Adam Przeworski ile Söyleşi: Demokrasilerin Çöküşü

Polonya doğumlu siyaset bilimci Adam Przeworski şu anda New York Üniversitesi’nde emeritus profesör olarak çalışıyor. Demokrasi, sosyal demokrasi, karşılaştırmalı siyaset ve siyasette rasyonel seçim teorisi gibi alanlar üzerine yoğunlaşan Przeworski, aralarında Capitalism and Social Democracy [Türkçesi: Kapitalizm ve Demokrasi, çev. Funda Çoban vd., Ankara: Phoenix, 2012], Paper Stones: A History of Electoral Socialism (John D. Sprague ile birlikte), Democracy and the Market: Political and Economic Reforms in Eastern Europe and Latin America, The State and the Economy under Capitalism [Türkçesi: Kapitalizmde Devlet ve Ekonomi, çev. E. Kırmızıaltın ve H. A. Öznazik, Ankara: Heretik, 2014] ve Crises of Democracy [Türkçesi: Demokrasinin Krizleri, çev. Melih Pekdemir, Ankara: Fol, 2023] gibi eserlerin de bulunduğu pek çok kitaba imza atmıştır.

***

Patrick Iber: Kariyeriniz boyunca demokrasilerin nasıl çöküp yeniden toparlandığı üzerine çalıştınız. Olaylar genellikle şu silsileyi izliyor: Önce darbe, ardından diktatörlük ve sonra da demokrasinin yeniden tesis edilmesi. Ne var ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşananlara dair yorumlarınızı okuduğumda mevcut durumun bu kadar berrak bir görünüm arz etmediği anlaşılıyor.* Bugün olup bitenleri, demokrasinin daha önce başına gelen başarısızlıkları incelemekte kullanılan çerçevelere sığdırmayı güçleştiren nedir?

Adam Przeworski: Bundan yirmi beş sene öncesine kadar demokratik rejimlerin çöküşleri belli tarihlerle ilişkilendirilebilen münferit hadiselerdi. Weimar Cumhuriyeti, 23 Mart 1933’te Hitler’in diktatörlük yetkilerini ele geçirmesiyle çöktü; Şili’de demokrasi 11 Eylül 1973’te askeri darbeyle alaşağı edildi. Bu tür belli başlı olayların gerçekleşme sıklığı, yirmi birinci yüzyılda önemli ölçüde azaldı. Bugün pek çok hükümetin iktidarda kalmaya ve yürütmenin takdir yetkisine engel teşkil eden kurumsal köstekleri ortadan kaldırmaya yönelik hamlelerini sıklaştırırken, demokrasiyi sadece bir vitrin olarak kullanmaya devam ettiklerine şahit olduğumuz bir dönemdeyiz. Bu tür hamlelerin yapılmasına genelde gerileme, bazen konsolidasyonun bozulması, erozyon ya da kötüleşme denir. Bu süreç ilerledikçe muhalefet seçim kazanamaz hale gelir veyahut kazansa bile göreve gelemez; yerleşik kurumlar yürütmeyi dizginleme kabiliyetini yitirir ve halk protestoları zor yoluyla bastırılır.

Siyaset bilimciler bu duruma hazırlıksız yakalandı. Çoğumuz, bir hükümetin anayasayı açıkça ihlal etmesi ya da başka bir kırmızı çizgiyi aşması halinde yurttaşların buna karşı harekete geçeceğini, zaten hükümetlerin de bu türden tepkileri öngörerek böyle hamlelere kalkışmayacağını zannediyorduk. Kimileri de bir hükümetin seçime gitmeyi reddetmesi ya da bariz bir seçim sahtekârlığına kalkışmasına halinde aynı şeyin yaşanacağını savunuyordu. Güçler ayrılığı ile halkın tepkisinin birleşimi, demokratik kurumları, James Madison’ın ifadesiyle “iktidarın istilacı ruhuna”, yani politikacıların kalıcı ve sınırsız iktidar arzusuna karşı aşılmaz bir duvar haline getirecekti. Böyle olacak sanıyorduk.

Oysa bugüne kadar, gücü başarıyla tek elde toplayan ve bu gücü kullanmanın önündeki tüm kurumsal engelleri ortadan kaldıran pek çok devlet başkanı örneği gördük: Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, Macaristan’da Viktor Orbán, Hindistan’da Narendra Modi, Venezuela’da Hugo Chávez ve Nicolás Maduro. Tüm bu örneklerde hükümet, muhalefeti baskı altına alarak, sivil toplum örgütlerini zayıflatarak ve medyayı kontrol ederek, bariz bir seçim hilesi yapmadan seçimleri tekrar tekrar kazanabilecek kadar geniş bir halk desteğine ulaştı (belki Maduro hariç). Bu türden hükümetler görev süreleri boyunca yasama organlarını kontrol altına alır, yargı organlarını yandaşlarla doldurur ya da görmezden gelir ve istedikleri her şeyi yaparlar. Tabii bu sürede yapıp ettiklerinin bir kısmı da siyasi tabanlarının çıkarları ile isteklerine hitap eder.

Adam Przeworski

Iber: Demokrasiyi oldukça minimal bir şekilde tanımlamanızla tanınıyorsunuz: Demokrasi, partilerin seçim kaybettiği bir sistemdir. Belki de şu anki sorun, kısmen Trump’ın önceki yenilgisini kabul etmemesi nedeniyle hâlâ böyle bir sistemde olup olmadığımızı ve hem kendisinin hem de ekibinin müstakbel bir yenilgiye nasıl tepki vereceğini bilemememizden kaynaklanıyor.

Przeworski: Trump’ın Cumhuriyetçilerin kaybetme ihtimalinin olduğu ara seçime gidip gitmeyeceğini, bu seçimler adil şekilde yapılırsa Cumhuriyetçilerin kaybedip kaybetmeyeceğini, Trump’ın yenilgiyi kabul edip etmeyeceğini ya da Demokratların kazanması halinde bunun ne gibi sonuçlara gebe olacağını bilmiyoruz. Trump, sanki kazanacağından eminmiş ya da hayata geçirdiği politikaların seçimde yaratacağı sonuçları umursamıyormuş gibi davranıyor. Demokratların lider isimleri ise ekonominin çökeceğini, kamuoyunun Trump’a sırt çevireceğini ve zahmetsiz bir biçimde Temsilciler Meclisi’ni kazanacaklarını düşünüyormuş gibi görünüyor. Mantıken evdeki hesabın en az birisi için çarşıdakine uymaması gerekiyor.

Trump’ın izlediği politikaların ekonomik sonuçları belki öylesine korkunç olacak ki, Cumhuriyetçiler 2026’da ezici bir mağlubiyet tadacak. Yine de kendi adıma Trump’ın 2026’da seçimleri kazanmasının ya kitlesinin sadakati sarsılmadığı için ya baskı ve hile yoluyla ya da ikisi birden yüzünden gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Cumhuriyetçiler şayet Kongre’nin iki meclisinin de kontrolünü ele geçirirse Trump -hiçbir sınırı olmayan diktatörce bir güçle- canının istediğini yapmakta özgür olacak.

Geçtiğimiz yaz kabul edilen bütçe tasarısı, milyonlarca insanı sağlık hizmetleri ve gıda yardımlarından mahrum bırakacak. Bir öngörüye göre Amerikalıların yüzde 34’ü bu kesintilerden olumsuz etkilenecek. Burada akla düşen bariz soru şu: Kim bu insanlar? Eğer bunlar çoğunlukla oy kullanmayan ya da kullanamayacak kişilerden ya da 2024’te Demokratlara oy verenlerden oluşuyorsa seçimler üstündeki etkisi fazla olmayabilir. Dahası, genel ekonomik etkileri olumsuz olsa dahi, Trump bunların geçici ve arkasında da dış güçlerin olduğunu öne sürecektir. Son olarak, Trump’ın izlediği politikalara karşı protestolar her ne kadar kitlesel olsa da, seçim sonuçlarına yansıyabilmesi için geleceğe dair alternatif bir vizyon ortaya koymaları gerekiyor. Demokratlar, gözle görülür şekilde bir alternatif sunamıyor. Tüm bunlardan çıkarabileceğim tek sonuç, önümüzdeki on sekiz ayda neler olacağını hiç bilmediğimiz.

Iber: 1996 tarihli “Demokrasileri Ayakta Tutan Nedir?” başlıklı makalenizde, bir yıl önce demokrasiyle yönetilen bir ülkenin ertesi yıl da demokrasi olarak kalma ihtimalini etkileyen bir dizi değişkeni tespit etmiştiniz arkadaşlarınızla birlikte. Kısa süre önce de bu değişkenlere dayalı bir hesaplama yaptınız ve ABD’de bir çöküşün yaşanma ihtimalinin neredeyse yok denecek kadar az olduğunu buldunuz: Bir çalışma böyle bir gerilemenin 2,6 milyonda bir, bir başkası ise 263 yılda bir gerçekleşebileceği öngörüsünde bulunuyor. Yeni modellere mi ihtiyaç duyuyoruz, yoksa çok düşük olasılıkların söz konusu olduğu olaylar mı yaşıyoruz?

Przeworski: Trump, adil seçimlerde en fazla oyu aldı. Halk desteği azınlıkta kalsa dahi sağlam bir tabana sahip olduğu görülüyor. Şu âna kadar yaptığı hiçbir şey, ABD’deki mevcut siyasi rejimi bir demokrasi açıdan boşa düşürecek düzeyde değil. Tabii bazılarını sadece dillendirdiği, birçoğunu ise halihazırda uygulamaya koyduğu politikaların ciddi kısmı yürürlükteki yasaları ihlal ediyor. Üstelik, mahkemeler bunların bir kısmı için geçici olarak yürütmeyi durdurma kararı vermiş olsa bile hükümet gemisini yüzdürmeye devam ediyor.

Trump hükümetini hangi kategoriler içerisinde değerlendirirsek değerlendirelim, 2020’de yenilgiyi kabul etmemeleri tarihsel açıdan eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. Bahsettiğiniz üzere, istatistikî çalışmalardan çıkarılan bütün tarihsel dersler, Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin ve seçimler yoluyla barışçıl iktidar devri konusunda oldukça köklü bir geleneğe sahip olan bir ülkede böyle bir olayın yaşanmaması gerektiğini öngörüyor. O halde 2020’de yaşananları göz ardı edilebilecek biricik bir hadise olarak mı görmeliyiz, yoksa tarihin artık güvenilir bir rehber olmadığı sonucuna mı varmalıyız? Belki de geçmişe dair kavrayışımız, kör kaldığımız koşullarca belirleniyordur. Belki de 2020’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki koşullar, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir biçimde bir araya gelmiştir. Belki de kendimize fazla güvenmişizdir. Anomaliler yerleşik inançları alt üst eder ve bence şu anda tam da böylesi bir alt üst oluş sürecinin içerisindeyiz.

Iber: Biraz geçmişe dönelim. Akademik yaşamınızın ana ekseni, kapitalizm, sosyalizm ve demokrasi arasındaki ilişkileri incelemek üzerine kurulu. Sizi akademik yaşamınızın başında Şili’ye götüren neydi ve oradan neler öğrendiniz? Hem bir birey hem de -muhtemelen bundan ayrı olarak- bir siyaset bilimci olarak bu deneyim size neler hissettirdi?

Przeworski: Şili’ye 1968 son baharında ayak bastım. Polonya’dan bir yıl önce ayrılmıştım ve Mart 1968’deki kitlesel baskı dalgası nedeniyle geri dönemezdim. Dönseydim büyük olasılıkla hapse girerdim. ABD’de misafir öğretim üyesi olarak bulunuyordum ama kalıcı vize başvurum reddedilmişti; yani ne ülkem ne işim ne de param vardı.

Kısa sürede Şili’ye âşık oldum, kendimi evimdeymiş gibi hissediyordum. Oradaki yaşam memleketimden pek de farklı değildi. Neredeyse herkes futbol delisiydi; bu yüzden sınıf fark etmeksizin herkesle futbol üstüne konuşabiliyordum. Şili’de dört ay kaldıktan sonra ABD’ye döndüm. Ama Şili beni çağırmaya devam etti. Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi’nden burs aldım ve Salvador Allende’nin seçilmesinden bir gün sonra, yani 5 Eylül 1970’te Şili’ye geri döndüm. Sokaklardaki insanlar coşkuyla “El pueblo unido jamás será vencido” (“Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”) diye slogan atıyorlardı. Aslında ya bu genelleme yanlıştı ya da halk örgütlü değildi. Allende, çok farklı ve aralarında ihtilaf olan güçlerin oluşturduğu bir koalisyonun adayı olarak çok az farkla seçilmişti. Merkezde yer alan Hıristiyan Demokratlar Partisi tarafından sırtından bıçaklandı ve kısa sürede koalisyonu üstündeki kontrolünü kaybetti; koalisyonun bir kısmı sosyalist devrim hayallerine kapıldı. Henry Kissinger, Şili halkının sorumsuzluğu yüzünden Allende’nin seçildiğini iddia ediyordu; demokrasiden anladığı işte buydu! ABD hükümeti de zor yoluyla bu sorumluluğu yeniden tesis etmeye karar verdi. 11 Eylül 1973’te zincirlerinden boşalan bu zor, son derece acımasızdı. 1970–73 yıllarında Şili’de yaşanan olaylar, hayatımın geri kalanı boyunca entelektüel gündemimi kökten değiştirdi.

Bu olayların zihinde yarattığı asıl soru, demokrasi ile kapitalizm arasındaki gerilime dairdi. İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin lideri Hjalmar Branting, 1886 yılında şu soruyu sormuştu: “Halk, üst sınıfın ayrıcalıklarının kaldırılmasını talep etse bile, üst sınıf halkın iradesine saygı gösterecek mi?” Alman Sosyal Demokrat lider August Bebel, 1905 yılında devrimin, “oy pusulalarıyla meşru bir şekilde elde edilen iktidarın korunmasını sağlamak amacıyla alınmış, tamamen savunma amaçlı bir önlem” olarak gerekli olabileceğini ileri sürmüştü. Allende, kapsamlı toplumsal ve ekonomik dönüşümleri hayata geçirebilmek için gerekli halk desteğine sahip değildi; koalisyonu mecliste hiçbir zaman çoğunluğu elde edemedi. Tabii ki seçimi yasalara uygun şekilde kazandı ve dümeni yasalara uygun şekilde tutmaya çalıştı ama arkasındaki güçler, onu yetkilerini aşmaya zorladı. Ayrıcalıkları tehdit altındaki üst sınıf, kurtuluş umudu olarak orduya sarıldı ve orduysa -içeride tereddütlü isimler olsa da- bu talebi yerine getirmeye dünden hazırdı.

Şili’deki fiyasko, uluslararası solun kaderini kökten değiştirdi. Darbeden önce parti saflarından pek çok insan, sosyalizme doğru yelken açmak ile demokrasiye saygı göstermek gerektiği fikri arasında bocalıyordu. Şili’deki trajedi, sosyal demokratları iki savaş arası dönemde karşı karşıya kaldıklarına benzer bir seçim yapma mecburiyetinde bıraktı: Önce sosyalizm mi, yoksa demokrasi mi? En net yanıt, İtalyan Komünist Partisi içindeki tartışmalardan çıktı ve bu kararlı yanıt, oyunu demokrasiden yana kullanmıştı. Onlara göre Şili deneyimi, sosyalist programı yeterli halk desteği olmadan katı şekilde dayatmaya kalkışmanın trajediye yol açacağını göstermişti.

Bu konuyu tarihsel bir bakış açısıyla yaklaştım; bunu yaparken de demokratik kapitalist toplumlarda sosyalist hareketlerin karşı karşıya kaldığı tercihlere odaklandım. Bundan da söz konusu tercihlerin üç boyutu olduğunu öğrendim: Birincisi, sosyalizmin mevcut kurumlar içerisinde örgütlenerek mi, yoksa bu kurumları değiştirerek mi ilerletilmeye çalışıldığı; ikincisi, sosyalist dönüşümün failinin yalnızca işçi sınıfı içerisinde mi olduğu yoksa çok sınıflı ya da hatta sınıfsal olmayan bir desteğe mi güvenileceği ve üçüncüsü, reformlar ile kısmi iyileştirmelerin peşine mi düşüleceği, yoksa bütünün çabanın kapitalizmin ortadan kaldırılması için mi harcanacağı.

Mevcut kurumlar deyince iktisadi alanda özel şirketleri, siyasi alandaysa demokrasiyi kast ediyorum. İlk sosyalist düşünürler, özel şirketlerin yerini ulusal ölçekte örgütlenmiş işçi kooperatiflerinden oluşan “üretici birlikleri”ni alacağı bir program önermişti. Ancak bu düşünce, Marx’ın, işçi sınıfının önce siyasi iktidarı ele geçirmediği sürece uygulanabilir olmadığına dair eleştirisinin ardından gözden düştü. Erken dönem sosyalist partilerin liderlerinin zihinlerini meşgul eden soru, siyasi iktidarın seçim yoluyla mı, yoksa sadece zor yoluyla mı elde edilebileceğiydi. Yüzyıl başındaki seçimlerde sosyalistlerin oy oranlarının hızla artması, bu liderlere sosyalizmin sandık başında hayata geçirilebileceği umudunu aşıladı. Barikatların yerini oy pusulaları alacaktı (Pusulalar, John Sprague ile birlikte kaleme aldığımız kitabın başlığında ifade edildiği üzere “kâğıttan taşlar” haline geldi).

Sosyalist partiler bir kez seçim yarışına girince, artık mesele sosyalizmi getirecek seçim çoğunluğunun nasıl elde edileceği haline geldi. Marx’a bakılırsa kapitalist toplumlarda çoğunluğu işçiler oluşturacaktı ve işçiler de sosyalizme oy vereceği için seçim zaferi kaçınılmazdı. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Alman Sosyal Demokrat hareketinin kimi liderleri, sadece işçilere güvenmenin yeterli olup olmayacağından şüphe duymaya başladılar ve sosyalist çağrıyı küçük burjuvaziye, köylülere ve beyaz yakalı çalışanlara doğru genişletmeyi savundular. Karşı karşıya kaldıkları ikilem, çağrının diğer sınıflara doğru genişlemesiyle birlikte işçilerin sosyalist partilerle özdeşleşmesini güçleştirmesiydi. Yine de bu partilen verilen seçim desteği, koalisyon hükümetlerinin parçası olmalarına, hatta bazı ülkelerde tek başlarına iktidara gelmelerine yetecek kadar büyüdü.

İşte üçüncü seçenek bu noktada acil bir mesele haline geldi: Kapitalizmi ortadan kaldırmayı nihai hedef olarak gören partiler, iktidara geldiklerinde kapitalist toplumları nasıl yönetmeliydi? Üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla birlikte bir anda sosyalizme geçmeyi mi tercih etmeliydiler, yoksa kapitalizm koşulları altında işçi sınıfının koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan kademeli adımları mı benimsemeliydiler? Burjuvazinin direnişiyle nasıl başa çıkmalıydılar: Zor kullanarak mı, yoksa sosyalizme yönelik seçmen desteğini artırmayı amaçlayan kademeli reformlarla mı? Sosyalistler, seçimleri kaybetmeye, sosyalizme giden yolun durdurulmasına hazırlıklı olmalı mıydı? Bu türden kararlarla karşı karşıya kalan sosyal demokratlar tercihini reformizmden yana kullandı: Mevcut çoğunluğun seçmen desteğini alabilecek tedbirleri hayata geçirmek ve demokratik kurallara saygı gösterip bunları savunmak üzerine kurulu bir stratejiden.

Iber: Paper Stones kitabınızın şöyle açılıyordu: “Hiçbir siyasi parti, toplumun sosyalist dönüşümünü vaat eden bir programla çoğunluğu elde edememiştir.” Yıllar önce ilk kez okuduğumda bu cümle beni yıldırım çarpmış gibi etkilemişti. Allende çoğunlukla değil, nispi çoğunlukla kazanmıştı. Başka adaylarsa sosyalist kimlikle çoğunluğu elde etmiş olsa da, bunu sosyalist bir dönüşüm vaat ederek başarmamışlardı. Marx, kapitalist toplumlarda işçilerin çoğunluğu oluşturacağına ve kaçınılmaz olarak sosyalizme oy vereceğine inanıyordu; ama bu öngörü gerçekleşmedi. Günümüzdeyse solun tabanındaki sınıf yapısı değişiyor: Örneğin “Brahman solu”* gerçek bir olgu ve işçi sınıfından pek çok seçmen de popülist sağa yöneliyor. Yine de hiçbir hükümet, sosyal demokrat hükümetler kadar iyi bir yaşam standardı sunamamıştır. Bu durum kafa karıştırıcı görünebilir. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Przeworski: Birçok sosyalist hareket, devrimin, tümü demokratik normlara uygun olan ve geri dönüşü olmayan reformların üst üste birikmesi sayesinde gerçekleşeceğine inanmaya başladı. Reformizmin dehası, mevcut çoğunluğun en acil isteklerine hitap etmesinde ve bunları hayata geçirmekle, uzun vadeli hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik adımlar atılmış olduğuna inandırmasında yatıyordu. Bu strateji uzun süre boyunca gözle görülür bir başarı kazandı. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, gelir eşitsizliğinin azaltılması, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin genişletilmesi, çoğu insan için asgari düzeyde maddi güvence sağlanması… Sosyal demokratların elde ettiği başarıların listesi uzayıp gider.

Gelgelelim kaynakların tahsisini ve gelirlerin dağıtımını piyasanın insafına bırakma, bu gelirleri vergilendirip sosyal hizmetler sunma projesinin sınırları olduğu 1970’lerde ortaya çıktı. Dönüşüm girişimleri -işçilerin ortak yönetimi, işçi fonları, ekonomik planlama, kamulaştırmalardan bahsetmeye bile gerek yok- denendiyse de bunlar çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandı. Sosyal demokratlar, eşitlik ile verimlilik, eşitlik ile büyüme arasında “karşılıklı ödün verme” gibi neoliberal söylemleri benimsediler. Direksiyonu devrimden reforma doğru kırdılar ve sorunlarla ortaya çıktıkça baş etmeye kalkıştılar. 1970’ler, sosyal demokratların acil bir krizle başa çıkarken aynı zamanda dönüştürücü bir bakış açısına sahip oldukları son tarihsel dönem olabilir. Solda bir sonraki seçime dair bir perspektifin ötesine geçen her türlü toplum vizyonunun ortadan kalkması, siyasi rekabeti, acil sorunların üstesinden gelmeye odaklamalarına yol açtı. Parti programları tamamen reaktif hale geldiğinde ve sınıf temelinde şekillendirilmiş uzun vadeli bir tasarının kılavuzluğunda yazılmadığında, farklı partilerin toplumsal tabanları belirsizleşir.

Iber: Polonyalı bir siyaset bilimci ve Şili’nin düşüşünün bir tanığı olarak, hem köklü bir demokrasinin hem de köklü bir komünist sistemin sonuna tanık oldunuz. Bunlar birbirinden çok farklı süreçlerdi: Şili’de demokrasi tüfeğin namlusunun ucunda son bulurken, Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşü büyük ölçüde barışçıl şekilde gerçekleşti (ve Pinochet’nin anti-komünist diktatörlüğünün sandıkta devrilmesiyle aynı zamana denk geldi). Şu anda ABD’deki durum sizce hangisine daha çok benziyor?

Przeworski: Geri dönüp bakınca tarihin neden belli bir yöne doğru ilerlediğini anlıyormuş gibi davranırız. Akademik yaşamımın ciddi bir bölümünü anladığımı sandığım tarihsel örüntüleri açıklamaya adadım. Oysaki Almanya’da 1930-38 dönemine ait birkaç anı kitabını okuduktan sonra saygın siyasetçilerden sıradan ev hanımlarına kadar hiç kimsenin, sonunda neler olacağını öngöremediğini fark edince çok şaşırdım. 1973 ilkbaharının sonlarında Şili’de darbenin kapıda olduğunu herkes biliyordu; ama kimse bu darbenin bu denli kanlı yaşanacağını ya da diktatörlüğün on altı yıl süreceğini tahmin etmiyordu. Yaygın öngörü ordunun Allende’yi görevden alacağı, onu Küba’ya göndereceği, [Hıristiyan Demokrat] Eduardo Frei’nin kolayca kazanacağı yeni bir seçimin ilan edileceği ve olayların böylece sona ereceği yönündeydi. Komünizmin kaderini tahmin etmekte ise daha büyük bir başarısızlık yaşandı: Demokrasiye geçişin “üçüncü dalgası”nın öncüsü haline gelen Samuel Huntington, 1984 yılında Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşünün imkânsız olduğunu iddia eden bir makale yazdı. Juan Linz de 1989’da aynı şeyi söyledi ve makalesinin bir yıl sonra yayınlanmasının talihsizliğini yaşadı.

Tüm bu durumlar -komünizm, Weimar Almanya’sı, Allende’nin Şili’si- için sırtımızı yaslayabileceğimiz bir teorimiz yoktu. Tarihteki olası güzergâhlara dair geçerli öngörülerde bulunabilecek ya da bunlarla ihtimalleri buluşturabilecek bir bilimden yoksunduk. Teoriye ihtiyacımız var: “Şu olursa o zaman bu olur” diyen, mantıksal açıdan birbirine bağlı önermeler yoluyla gözlemlenebilir olan bu “son”u izah edebilen bir teoriye. Teori olmadıkça sırtımızı yalnızca varsayımlara, sezgilere ya da öngörülere yaslayabiliriz. Mevcut koşullar altında neler olup bitebileceğini öngörebilmenin bu denli güç olması, aslında bu türden teorilerden yoksun olduğumuzu gösteren acı bir gerçek.

Amerika Birleşik Devletleri’nin üstünde salınıp duran asıl soru şudur: “Tüm bunlar nasıl sona erebilir?” İhtimallerden biri şu: Demokratlar 2028 başkanlık ve kongre seçimlerini kazanır, baskı mekanizmalarını ortadan kaldırır, temel sosyal programları ve hizmetleri yeniden yürürlüğe koyar ve biz de “normal”e döneriz. Bir başka ihtimalse şu: Cumhuriyetçiler 2026 ara seçimleri ile 2028 seçimlerini kazanır; belirsiz bir gelecekte oligarşik, baskıcı bir rejimin palamarlarını çözer.

Diğer bütün senaryolar, ülke tarihinde açısından çarpıcı ve eşi benzeri görülmemiş nitelikte olacaktır. Bunlardan biri, Cumhuriyetçilerin ne ara seçimlerde ne de 2028’de yenilgiyi kabul etmemesi ya da Reichstag Yangını gibi bir olay yaratarak bunu olağanüstü hal ilan etmek ve iktidarlarını zorla dayatmak üzere bahane olarak kullanması. Trump’ın popülaritesinin çok düşük seviyelere düşmesi, sokak protestolarının milyonlarca insanı sokağa dökmesi ve onun kontrolünden kurtulan Cumhuriyetçilerin bir tür uzlaşı arayışına girmesi de ihtimaller arasında tabii. Masada çok fazla olasılık var ve bazı belirsizlikler ortadan kaldırılana -büyük olasılıkla ara seçimlere- kadar ne bekleyebileceğimizi bilmiyorum.

Iber: Son soruyu olabildiğince kısa tutacağım: Ne yapmalı?

Przeworski: Bu soruyu yanıtlamak, pek sahip olmadığım türden bir ölçüde iyimserlik gerektiriyor. Bir Gramscici olarak, bir ideolojinin hegemonya kurabilmesi için iktidardakilerin çıkarlarının diğer herkesin çıkarlarıyla örtüştüğü bir gelecek vizyonu sunması gerektiğine inanıyorum. MAGA ise böyle bir vizyon sunma kapasitesinden yoksun. Trump’ın devriminin ideolojik şablonunu, devleti küçültmekten başka bir şey olarak tarif etmek zor. Ne var ki, MAGA’ya muhalefet edenler de bir alternatif sunamıyor. Demokratların müesses nizamı, milyarderlerin düğünlerine katılırken, Cumhuriyetçilerin seçim zaferini onlara elleriyle teslim edeceğine dair bahse girmeye hazır. Demokrat Parti’nin yegâne vizyonunun kaynağı, partinin ana akımının şiddetle eleştirdiği sol hattı. Tabii Demokrat Parti’nin lider kadrosunun, en iyi stratejinin hiçbir şey yapmamak ve MAGA’nın başarısız olmasını beklemek olduğu stratejisinde haklı çıkması da ihtimaller arasında. Ancak bu bekleyiş, tıpkı MAGA gibi, bir “geri dönüş” ideolojisidir; mevcut felaketin ortaya çıkmasına yol açan koşulları dönüştürmekten ziyade demokrasiyi “eski haline döndürmeyi” amaçlayan bir ideolojidir. Demokrasiyi eski haline döndürebilmek içinse onu yenilemek gerekir. İhtiyacımız olan proje tam da budur.


İlk olarak Dissent'te yayımlanmıştır.

Çeviren: Utku Özmakas


* Przeworski, https://adamprzeworski.substack.com/p/diary adresinde Amerikan siyasetindeki gelişmeleri yorumluyor. (ç.n.)

* Thomas Piketty’nin solun seçmen tabanının işçi sınıfından eğitimli kesimlere doğru kaydığını ifade etmek için kullandığı kavram. (ç.n.)