Tek İmza Cumhuriyeti’nde Üniversite: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Bu yazıyı kaleme almaya başladıktan sonra, Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet iznini kaldıran 21 Mayıs 2026 tarihli ve 11384 sayılı kararını, 24 Mayıs 2026 tarihli yeni bir kararla yürürlükten kaldırdığını öğrendim. Bu geri dönüş, kapatma kararının yaratacağı fiili yıkımı şimdilik durdurmuş olabilir. Ancak asıl meseleyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bir imzayla üniversitenin kapatılıp sonra bu kararın geri alınabilmesi, yaşadığımız tek imza Cumhuriyeti’nde yükseköğretimin anayasal güvencelerle değil, yürütmenin mutlak tasarrufu altında olduğuna dair yeni bir örnek olmuştur.

1990’larda görece özerk, eleştirel ve çoğulcu bir akademik alan iddiasıyla kurulan Bilgi Üniversitesi, Türkiye’nin en bastırılmış toplumsal ve siyasal başlıklarında ifade özgürlüğünün ve eleştirel düşüncenin sığınağı olmuş, ülkenin entelektüel çehresini değiştiren özgün bir kamusal alan yaratmıştı. Bu kurumsal miras, yalnızca Ermeni ve Kürt meselesi gibi tabulaştırılmış alanlarda açılan tartışmalara alan açmakla değil, aynı zamanda 28 Şubat sürecinin en boğucu günlerinde YÖK’ün ve askeri vesayetin ağır baskılarına rağmen başörtülü öğrencilerin eğitim hakkını tavizsiz biçimde savunmasıyla da şekillendirilmişti.

Bu özgün kurumsal kimliğin bugün geldiği nokta ve son kapatma kararı, iç içe geçen üç sürecin sonucudur. Bunlardan ilki, hiç şüphesiz, bahsettiğim Başkanlık rejimidir. Bu rejim kurumsal yapıları, hukuku ve kazanılmış hakları bir gecede yürütmenin tasarrufuna açan; güvenceleri idari keyfiyetin insafına bırakan bir siyasal mantığa dayanır. İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı kararnamesiyle çekilme ve Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atanması, bu mantığın farklı alanlardaki yıkıcı örnekleridir. Tek imzanın doğrudan kullanılamadığı alanlarda ise benzer sonuçlara yargı ve idari süreçler aracılığıyla varılır. Bugün CHP’ye daha önce HDP’ye yönelen müdahaleler, seçimle, hukukla ya da kurumsal özerklikle oluşmuş sınırların yok edilmesidir. Şüphesiz, Bilgi kararını da bu geniş yönetim repertuvarından bağımsız düşünemeyiz.

İkinci olarak, bu kararın arkasında, AKP iktidarı süresince adım adım ilerleyen, ancak 2016 darbe girişimi sonrasında en saldırgan biçimini alan yükseköğretimi yeniden düzenleme ve kontrol altına alma stratejisidir. Bu strateji, üniversiteleri özerk kurumlar olmaktan çıkarıp otoriteryen rejimin sacayakları haline getirme çabasıdır. Yıllar içinde akademisyen tasfiyeleri, kapatılan üniversiteler, disiplin soruşturmaları, rektör atamaları ve ODTÜ ile Boğaziçi gibi üniversitelere yönelik müdahaleler üniversite özerkliğinin hukuki ve anayasal zırhını tamamen yok saymıştır. Bugün üniversitelerde devam eden mücadele ve öğrenci protestoları bu zapt etme girişiminin tamamlanmadığını gösteriyor. Yine de genel tablo ağır: Üniversiteler, onları her an idari, mali ya da adli müdahaleye açık hale getiren bir güvencesizlik ortamında var olmaya zorlanıyor. Bilgi’nin birkaç gün içinde önce kapatılıp sonra kararın geri çekilmesi, tam da bu durumun çarpıcı bir örneği.

Üçüncü olarak, Bilgi özelinde önemli olan bir sermaye dönüşümü hikâyesi. Bilgi’nin başına gelenler elbette tek imza rejiminden ve yükseköğretime yönelik genel otoriter müdahaleden bağımsız düşünülemez. Ancak üniversitenin bu müdahaleye bu kadar açık hale gelmesi, önce küresel eğitim sermayesine, ardından da devlet güdümlü yerel sermaye ilişkilerine eklemlenmesiyle de ilgilidir.

Piyasa Yoluyla Korunaksızlaşma

Bu sermaye dönüşümünün ilk aşaması, 2000’li yılların başında Bilgi’nin içine girdiği mali ve kurumsal kırılganlıkla başladı. Bilgi, kuruluş yıllarında Türkiye’nin yerleşik büyük sermaye gruplarının korumasına yaslanan klasik vakıf üniversitelerinden farklı bir yapıdaydı. Bu farklılık ona belirli bir entelektüel açıklık ve hareket kabiliyeti kazandırdı; fakat aynı zamanda kurumu mali olarak daha korunaksız hale getirdi. Santralİstanbul gibi büyük ve iddialı yatırımların yarattığı yük, yükseköğretim alanındaki rekabet ve YÖK düzeninin idari baskılarıyla birleşince, üniversite 2000’li yılların ortasında bir darboğaza girdi.

Amerikan menşeli Laureate International Universities ile kurulan ilişki bu darboğazdan çıkma arayışının sonucuydu. Başlangıçta küresel akademik ağlara dahil olma, kurumsal kapasiteyi artırma ve finansal sürdürülebilirlik sağlama vaadiyle sunulan bu ilişki, aslında yükseköğretimin GATS süreciyle küresel hizmet ticaretinin parçası haline gelmesinin ürünlerinden biriydi. Laureate sıradan bir akademik ortak değil, dünyanın farklı bölgelerinde üniversiteler satın alan, yükseköğretimi küresel bir yatırım alanı olarak örgütleyen ve borsada işlem gören bir eğitim şirketiydi. Türkiye’de vakıf üniversitelerinin doğrudan satılmasına ya da kâr amacı gütmesine anayasal ve hukuki mevzuat izin vermediği için, bu süreç açık bir alım-satım işlemi olarak kurulamadı. Bunun yerine üniversitenin arkasındaki ticari şirket yapıları, vakıf yönetim mekanizmaları ve “küresel akademik ağa katılım” söylemi devreye sokuldu. Kamuoyuna bir ağ ilişkisi, uluslararasılaşma hamlesi ve finansal sürdürülebilirlik modeli olarak sunulan bu formül, yasal sınırların etrafından dolaşarak Bilgi’yi fiilen el değiştirebilir, borçlandırılabilir ve küresel yatırım mantığına açık bir kuruma dönüştürdü.[1]

Bu model, üniversitenin özerkliğini yalnızca devlet müdahalesiyle değil, piyasa mantığıyla da içeriden aşındırdı. Üniversite yatırım nesnesi haline geldikçe, akademisyenler güvencesiz hizmet sağlayıcılarına, öğrenciler müşterilere, kampüsler ise finansal değeri olan mekânsal varlıklara indirgenmeye başladı. Böylece yükseköğretimin piyasalaşmasıyla otoriter devlet aygıtı birbirine karşıt iki güç olarak değil, birbirini tamamlayan iki süreç olarak işledi. Piyasa, üniversiteyi mülkiyet ilişkileri üzerinden kırılganlaştırdı; devlet ise bu kırılganlığı siyasal müdahale için kullanışlı bir zemine dönüştürdü.

2010’ların sonuna gelindiğinde Laureate’in gelişmekte olan piyasalardan çekilme kararı alması, Bilgi için ikinci bir kırılmayı beraberinde getirdi. Üniversitenin 2019’da Can Holding’e satılması, kurumu küresel sermaye ağlarından çıkarıp devletle yakın ilişkiler içinde şekillenen yerli sermaye alanına devretti. Bu el değiştirme, yükseköğretimin yalnızca bir eğitim alanı değil, sermaye birikimi, mülkiyet transferi ve siyasal nüfuz alanı olarak nasıl yeniden düzenlendiğini de gösteriyordu.

Eylül 2025’te holdinge yönelik ceza soruşturmaları kapsamında üniversitenin kayyum idaresine alınması ise bu bağımlılık ilişkisinin kritik eşiği oldu. Bilgi, bağlı olduğu sermaye yapısı üzerinden hukuki bir müdahalenin konusu haline getirildi ve kendisini aşan yargı süreçlerine eklemlendi. Böylece üniversitenin geleceği, kendi akademik varlığı, öğrencileri, çalışanları ya da kurumsal hafızası üzerinden değil, dahil edildiği sermaye yapısının hukuki ve siyasi kırılganlıkları üzerinden belirlenmeye başladı.

Bilgi Üniversitesi’ne müdahale, yakın tarihteki Şehir Üniversitesi örneğinde gördüğümüz türden doğrudan bir “siyasi cezalandırma” ya da klikler arası intikam pratiğinden de farklı görünüyor. Şehir Üniversitesi’nin tasfiyesi, Ahmet Davutoğlu’nun AKP’den kopuşu sonrasında açık bir siyasi cezalandırma görüntüsü çiziyordu. Bilgi vakasında ise daha yapısal ve oportünist bir mantık işliyor: piyasa ilişkileri ve holdingleşme yüzünden korunaksız kalmış bir üniversite, kayyım idaresiyle birlikte yürütmenin mutlak tasarrufuna açılıyor.

Bilgi’nin şehir içindeki kampüsleri ve özellikle Santralİstanbul’un tarihsel-mekânsal değeri, bu tasfiyenin muhtemel rantsal nedenlerini ve kentsel sonuçlarını da akla getiriyor. Türkiye’de kamusal arazilerin, vakıf mülklerinin ve üniversite mekânlarının nasıl el değiştirebildiğini bilenler için bu ihtimal yabana atılamaz. Ama ilk elde kaybedilecek olan kampüslerden önce, Bilgi’nin otuz yıldır, bazen güçlü bir hafıza, bazen de cılız bir gerçeklik olarak bünyesinde yaşattığı demokratik olasılıktır; piyasa ilişkileriyle ne kadar hırpalanmış olursa olsun silinememiş eleştirel düşünce imkânıdır; bu olasılıkları içlerinde taşıyan binlerce öğrencisi ve mezunudur.

Üniversiteyi Savunmak

Bilgi kararının hızla geri çekilmesi, sıradan bir idari düzeltme olarak değerlendirilemez. Tam tersine, yükseköğretimin kurumsal güvencelerden ne kadar yoksun bırakıldığını ve kurumları kalıcı bir belirsizlik içinde tutan yönetim mantığını görünür kılar. Kurallar askıya alınır, karar geri çekilir, ama üniversite her an yeniden müdahale edilebilir bir kurum olarak kalır. Bu belirsizlik ve müdahaleye açıklık, yukarıdan aşağıya işleyen bir disiplin aracı olarak çalışır.

Bu yüzden Bilgi’yi savunmak, tek bir üniversitenin tüzel kişiliğini savunmanın ötesine geçer. Bu savunma, üniversitenin piyasa ve devlet arasında bütünüyle eritilemeyen kamusal niteliğini, kendi kendini yönetme hakkını ve Türkiye’de özgür bir aklın yaşayabileceği kurumsal zemini savunmak anlamına gelir. Kararın geri çekilmiş olması, tehlikenin geçtiği anlamına gelmez; aksine, üniversitelerin ve toplumun geleceğinin tek imzayla belirlenemeyeceğini ısrarla hatırlatacak daha geniş bir demokratik mücadeleye ihtiyaç olduğunu gösterir. Üniversiteleri savunmak, yalnızca kampüsleri değil, eleştirel düşüncenin kurumsal zeminini, öğrencilerin ve akademisyenlerin söz hakkını ve toplumun ortak geleceğini savunmaktır.


[1] Bkz.Alemdaroğlu, Ayça. 2016. “The Global Trade in Higher Education: A Tale of an American Company in the Middle East.” In Rethinking Private Higher Education: Ethnographic Perspectives, edited by Daniele Cantini. Leiden: Brill ve Alemdaroğlu, Ayça. 2015. “Yabancı Şirketler, Özel Üniversiteler ve Yükseköğretimin Dönüşümü: Laureate Education Inc. Örneği.” Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler içinde, 123–141. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.