı bir açıdan hatırlamamız gerektiğini de buraya not düşeyim.
Okuma süreci boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, insanların en zor koşullar altında nasıl davrandıklarıydı. Hayatta kalanların tanıklıkları, yaşananların gerçekliğini ve ağırlığını hissettiriyor. Bugün bile nefret suçlarının varlığını düşündüğümüzde, bu tür anlatıların sadece geçmişe ait olmadığını anlıyoruz. Aksine, geleceğe dair bir uyarı niteliği taşıyorlar.
Nicholas Milton’ın kitabı, Holokost’u alışıldık anlatıların dışına çıkararak daha az bilinen bir figür üzerinden yaklaşır. Günther Niethammer’ın hikâyesi bu yüzden özellikle çarpıcı gelmiştir bana. Bir bilim insanı olarak doğaya ve kuşlara duyduğu ilgiyi Auschwitz gibi bir ortamda bile sürdürmesi ilk bakışta şaşırtıcı görünür. Ancak tam da bu çelişki, daha rahatsız edici bir gerçeği açığa çıkarır: İnsanlar, en korkunç olayların ortasında bile kendi dünyalarına sığınıp olup biteni görmezden gelebilir.
1945’te Sovyet birlikleri Auschwitz’i kurtardığında karşılaştıkları manzara bunu somut biçimde yansıtır: Yıkımın ve ölümün ortasında, gardiyan barakalarının duvarlarına yerleştirilmiş kuş yuvaları bulunur. Bu küçük detay, büyük bir çelişkiyi açığa çıkaran güçlü bir simgeye dönüşür.
Kamp hayatı ise bundan çok daha karanlıktır. Mahkûmlar daha ilk andan itibaren kimliklerinden arındırılır, isimleri ellerinden alınır ve numaralara indirgenir. Günlük yaşam açlık, zorla çalıştırma ve şiddet üzerine kuruludur. Bu ortamda insan olmak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşür.
Böylesine bir yerde Niethammer’ın bilimsel çalışmalarına devam etmesi, metnin en çarpıcı yönlerinden biriydi. O, yalnızca bir gözlemci olmamış; aynı zamanda sistemin bir parçası olmuş. Kampın düzenlenmesi ve genişletilmesi süreçlerinde görev almış, yaşananlara karşı sessiz kalmayı seçmiştir. Bu noktada etik sorumluluk meselesi ortaya çıkar.
Bu kitap yalnızca Niethammer’ın yaptıklarını anlatmaz. Okuyucuyu rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakır: Ben olsaydım ne yapardım? Bu soru, bireysel sorumluluğun kaçınılmazlığını ortaya koyar. Niethammer’ın hikâyesi bu yüzden daha da anlam kazanır. O, baştan kötü biri değildir. Ancak zamanla kariyerini vicdanının önüne koyar ve sistemi sorgulamamayı tercih eder. Bu da bizi önemli bir gerçekle yüzleştirir: insanlar genelde düşündükleri kadar kahraman olmayabilir.
Bu noktada ortaya çıkan mesele yalnızca belirli bir tarihsel bağlama ait değildir. Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda benzer yapıların tekrar ortaya çıkması, sorunun tek başına belirli bir toplulukla açıklanamayacağını gösterir. Kötülük, belirli bir halka özgü değildir; daha çok belirli koşulların ve bu koşullar altında verilen insan tepkilerinin bir sonucudur. Bu yüzden asıl sorgulanması gereken, insanların bu tür durumlar karşısında nasıl konumlandığıdır.
Güç ve insanlık arasındaki ince çizgi üzerine düşünmek burada kaçınılmaz hale gelir. Yakın zamanda izlediğim La Grazia filminde[2] de benzer bir tema öne çıkmıştı. Filmde İtalya’nın başkanı rolündeki Mariano, görev süresinin sonuna yaklaşırken derin bir içsel boşluk yaşamaktadır. Güce sahiptir, ancak bu güç ona anlam vermez.
Niethammer ile Mariano farklı dünyaların insanlarıdır. Biri sessiz kalarak etik sorumluluğunu yitirir. Diğeri ise gücün zirvesinde olmasına rağmen karar veremez. Ancak ikisi de aynı gerçeği ortaya koyar: Güç, insanı tamamlamaz.
Bu durum, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla da örtüşür[3]. Büyük kötülükler çoğu zaman sıradan insanların sessizliği ve uyumu sayesinde gerçekleşir.
Ayrıca Nazi ideolojisinin “Arbeit macht frei” sloganı[4], bilimin ve emeğin nasıl çarpıtılabileceğini gösterir. Bu da bilimin etik değerlerden koparıldığında ne kadar tehlikeli olabileceğini ortaya koyar.
Savaş sonrasında Niethammer kendisini “sadece emirleri uygulayan biri” olarak savunur. Ancak bu savunma yeterli değildir. Çünkü sorun yalnızca emirler değil, o emirlere verilen tepkidir.
Sonuç olarak, The Birdman of Auschwitz bilimin pratikte hiçbir zaman bütünüyle tarafsız olmadığını hatırlatır. Bilim, onu kullanan insanların değerlerinden bağımsız değildir. Eğer etik sorumluluk göz ardı edilirse, bilim ilerlemek yerine zarar verebilir.
Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur: Kötülüğün ortaya çıkması için her zaman kötü insanlar gerekmez. Bazen sadece sessiz kalan insanlar yeterlidir. Bu yüzden, bugünün dünya düzeni içinde de bunları hatırlamak önemlidir. Çünkü bazen geçmiş, yalnızca müze etiketlerinde değil, bizim görmeyi seçip seçmediğimiz yerlerde yaşamaya devam eder.
[1] Nicholas Milton, The Birdman of Auschwitz: The Life of Günther Niethammer, the Ornithologist Seduced by the Nazis (Pen and Sword).
[2] La Grazia, Paolo Sorrentino; ayrıca bkz. Review: La Grazia, Front Row (BBC Radio 4), presenter Tom Sutcliffe, producer Claire Bartleet.
[3] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te (çev. Özge Çelik; haz. Savaş Kılıç) (İstanbul: Metis Yayınları, 2009).
[4] “Arbeit macht frei” (“Çalışmak özgürleştirir”) ifadesi, Nazi Almanyası tarafından toplama kampı girişlerinde kullanılan bir slogandır. Özellikle Auschwitz gibi kamplarda yer alan bu ifade, sistematik şiddet ve zorla çalıştırma politikalarının ideolojik bir örtüsü olarak işlev görmüştür.





