Faşizmin Denizinde Berlin Adası: Duvar’ın Yıkılışından Elif Eralp’e Kent Hakkı, Konut Mücadelesi ve Yeni Nesil Belediyecilik

Berlin’de politik nedenlerle iltica etmiş, yaşamını uzun süredir bu kentte sürdüren birçok arkadaşım var. Son seçimlerin Berlin’de nasıl karşılandığını, gündelik hayatta neye denk düştüğünü onlardan dinlemek ufuk açıcı olacaktır elbette. Türkiye’den Berlin’e bakıldığında ise tartışma büyük ölçüde başka bir yere yöneldi. Seçimlerin ardından Elif Eralp’in Alevi mi Kürt mü olduğu, ailesinin Türkiye solunun hangi geleneğinden geldiği gibi sorular öne çıktı. Bunların kendi başına bir anlamı olsa Berlin’deki başarıyı anlamak için Eralp’in soy kütüğünden çok kentin politik soy kütüğüne bakmak daha açıklayıcı olacak. Çünkü 2026 seçim gecesinde görünür hale gelen sonuç, uzun bir kentsel mücadele birikiminin üzerinde yükseldi.

Almanya’nın son seçim haritasına bakıldığında Berlin, faşizmin yükseldiği genel tablodan belirgin biçimde ayrılıyor. 20 Eylül 2026’da yapılan Temsilciler Meclisi seçiminde sosyalist Die Linke (Sol Parti) yüzde 25,7 ile birinci parti oldu. Yeşillerin yüzde 14,3 ve sosyal demokratların yüzde 12,1’de kaldığı seçimde Die Linke, 2023’te aldığı oyu iki kattan fazla artırdı ve Berlin’deki tarihinin en yüksek sonucuna ulaştı. Seçime katılım da yüzde 74,2 olarak açıklandı (Tagesschau, 2026a; Tagesschau, 2026b).

Bu sonuç ilk bakışta “Doğu Almanya faşizme yönelirken Berlin sola döndü” gibi bir cümleyle açıklanabilir. Oysa Berlin zaten uzun bir “sol” yönetim geçmişine sahipti. Die Linke’nin öncülü PDS 2001’den itibaren SPD ile eyalet hükümetine katılmış, 2016–2023 arasında da kent SPD, Yeşiller ve Die Linke koalisyonu tarafından yönetilmişti. 2026’yı farklı kılan, Berlin’in ilk kez “sola” yönelmesi değil; sosyalist bir partinin yüzde 25,7 ile tarihinde ilk kez kentin birinci partisi olması ve bu başarıya Türkiyeli göçmen bir aileden gelen solcu kadın siyasetçi Elif Eralp’in öncülüğünde ulaşmasıydı.

Berlin’in siyasal coğrafyası ise basit bir Doğu-Batı karşıtlığından daha karmaşıktı. Kentin büyük bölümü 1990’a kadar Batı Berlin sınırlarında yer almasına rağmen Die Linke eski Doğu Berlin’de yüzde 27,8, eski Batı Berlin’de ise yüzde 24,1 aldı. Eski Doğu Berlin tek başına oy kullansaydı AfD ikinci parti olurken, eski Batı Berlin’de beşinci sırada kalacaktı. Die Linke özellikle kiracı ağırlıklı ve daha önce Yeşillerin güçlü olduğu merkez mahallelerde büyük bir sıçrama yaptı (Wenzel ve Ritter-Wurnig, 2026).

Dolayısıyla karşımızda, eski PDS’nin Doğu Berlin’de basitçe yeniden canlanmasından daha farklı bir tablo var. Berlin’de otuz yılı aşan kent hakkı, kiracı ve göçmen mücadeleleri zaman içinde parti siyasetiyle yeni bağlar kurdu. Ancak bu ilişkiyi Die Linke’nin kesintisiz bir başarı hikâyesi olarak anlatmak da yanıltıcı olur. Bugünkü sol dalganın önemli bir bölümü, SPD ile PDS’nin de içinde bulunduğu yönetimlerin 2000’lerde uyguladığı kemer sıkma ve özelleştirme politikalarına karşı gelişti. Sonraki yıllarda Die Linke kentsel hareketlerle yeniden ilişki kurdu ve bir ölçüde onların baskısıyla siyasal stratejilerini değiştirdi. Başka bir ifadeyle sokaktaki hareket, partiyi de yeniden biçimlendirdi.

Berlin’in Kentsel Mücadele Birikimi

Elif Eralp’in başarısını anlamak için seçim kampanyasının birkaç ayına değil, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlere dönmek gerekiyor. Kasım 1989’da Duvar’ın geçişlere açılmasıyla Doğu Almanya’nın çözülme süreci hızlanırken, Doğu Berlin’de çok sayıda boş ya da bakımsız bina bulunuyordu. Sosyalist dönemde kamulaştırılmış kimi taşınmazların eski sahiplerine iadesini öngören süreç ilerlerken gayrimenkul piyasası hızlıca Batı Alman sermayesine açılıyordu. Bu ortamda ev işgalleri, Doğu ve Batı Berlin’in çeşitli sol yapılarının karşılaşmasına dönüştü. 1990’da Doğu Berlin’de yaklaşık 150 işgal evi bulunuyordu (Tagesspiegel, 2010).

Bu dalganın en güçlü simgesi 13 binanın işgal edildiği Mainzer Caddesi oldu. Evlerden birinde kadın, eşcinsel ve queer kolektif, başka evlerde antifaşist gruplar yer aldı. Kasım 1990’da gerilim sert biçimde tırmandı ve yaşanan çatışmaların ardından polis bu işgal evlerini tahliye etti. Operasyon binlerce polis, özel birlikler ve tazyikli su araçlarıyla yürütülmüştü. Tahliye, birleşme sonrasının en sert çatışmalarından biri olarak hafızaya yerleşirken kent yönetimindeki “sol” ittifakın da dağılmasına yol açtı (Goldmann, 2015; Haarbach, 2021). Mainzer Caddesi direnişi Berlin’in mücadele hafızasında önemli bir yer edindi. Çünkü buradaki arayış barınacak bir çatı bulmanın ötesinde, mekânın kolektif kullanımıyla başka türlü bir gündelik hayat kurma isteğini taşıyordu.

Aynı yıllarda Berlin solunun başka bir damarı göçmen örgütlenmesinde biçimleniyordu. Antifa Gençlik, Berlin Duvarı henüz ayaktayken Batı Berlin’de ağırlıkla Türkiyeli gençleri ırkçı saldırılara karşı bir araya getiren bağımsız bir antifaşist örgütlenmeydi. Birleşme sonrasında Almanya genelinde artan ırkçı şiddet bu tür ağların önemini daha da artırmıştı. Böylece 1990’ların başında Berlin’de iki kentsel mücadele hattı belirginleşti: mekânın sermayeleşmesine karşı direniş ile göçmenlerin kentte görünür olma ve kalıcılaşma mücadelesi.

1990’ların ikinci yarısından itibaren birleşme sürecinin yarattığı mülkiyet belirsizlikleri azalırken gayrimenkul piyasası kurumsallaştı ve Berlin yatırım çekmeye yöneldi. Kamu arazilerinin ve belediye varlıklarının satılması bu yönelimin başlıca araçlarından biri hâline geldi. 2001’de patlak veren mali kriz ise söz konusu özelleştirmeleri hızlandırdı. Ardından kurulan SPD–PDS sol koalisyonunun da kemer sıkma ve varlık satışını benimsemesi, toplumsal hareketlerle yerel yönetim arasında önemli bir kırılma yarattı.

Bu kırılmanın en sembolik örneklerinden biri Berlin’in kamu konut şirketlerinden GSW’nin 2004’te özelleştirilmesiydi. Şirketin 65.050 konutu Goldman Sachs bağlantılı konsorsiyuma 405 milyon avroya satıldı, alıcılar yaklaşık 1,56 milyar avroluk borcu da üstlendi. Satış sol ittifak döneminde gerçekleşti ve kamu konutlarının elden çıkarılmasına ilişkin tartışmaların simgelerinden biri hâline geldi (Tagesspiegel, 2004a; Tagesspiegel, 2004b). Bu nedenle bugünkü Die Linke’nin seçim programındaki konut vaatlerini, öncülü PDS politikalarının devamı olarak görmek mümkün değil. 2000’lerde özelleştirmelerin ortağı olan siyasal gelenek, sonraki yıllarda kiracı hareketlerinin baskısıyla yeniden kamuculuğa yaklaşmak zorunda kaldı.

Kent hareketlerinin siyasal yönelimi bu değişime paralel biçimde gerçekleşti. 1990’ların başında “Boş binayı kullanabilir miyiz?” sorusu öne çıkarken, 2000’lerde “Kenti kim satıyor ve kim alıyor?” sorusu giderek daha merkezi hâle geldi. Spree Nehri kıyısındaki eski sanayi alanlarını sermayeye açan Mediaspree projesine karşı gelişen mücadele bu dönüşümün en görünür örneklerinden biriydi. “Mediaspree’yi batıralım!” çağrısıyla örgütlenen girişim, kıyının kamusal kullanıma bırakılmasını, yeni yapıların nehre yaklaşmasının sınırlandırılmasını ve yüksek imar haklarının frenlenmesini istedi. 13 Temmuz 2008’de Friedrichshain-Kreuzberg’de yapılan halkoylamasında girişimin önerisi yüzde 86,8 destek aldı. Alınan sonuç bağlayıcı bir karar değildi ve taleplerin tamamı uygulanmadı, ancak kent yönetimi planları yeniden tartışıp revize etmek zorunda kaldı (Pezzei, 2008; Jacobs, 2008).

Mediaspree mücadelesinin asıl önemi, kent hakkı fikrini tek tek konutlardan kamusal alanın bütününe taşımasında yatıyordu. “Evimizi boşaltmayın” talebine, “Kentin ortak alanlarının nasıl kullanılacağına biz karar veririz” fikri eklenmişti. Bu genişleme kısa süre sonra temel altyapı hizmetlerinde de görüldü. Berlin su işletmesinin yüzde 49,9’u 1999’da özel bir konsorsiyuma devredilmişti. Bu ortaklık modeline karşı kurulan Su Platformunun çabasıyla 2011’de yapılan oylamaya katılanların yüzde 98,2’si şeffaflıkla sözleşmelerin açıklanmasını talep etti. Yükselen kamuoyu baskısı neticesinde Berlin Eyaleti 2012 ve 2013’te kademeli şekilde işletmeyi yeniden kamu mülkiyetine geçirdi (Landeswahlleiter Berlin, 2011; Berliner Wasserbetriebe, t.y.). Benzer bir mücadele elektrik hizmetleri alanında da verildi. Berlin Enerji Platformunun uzun süren mücadelesinin ardından elektrik şebekesi 1 Temmuz 2021’de yeniden kamu mülkiyetine geçirildi. Su ve elektrik mücadeleleri, kentsel hizmetlerin kimin mülkiyetinde ve denetiminde olacağı sorusunu gündeme taşırken, aynı soru kısa süre sonra yeniden konut alanında, bu kez kiracıların gündelik hayatı üzerinden yükseldi.

2011’den itibaren Kreuzberg’deki Kottbusser Tor çevresinde yaşayan kiracılar, artan sosyal konut kiralarına karşı Kotti & Co inisiyatifini kurdu. Hareket, kiraların düşürülmesini, metrekare başına 4 avroluk geçici kira tavanını, zorunlu tahliyelerin engellenmesini ve sosyal konutların kamusal mülkiyete geçirilmesini talep etti (Kotti & Co, 2012). 2012’de meydana kurulan ve Türkçe “Gecekondu” adı verilen protesto evi, zamanla konut hakkı ile göçmenlerin kentte kalma mücadelesini buluşturan bir simgeye dönüştü. Türkiyeli ailelerden Alman kiracılara, öğrencilerden güvencesiz çalışanlara kadar farklı kesimler aynı sorun etrafında örgütlendi. Sosyal konutların kamusal mülkiyete geçirilmesi gerçekleşmedi, ancak yaklaşık 35 bin haneyi kapsayan kira sınırlaması hareketin en somut kazanımı oldu.

Kotti’den birkaç sokak ötede yine aynı yıl başka bir hareket yükseldi. Almanya’nın farklı bölgelerinden gelen mülteciler Würzburg’dan Berlin’e uzanan uzun protesto yürüyüşünün ardından Kreuzberg’deki Oranienplatz’a yerleşerek burayı kalıcı bir eylem alanına dönüştürdü. Talepleri arasında mülteci kamplarının kapatılması ile çalışma ve hareket özgürlüğünün genişletilmesi vardı. Berlin yönetimiyle yapılan görüşmelerin ardından eylem Nisan 2014’te sonlandırıldı. Anlaşma protestocular arasında tartışmalıydı ve mücadele farklı biçimlerde sürdü. Taleplerin büyük bölümü karşılanmasa da Oranienplatz, mülteci sorunlarını Berlin’de görünür gündemlerinden biri hâline getirdi (Flüchtlingsrat Berlin, 2014). Kotti ile Oranienplatz meydan mücadeleleri farklı amaçlar etrafından örgütlenmişti. Birinde dışlanma ağırlıkla mekânın sermayeleşmesi üzerinden, diğerinde mültecilik ve vatandaşlık rejimi üzerinden işliyordu. Buna rağmen iki mücadele de aynı amaçta buluşuyordu: sınıfsal konum, köken ya da statü ne olursa olsun kentte insanca yaşama hakkı.

Bu genişleyen kent hakkı talebi, 2014’te eski Tempelhof Havaalanı’nın geleceği üzerine yürütülen mücadelede kamusal mekân savunusuna ulaştı. 100% Tempelhofer Feld girişiminin çabasıyla düzenlenen halkoylamasında eski havaalanı, rekreasyon ve spor alanı olarak kullanılmaya devam etti (Landeswahlleiter Berlin, 2014). Ancak Berlin’de konut krizi ağırlaştıkça böylesine büyük bir alanın bütünüyle yapılaşma dışında tutulması yeniden tartışmaya açıldı. Buna rağmen 2026 itibarıyla Tempelhofer Feld’in büyük bölümü hâlâ konut alanına dönüşmüş değil ve kamusal alan olarak kullanılmayı sürdürüyor.

Yine 2014’te düzenlenen Sosyal Bakım Devrimi Konferansı, kentsel mücadelenin başka bir yönünü görünür kıldı. 14–16 Mart’ta yaklaşık 500 kişi sağlık, eğitim, engelli desteği, konut, ev içi emek gibi sosyal alanlardan bir araya geldi. Ardından bakım devrimi ağı kuruldu (Netzwerk Care Revolution, 2014). Bu yaklaşım bakım emeğini siyasal bir mesele olarak ele alıyordu. İşçinin ertesi gün yeniden işe gidebilmesi için barınması, beslenmesi, çocuk, yaşlı ve engelli bakımının sağlanması, ulaşım hizmetlerine erişmesi ve hastalandığında tedavi olması gerekiyordu. Bu nedenle bakım sorunu, emek rejiminin devamını mümkün kılan sınıfsal mücadele alanlarından biriydi.

Aynı yıllarda mahalle yaşamını ve konut hakkını savunan mücadeleler de güçlenerek devam ediyordu. 2015’te Kreuzberg’de Çalışkan ailesinin yaklaşık otuz yıldır işlettiği Bizim Bakkal’ın kapanma tehlikesiyle karşılaşması üzerine komşular örgütlendi ve Bizim Mahalle girişimi doğdu. Mücadele kısa sürede tek bir dükkânı aşarak soylulaşmayı, küçük esnafın tasfiyesini ve mahalledeki sosyal ilişkilerin çözülmesini gündeme taşıdı (Bizim Kiez, 2015). Aynı dönemde Kira Halkoylaması girişimi de yeni kamu konutları üretilmesi ve kiracıların yönetime daha fazla katılması için hazırladığı yasa önerisiyle kent yönetimi üzerinde baskı kurdu. Senato ile yürütülen görüşmeler sonucunda taleplerin bir bölümü kabul edildi ve süreç 2016’da yürürlüğe giren Sosyal Konut Sağlama Yasasına uzandı (Senatsverwaltung für Stadtentwicklung, 2015). Böylece kentsel mücadelelerin odağı, tek tek yapıların ötesine geçerek mahalle ve kent bütününde neoliberal şehircilik rejiminin yarattığı toplumsal yıkımı hedef almaya başladı. Mücadele ölçeğindeki büyüme, kent hareketlerinin yerel yönetimlerle nasıl ilişki kurulacağı ve kentin hangi araçlarla dönüştürülebileceği sorusunu da gündeme taşıdı.

Yeni Nesil Belediyecilik Akımıyla Kurulan Bağ

Bu arayış içinde Berlin’deki kent hareketleri, 2017’den itibaren yeni nesil belediyecilik tartışmalarıyla daha doğrudan ilişki kurdu. 26 Mart 2017’de Aşağıdan Kent girişimi ile Müdahaleci Sol hareketin kent çalışma grupları, “Kent Hakkıyla Yerel Meclislere” başlıklı bir toplantı düzenleyerek yerel seçimlere nasıl dâhil olabileceklerini tartıştı. Müşterek Barcelona ve Roma’ya Birlikte Karar Veriyoruz platformlarından aktivistlerin de katıldığı bu buluşmayı birkaç ay sonra, Barcelona’da yapılan ilk küresel Korkusuz Kentler toplantısı izledi. Berlin’den aktivistlerin de yer aldığı bu toplantıda, yerel siyasetin neoliberalizme ve yükselen sağ popülizme karşı nasıl kullanılabileceği tartışıldı (Stadt von Unten, 2017; Vollmer, 2017).

Korkusuz Kentler ağı belediyelerin yanında, toplumsal hareketleri ve kent aktivistlerini buluşturan gevşek bir uluslararası belediyeci ekosistemdi. Barcelona modeli Berlin’de de yakından izleniyor, ancak aynı örgütsel biçim burada ortaya çıkmıyordu. Barcelona’da başta konut hareketleri olmak üzere birçok kentsel hareket ortak bir seçim platformunda birleşerek Müşterek Barcelona’yı kurmuştu. Berlin’de ise kiracı ve göçmen hareketleri, su ve enerji girişimleri arasında güçlü bir mücadele ittifakı oluştu, fakat bunları tek bir “Müşterek Berlin” çatısı altında toplayabilecek yeni bir seçim platformu ortaya çıkmadı.

Berlin’deki kentsel hareketlerin önemli bir bölümü bağımsızlığını koruyarak mevcut sol partiler üzerinde baskı kurmayı tercih etti. Bazı aktivistler Die Linke ve Yeşiller içinde siyaset yapmaya başlarken, hareketlerle partiler arasındaki fikir ve kadro geçişleri de arttı. Bu arayışın bir başka ayağını Berlin Belediyecilik Hareketi oluşturdu. Hareket, 2021 seçimlerinin ardından çok sayıda kent hareketinin de imzaladığı ortak bir çağrıyla SPD, Yeşiller ve Die Linke’yi yeniden koalisyon kurmaya ve uygun fiyatlı konut, ulaşım ve sosyal altyapı politikalarını kendileriyle daha yakın işbirliği içinde yürütmeye çağırdı. Bu girişim, farklı kent mücadelelerini ortak bir siyasal hatta buluşturarak yerel yönetim üzerinde daha örgütlü bir baskı kurma arayışını görünür hâle getirdi (Munizipalismus Berlin, 2021).

Yerel yönetim tartışmalarına ilişkin arayışlar 13–14 Ekim 2022’de Avrupa Belediyecilik Ağı’nın Berlin’de düzenlediği buluşmayla devam etti. Çeşitli araştırmacıları ve kent hareketlerini buluşturan ağın Berlin’i seçmesinde farklı kentsel mücadeleler arasındaki koordinasyon arayışının payı vardı (European Municipalist Network, 2022). Yeni nesil belediyecilik hareketleriyle kurulan bağlar, Berlin’i kurumsal olarak bir Korkusuz Kent örneğine dönüştürmedi. Ancak kent hareketlerinin taleplerini yerel yönetime nasıl taşıyacağı sorusu giderek önem kazandı. Bu tartışmalar bir yandan sokak ile kurum arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağını gündeme taşırken, aynı yıllarda konut mücadelesi de kira düzenlemelerinin ötesine geçerek mülkiyet ilişkisini doğrudan hedef almaya başlamıştı.

Holding Konutlarını Kamulaştırma Girişimi

2018’den sonra konut hakkı mücadelesinin önemli odaklarından biri hâline gelen Deutsche Wohnen & Co enteignen girişimi, büyük emlak şirketlerinin elindeki konutların kamulaştırılması talebi etrafında örgütlendi. Tartışma Alman Anayasası’nın 15. maddesinde yer alan; toprak, doğal kaynaklar ve üretim araçlarının yasa yoluyla ortak mülkiyet biçimlerine aktarılmasına imkân tanıyan özel düzenlemeye dayanıyordu. Girişim, Berlin’de 3.000’den fazla konuta sahip – Başaran Aksu’nun deyişiyle- holding dairelerinin kamulaştırılmasını ve bunların yönetiminde kiracıların da temsil edilmesini önerdi (Landeswahlleiter Berlin, 2021a). Böylece amaç kamusal mülkiyet ile demokratik yönetime dayalı bir model kurmaktı.

Kampanya mahalle ekipleri ile çalışma gruplarının yanı sıra sendikalar, kiracı örgütleri ve Die Linke’nin desteğini aldı. 2021’de girişim toplam 359.063 resmi imza topladı ve aynı yıl yapılan halkoylamasında kamulaştırma önerisi katılanların yüzde 58’inin desteğini aldı. Bu oran bütün kayıtlı seçmenlerin yüzde 42,3’üne karşılık geliyordu (Deutsche Wohnen & Co enteignen, 2021; Landeswahlleiter Berlin, 2021b; 2021d). Karar tavsiye niteliğinde olsa bile yaklaşık 1,04 milyon seçmenin onayını almış güçlü bir demokratik yetkilendirme niteliği taşıyordu.

Oylamanın öncesindeki en sert tartışmalardan biri tazminat maliyetiydi. Resmî tahmin yaklaşık 243 bin konut için 28,8 ile 36 milyar avro arasında bir tutar öngörüyordu (Landeswahlleiter Berlin, 2021e). 2021’de kenti SPD, Yeşiller ve Die Linke’den oluşan kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyon yönetiyordu. Halkoylamasının kazanılmasına rağmen yasa hemen hazırlanmadı. Senatonun kurduğu 13 üyeli bir uzman komisyonu kamulaştırmanın anayasal olarak mümkün olduğunu raporladı, fakat idari işlemlerin yeni bir yasa ile somutlaştırılması gerekiyordu. (Expertenkommission Vergesellschaftung, 2023). Bu uzun gecikme süreci, kent hareketlerinin sol partiler de dâhil olmak üzere kurumsal siyasete mesafesini korumasının başlıca nedenlerinden biri oldu. Soru artık ‘Yönetime gelebiliyor musunuz?’dan çok, ‘Yönetime geldiğinizde toplumsal hareketlerin taleplerini ne ölçüde uygulayabiliyorsunuz?’ biçiminde kurulacaktı.

Holding konutlarının kamulaştırılması tartışması sürerken Berlin yönetimi aynı dönemde kira artışlarını sınırlayan başka bir yol denedi. 2020’de yürürlüğe giren kira tavanı yasası, kiraları beş yıl süreyle donduruyor, yeni sözleşmelere üst sınır getiriyor ve yüksek kiraların düşürülmesine imkân tanıyordu. Fakat Federal Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etti. Bu karar, tekellerin mülkiyetindeki konutların kamulaştırılması talebine yeni bir siyasal güç kazandırdı. Böylece konut sorununa karşı gelişen iki farklı hat daha belirgin hâle geldi: biri kiraları düzenlemeyi, diğeri ise konutların mülkiyet ve yönetim biçimini değiştirmeyi hedefliyordu (Bundesverfassungsgericht, 2021).

Almanya Faşizme Kayarken Berlin Neden Sola Yöneldi?

Yukarıda anlatılan mücadele birikimi, Berlin’de kiracı hareketleri, mahalle inisiyatifleri ve göçmen örgütleriyle temas içinde çalışan yeni bir siyasal kadronun yetişmesine de zemin hazırladı. Elif Eralp bu birikim içinden yükselen isimlerden biriydi. Kreuzberg’de ırkçılığa, soylulaştırmaya ve yerinden edilmeye karşı çalışmalarda yer aldı, göçmen örgütü Allmende içinde çalıştı. 2017’de Die Linke’ye katılan Eralp 2021’de Berlin Temsilciler Meclisine seçildi. Milletvekilliği döneminde de mahalleyle doğrudan ilişkiyi sürdürdü ve seçim bürosunda ihtiyaç sahiplerine ücretsiz danışmanlık hizmeti verdi (Eralp, t.y.a, t.y.b; Abgeordnetenhaus von Berlin, 2023). Bu siyaset tarzı Graz komünistlerinin gündelik sorunlara dönük yüz yüze ilişki modeliyle benzerlik taşısa da Berlin’de farklı bir mücadele geleneğinin üzerine oturdu.

Die Linke’nin 2026 kampanyasında konut sorunu bu nedenle merkezî bir yer tuttu. Parti 21 Ocak’ta başlattığı kampanyada mahallelerde kapı kapı dolaşacağını, kiracı toplantıları düzenleyeceğini ve komşular arasında dayanışma ağları kuracağını açıkladı (Die Linke Berlin, 2026). Eralp de seçimden altı gün önce yayımladığı programında değişimin “kirada, sokakta, mahallede ve Kırmızı Belediye Sarayı’nda” hissedilmesi gerektiğini söylüyordu (Eralp, 2026). Bunun güçlü bir toplumsal karşılığı vardı, çünkü Berlin her şeyden önce bir kiracılar kentiydi. 2024’te konut stokunun yüzde 85,1’i kiralık dairelerden oluşuyordu ve bunların yüzde 68’i özel mülkiyetteydi (Investitionsbank Berlin, 2026).  Kiralar da son on yılda yüksek düzeyde artmıştı. Dolayısıyla konut meselesi Berlin’de nüfusun büyük bölümünü doğrudan etkileyen sınıfsal bir mesele hâline gelmişti.

Partinin örgütsel kapasitesi de aynı dönemde büyüdü. Üye sayısındaki artış, kapı kapı çalışma gibi emek yoğun kampanya biçimlerine daha geniş bir insan kaynağı sağladı. New York deneyimi de kampanyayı etkiledi. Die Linke’den bir heyet 2025’te Zohran Mamdani’nin kampanyasını incelemek üzere New York’a gitti, Mamdani kampanyasının stratejistlerinden Morris Katz ise 2026 ilkbaharında Berlin’e gelerek Eralp’e iletişim konusunda danışmanlık yaptı (Augustin, 2026). Ancak Berlin’deki örgütlenme biçimini New York’tan ithal edilmiş bir modele indirgemek doğru olmaz. Mahalle çalışması Berlin solunda daha eski bir geçmişe sahipti. New York deneyimi daha çok bu birikimin seçim kampanyasında daha sistemli ve kişiselleştirilmiş biçimde kullanılmasına katkı sundu.

Seçim sonuçları da bu toplumsal zeminin tek bir sınıf ya da kimlik üzerinden açıklanamayacağını gösterdi. Die Linke 25 yaş altındaki kadınlarda yüzde 51’e ulaştı ve 60 yaşın altındaki bütün yaş gruplarında güçlü sonuçlar aldı. Ücretli çalışanlarda yüzde 29, işçilerde ve serbest çalışanlarda yaklaşık yüzde 26 oy aldı. Buna karşılık işçi seçmenler arasında AfD yüzde 30 ile birinciydi (Wenzel ve Ritter-Wurnig, 2026). Dolayısıyla Berlin’deki yeni sol seçmen tabanı kiracılık, hayat pahalılığı, hizmet sektöründe çalışma, göç deneyimi, gençlik ve kentte kalma hakkı gibi farklı gündelik çıkarların kesiştiği daha geniş bir toplumsal zeminde şekillendi.

Liberal demokrasiye ve onun kurumlarına güvenin aşınması, merkez partilerin gerilemesini, bu da Die Linke’nin yükselişini kolaylaştırdı. CDU yüzde 28,2’den yüzde 18,8’e, SPD ise yüzde 18,4’ten yüzde 12,1’e düştü. Ancak aynı hoşnutsuzluk AfD’nin de oyunu artırdı. Bu nedenle Berlin’de asıl soru hoşnutsuzluğun neden ortaya çıktığından çok, neden önemli bir bölümünün Die Linke’ye yöneldiği. Bu açıklama, kent hareketlerinin bütünüyle Die Linke’ye eklemlendiği anlamına gelmiyor elbette. Berlin’de daha çok hareketlerin partilere baskı yaptığı, kadro ve fikirlerin iki alan arasında dolaştığı ve mevcut sol partinin bu temas içinde dönüşmeye zorlandığı bir süreç yaşandı. Eralp’in yükselişi de bu uzun birikimin nedeninden çok, görünür sonuçlarından biri oldu.

Diğer yandan Berlin’in haritadaki rengini Almanya’nın geri kalanından ayıran şeyi salt ekonomik koşullarda aramak yanıltıcı olur. Hayat pahalılığı, iş kaybı korkusu ve güvencesizlik Almanya’nın başka bölgelerinde AfD’ye akan tepki oyları üretirken Berlin’de ise Die Linke’ye kaydı. Bu karşıtlık, yoksullaşmanın ya da statü kaybının kendiliğinden belirli bir siyasal sonuç doğurmadığını gösteriyor.

Bu ayrım özellikle eski Doğu Almanya’yı değerlendirirken önem kazanıyor. AfD’nin doğu eyaletlerindeki gücünü doğrudan sosyalist geçmişin mirasına bağlamak, birleşme sonrasında yaşanan büyük dönüşümü görünmez kılıyor. Treuhand eliyle yürütülen özelleştirmeler, işletmelerin tasfiyesi, nüfus kaybı ve Batı’dan gelen ekonomik ve siyasal elitlerin ağırlığı, ekonomik gerilemeyi toplumsal statü kaybı ve siyasal yabancılaşmayla iç içe geçirdi. Böyle bir zeminde “ikinci sınıf Alman” olma duygusu, geleneksel partilere ve kurumlara güvensizlikle birleşti. Dolayısıyla doğudaki faşizme desteği ekonomik, kültürel ve tarihsel unsurların birbirini beslediği uzun süreli bir dönüşüm içinde ele almak daha anlamlı.

Göç meselesi de ekonomik hoşnutsuzluğun hangi siyasal dile çevrildiğiyle ilgili. AfD seçmeni için göç ve sığınma önemli başlıklar olsa da emekçilerin öfkesinin neden düşük ücret ödeyen işverene, yükselen kiralardan kazanan mülk sahibine ya da daralan kamu hizmetlerine değil de göçmenlere yöneldiği ayrıca açıklanmalı. Faşist siyaset tam da burada, ekonomik sıkışmayı ulusal kimlik ve güvenlik üzerinden yeniden anlamlandırarak etkili oluyor. Üstelik bu etki aldığı oyla sınırlı kalmıyor, düşmanlaştıran dilini merkez partilere de taşıyarak daha önce marjinal sayılan faşist söylemleri normalleştirebiliyor. Berlin’in farkı ise hayat pahalılığına duyulan öfkenin yıllardır süren kentsel mücadeleler içinde başka sorular etrafında örgütlenebilmesi. Tartışma “göçmenler yüzünden mi?” sorusuna sıkışmak yerine “kiralar neden bu kadar yüksek, toprağa ve konuta kim hükmediyor?” sorusuna yöneldi. Bu nedenle ekonomik hoşnutsuzluğun hangi somut talepler etrafında ve kim tarafından siyasallaştırıldığı belirleyici oldu.

Berlin Solu İçindeki Tartışmalar

Parti ile toplumsal hareketler arasındaki mesafe ve kurum-sokak çelişkisi, Berlin solundaki tartışmaların önemli başlıklarından biri. Müdahaleci Sol hareketteki aktivistler, seçim başarısının tek başına konut sorununu çözemeyeceğini, iktidara gelen partilerin hukuk, bürokrasi, bütçe ve koalisyon dengeleriyle sınırlandığını vurguluyor. Bu nedenle kent hareketlerinin partilerden bağımsız örgütlenmesini ve hükümetler üzerinde dışarıdan baskı kurabilecek gücü korumasını savunuyorlar (Interventionistische Linke, 2024). Nitekim Deutsche Wohnen & Co enteignen halkoylamasında 2021’de çoğunluk kamulaştırmadan yana oy vermesine rağmen karar yıllarca uygulanmadı. Berlin Senatosunun oluşturduğu uzmanlar komisyonu 2023’te büyük konut şirketlerinin kamulaştırılmasının anayasal olarak mümkün olduğu sonucuna vardı, ancak süreç yine ilerlemedi (Expertenkommission Vergesellschaftung, 2023).

2026 seçimlerinden sonra ise kamulaştırma konusu olası hükümet görüşmelerinin temel anlaşmazlıklarından birine dönüştü. Die Linke içinde kamulaştırmayı hükümete katılım koşulu olarak öne çıkaran açıklamalar yapılırken, SPD buna karşı çıkmayı sürdürdü. Yeşiller ise kamulaştırmayı desteklemekle birlikte bunu aynı ölçüde bir koalisyon koşuluna dönüştürmedi (Tagesspiegel, 2026). Konu bugün federal düzeyde de tartışılıyor ve özel konutların kamulaştırılmasını sınırlamaya yönelik yasal düzenlemeler gündemde (Deutscher Bundestag, 2026).

İkinci tartışma konut üretimiyle ilgili. Solun bir kesimi kamulaştırmanın temel amacının mevcut konutların mülkiyet ve yönetim biçimini değiştirmek olduğunu savunuyor. Bu kiraları ve spekülasyonu sınırlayabilecek bir araç olsa da büyüyen nüfusun yarattığı konut açığını tek başına çözmesinin beklenemeyeceği iddia ediliyor. Berlin’de 2024’te 15 binden fazla yeni konut tamamlandı. Bir süre gerileyen yapı ruhsatları 2025’te yeniden artarken, 5 binden fazla sübvansiyonlu konut için de kamu desteği sağlandı (Investitionsbank Berlin, 2026). Bu nedenle tartışmayı “kamulaştırma mı, yeni konut mu?” ikiliğine sıkıştırmak yerine ne kadar konut üretileceği, bu konutların kimin mülkiyetinde olacağı, hangi kira rejimiyle işletileceği ve kimlerin erişebileceği sorularını birlikte düşünmek gerekiyor.

Die Linke içindeki bir başka gerilim İsrail-Filistin savaşı ve antisemitizm tartışmaları etrafında yaşanıyor. Parti içindeki bir kesim Filistin dayanışmasının ve İsrail hükümetine yönelik sert eleştirilerin antisemitizmle özdeşleştirilmesine karşı çıkarken, bazı parti üyeleri söylemlerin İsrail karşıtlığını aşarak antisemitik biçimler aldığını savunuyor. SPD ve Yeşiller de seçim kampanyasında öne çıkan kimi açıklama ve etkinlikleri eleştirerek Die Linke’den antisemitizme karşı daha açık bir tutum talep etti. Die Linke yönetimi ise antisemitizme karşı olduğunu, aynı zamanda Filistinlilerin haklarının ve Gazze’deki savaşın eleştirilmesinin meşru olduğunu vurguladı. Seçim sonrası araştırmalarda da bu ayrışma görüldü. Berlinlilerin bir bölümü parti içinde antisemitik görüşlere fazla alan açıldığını düşünürken Die Linke seçmenlerinin çoğunluğu bu değerlendirmeye katılmadı (Wenzel ve Ritter-Wurnig, 2026).

Türkiye Solunda Berlin Tartışması

Berlin sonucu Türkiye’de de hızla iki farklı okuma biçimine konu oldu. Sol çevrelerin bir bölümünde Eralp’in Alevi veya Kürt olup olmadığı ve ailesinin Türkiye sosyalist hareketinin hangi geleneğinden geldiği öne çıkarılırken, sağ medyada başarı daha çok “Bir Türk’ün Berlin’deki başarısı” olarak okundu. Birbirinden farklı bu iki yaklaşım, Elif Eralp’in kimliğini ve aile geçmişini, Berlin’de kimlerle birlikte hangi talepler etrafında siyaset yaptığı sorusunun önüne geçirebildi. Oysa kampanyanın merkezinde Türkiyelilik değil, yüksek kiralar, konuta erişim, sosyal hizmetler ve kentin sermaye karşısında nasıl yönetileceği gibi Berlinlilerin gündelik hayatına doğrudan dokunan sorunlar vardı.

Türkiye solundaki ikinci tartışma, Avrupa solunun işçi sınıfından uzaklaşıp kültürel kimliklere kapıldığı iddiası etrafında gelişti. Bu eleştiri, merkez partilerin sınıfsal tabanlarındaki dönüşüme işaret ediyor. Fakat Berlin örneği “sınıf mı, kimlik mi?” biçiminde kurulmuş bir ikiliğin yetersizliğini de gösteriyor. Düşük ücretli bir çalışan aynı zamanda göçmen olabilir, konut piyasasında ayrımcılığa uğrayabilir, kadın olduğu için bakım emeğinin büyük bölümünü üstlenebilir ya da LGBTİ+ olduğu için başka bir dışlanma biçimi yaşayabilir. Die Linke’nin büyümesi bu hakları gündemden çıkararak değil, konut ve gündelik hayat maliyeti gibi ortak maddi sorunları bunlarla birlikte siyasallaştırarak gerçekleşti.

Doğu Almanya üzerinden yürüyen polemik de benzer biçimde iki indirgemeci uç üretti. Bir tarafta “sosyalist Doğu Almanya bugün faşist oldu” yorumu, diğer tarafta DDR’nin zaten sosyalist olmadığı ve bugünkü tabloyu geçmişteki revizyonizmin kaçınılmaz sonucu sayan yaklaşım yer aldı. DDR’de milliyetçi eğilimlerin, yabancı sözleşmeli işçilere dönük dışlanmanın ve bürokratik sorunların varlığını görmezden gelmek tarihsel tabloyu eksiltir. Ancak 2026’daki AfD desteğini doğrudan buradan türetmek de birleşme sonrasındaki otuz altı yıllık kapitalist dönüşümü, sanayi tasfiyesini, iş kayıplarını, nüfus hareketlerini ve siyasal yabancılaşmayı açıklamanın dışına iter. Yeniden birleşme sonrasındaki ırkçı şiddetin Batı Almanya’daki faşist ağlardan ve kadrolardan da beslendiği düşünüldüğünde, faşizmin tarihini eski sınırın yalnız bir tarafına kapatmak da mümkün görünmüyor.

Bu tartışmaların bir başka ucunda Berlin sonucunu Avrupa’da solun geri dönüşünün kanıtı gibi okumak, karşı ucunda ise Almanya’daki AfD yükselişi karşısında bir “züğürt tesellisi” saymak vardı. İki okuma da Berlin’in özgünlüğünü açıklamakta yetersiz kalıyor. Berlin’i farklılaştıran hoşnutsuzluğun varlığı değil, bu hoşnutsuzluğun uzun süredir hangi mücadeleler içinde örgütlendiğiydi. Bu nedenle Eralp’in başarısını açıklamak için onun soy kütüğünden çok kentin siyasal soy kütüğüne bakmak daha açıklayıcı olur dedim. Çünkü yıllara yayılan kent hakkı mücadeleleri seçim gecesinden çok önce oluşmuş bir siyasal zemin yaratmıştı. Eralp’in başarısı da bu zeminin seçim siyasetine taşınmış en görünür sonuçlarından biri oldu.

Sonuç

Berlin’in 1990’dan 2026’ya uzanan hikâyesini “fabrika ortadan kalktı, mahalle ve kimlikler onun yerini aldı” diye okumak fazlaca basit bir açıklama olur. Daha isabetli olan, sınıf mücadelesinin üretim alanıyla sınırlı kalmayıp konut, bakım, ekoloji, toplumsal cinsiyet ve kolektif tüketim alanlarına da yayıldığını söylemek. İşgal ve özyönetim mücadelelerinden kiracı hareketlerine, özelleştirme karşıtı kampanyalardan yeni nesil belediyecilik tartışmalarına uzanan bu genişleme, aynı zamanda mücadele biçimlerinin de değişmesini beraberinde getirdi.

1990’larda fiilî işgal ve özyönetim öne çıkarken, 2000’lerde özelleştirmelere karşı savunma güçlendi. 2010’larda konut, göçmenlik, bakım, enerji ve kamusal alan mücadeleleri birbirine yaklaşırken, 2017 sonrasında bu hareketlerin yerel iktidar ve belediye kurumlarıyla nasıl ilişki kuracağı daha açık biçimde tartışılmaya başlandı. 2018’den itibaren kira artışlarının ötesine geçilerek mülkiyet ilişkilerinin kendisi hedef alındı. 2020’lerde ise bu mücadelelerin dili, kadroları ve örgütlenme biçimleri mevcut sol partilerin siyasetine daha fazla taşındı. 2026 seçimleri, bu uzun birikimin Die Linke’nin programında ve kampanya tarzında daha görünür hâle geldiği bir eşik oldu. Elif Eralp’in siyasal yükselişini de bu dönüşümün son halkalarından biri olarak görmek gerekir.

Berlin örneğinin gösterdiği önemli noktalardan biri, konut ve kiracı mücadelelerinin yerel siyasette giderek daha belirleyici hâle gelmesi. Yükselen kira oranları, farklı kentlerde sol hareketlerin geniş kesimlerle bağ kurabildiği ortak başlıklardan biri oldu. Benzer bir yönelim Graz, Barcelona ve New York gibi kentlerde de görüldü. Graz’da uzun yıllar konut hakkı üzerinden siyaset yapan komünistler yaklaşık 4.500 belediye konutunda kira artışlarını sınırlarken, Barcelona’da Ada Colau yönetimi boş tutulan konutlara müdahale etti ve sosyal konut stokunu büyütmeye çalıştı. New York’ta Zohran Mamdani yaklaşık bir milyon kira-stabilize konutta kiraların dondurulmasını ve on yılda 200 bin yeni uygun fiyatlı konut üretilmesini savundu. Berlin’de Die Linke ise büyük konut şirketlerinin stoklarının kamulaştırılmasının yanı sıra on yılda 75 bin kalıcı sosyal konut üretme hedefini ortaya koydu. Farklı sol geleneklerden gelen bu örneklerde ortaklaşan nokta, konut sorununu piyasanın akışına bırakmak yerine yerel siyasetin doğrudan müdahale etmesi gereken temel bir kent hakkı olarak ele almalarıydı.

Berlin’de yaklaşık otuz beş yılda oluşan çok parçalı kentsel mücadele alanı, Die Linke’nin toplumsal tabanını da dönüştürdü. Bu nedenle “ülkeler sağa, kentler sola kaydı” sözü genel geçer bir kural gibi kullanılmamalı. Her kent, kendi toplumsal yapısı ve gündelik sorunları üzerinden farklı siyasal yönelimler üretir. Berlin örneğinin gösterdiği de tam olarak bu. Kentler üretim süreçlerinin yanında yeniden üretimin de gerçekleştiği alanlar. Kiracı aynı zamanda ücretli çalışan, göçmen aynı zamanda LGBTİ+ birey, hastane emekçisi hem işçi hem bakım hizmetinin üreticisi. Ulaşım, konut, enerji, eğitim, parklar ve sosyal hizmetler de bu ortak yaşamın parçaları. Bu alanlardan birindeki kriz diğerlerinden bütünüyle bağımsız kalmıyor. 2026 seçiminin uzun tarih içindeki anlamı da burada ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Berlin’de yeni kentsel solculuğun inşası, sınıf siyasetinin terk edilmesinden çok, sınıfsal çelişkilerin gündelik hayatın yeniden üretildiği mekânlarda çoklu biçimler kazanmasına işaret ediyor.

 


Kaynakça

Abgeordnetenhaus von Berlin. (2023). Abgeordnetenverzeichnis: Elif Eralp. https://www.parlament-berlin.de/media/download/4037

Augustin, K. (2026, 12 Eylül). Hallo, ich bin Elif. die tageszeitung.

Berliner Wasserbetriebe. (t.y.). Unternehmensgeschichte. https://www.bwb.de/de/unternehmensgeschichte.php

Bizim Kiez. (2015). Bizim Bakkal und die Verdrängung im Wrangelkiez.

Bundesverfassungsgericht. (2021, 15 Nisan). Gesetz zur Mietenbegrenzung im Wohnungswesen in Berlin ‘Berliner Mietendeckel’ nichtig. https://bundesverfassungsgericht.de/SharedDocs/Pressemitteilungen/DE/2021/bvg21-028.html

Deutsche Wohnen & Co enteignen. (2021). Gemeinsame Erklärung von Gewerkschaften, Mietervereinen und Organisationen der Zivilgesellschaft.

Die Linke. (2026). Mitgliederzahlen 2025. https://www.die-linke.de/partei/ueber-uns/mitgliederzahlen-2025/

Deutscher Bundestag. (2026, 8 Eylül). Keine Details zu Vergesellschaftungsverbot

Eralp, E. (2026, 14 Eylül). Fünf Dinge, die ich sofort anpacke. Die Linke Berlin. https://dielinke.berlin/aktuelles/news/fuenf-dinge-die-ich-sofort-anpacke/

Eralp, E. (t.y.a). Elif Eralp: Über mich. https://elif-eralp.de/

Eralp, E. (t.y.b). Rechtsberatung. https://elif-eralp.de/beratung/

European Municipalist Network. (2022). European Municipalist Network meeting Berlin, 13–14 Ekim 2022.

Expertenkommission Vergesellschaftung. (2023). Abschlussbericht der Kommission zum Volksentscheid ‘Vergesellschaftung großer Wohnungsunternehmen’. Land Berlin. https://www.berlin.de/kommission-vergesellschaftung/_assets/abschlussbericht_vergesellschaftung-grosser-wohnungsunternehmen-230627.pdf

Flüchtlingsrat Berlin. (2014, 16 Nisan). Stellungnahme des Flüchtlingsrats zur Räumung des Oranienplatzes

Goldmann, S. (2015, 13 Kasım). Häuserkampf in der Mainzer Straße. Der Tagesspiegel. https://www.tagesspiegel.de/berlin/hauserkampf-in-der-mainzer-strasse-3674368.html

Haarbach, M. (2021, 27 Ocak). Vor 30 Jahren wurde die Mainzer Straße geräumt. Der Tagesspiegel.

Interventionistische Linke. (2024, 19 Haziran). Zwischenstandspapier #2: Gegenmacht aufbauen, Gelegenheiten ergreifen

Investitionsbank Berlin. (2026). IBB Wohnungsmarktbericht 2025. https://www.ibb.de/de/ueber-uns/publikationen/wohnungsmarktbericht/2025.html

Jacobs, S. (2008, 14 Temmuz). Sieg für ‘Mediaspree versenken’. Der Tagesspiegel. https://www.tagesspiegel.de/berlin/sieg-fur-mediaspree-versenken-6565048.html

Kotti & Co. (2012). Unsere Forderungen. https://kottiundco.net/

Landeswahlleiter Berlin. (2011). Volksentscheid über die Offenlegung der Teilprivatisierungsverträge bei den Berliner Wasserbetrieben. https://www.berlin.de/wahlen/historie/volksbegehren-und-volksentscheide/berliner-wasserbetriebe-2010-und-2011/artikel.770384.php

Landeswahlleiter Berlin. (2014). Volksbegehren und Volksentscheid über den Erhalt des Tempelhofer Feldes. https://www.berlin.de/wahlen/historie/volksbegehren-und-volksentscheide/tempelhofer-feld-2014/artikel.770335.php

Landeswahlleiter Berlin. (2021a). Volksentscheid zur Vergesellschaftung der Wohnungsbestände großer Wohnungsunternehmen: Allgemeine Informationen. https://www.berlin.de/wahlen/abstimmungen/deutsche-wohnen-und-co-enteignen/allgemeine-informationen/artikel.1115174.php

Landeswahlleiter Berlin. (2021b). Spenden zum Volksbegehren Deutsche Wohnen & Co enteignen.

https://www.berlin.de/wahlen/pressemitteilungen/2021/pressemitteilung.1101919.php

Landeswahlleiter Berlin. (2021d). Ergebnis des Volksentscheids Deutsche Wohnen & Co enteignen. https://www.berlin.de/wahlen/abstimmungen/deutsche-wohnen-und-co-enteignen/

Landeswahlleiter Berlin. (2021e). Volksentscheid über einen Beschluss zur Erarbeitung eines Gesetzentwurfs durch den Senat zur Vergesellschaftung der Wohnungsbestände großer Wohnungsunternehmen: Kostenschätzungen. https://www.berlin.de/wahlen/abstimmungen/deutsche-wohnen-und-co-enteignen/artikel.1040424.php

Munizipalismus Berlin. (2021). Gemeinsam mehr erreichen – für die sozial-ökologische Transformation Berlins und eine Regierung, die mit den Bewegungen der Stadt kooperiert! https://munizipalismus-berlin.de/

Netzwerk Care Revolution. (2014). Resolution der Aktionskonferenz Care Revolution. https://care-revolution.org/resolution

Pezzei, K. (2008, 14 Temmuz). Bürger versenken Mediaspree. taz. https://taz.de/Buergerentscheid-in-Friedrichshain-Kreuzberg/!20076/

Senatsverwaltung für Finanzen. (2021a, 17 Haziran). Abgeordnetenhaus stimmt Übernahme der Stromnetz Berlin GmbH zu. https://www.berlin.de/sen/finanzen/presse/pressemitteilungen/pressemitteilung.1096770.php

Senatsverwaltung für Finanzen. (2021b, 1 Temmuz). Stromnetz Berlin ist wieder im Eigentum des Landes Berlin. https://www.berlin.de/sen/finanzen/presse/pressemitteilungen/pressemitteilung.1102315.php

Senatsverwaltung für Stadtentwicklung und Umwelt. (2015). Kostenschätzungen zum Gesetzentwurf der Initiative Mietenvolksentscheid.

Stadt von Unten. (2017, 18 Mart). Mit Recht-auf-Stadt ins Parlament? Perspektiven munizipalistischer Plattformen in Barcelona und Rom. https://stadtvonunten.de/page/13/

Tagesschau. (2026a, 21 Eylül). Vorläufiges Ergebnis: Linke ist klare Gewinnerin der Berlin-Wahl. https://www.tagesschau.de/inland/landtagswahlen/berlin/2026/vorlaeufiges-ergebnis-berlin-abgeordnetenhaus-2026-100.html

Tagesschau. (2026b, 21 Eylül). Vorläufiges Ergebnis: Linke gewinnt Berlin-Wahl klar vor CDU. https://www.tagesschau.de/inland/regional/berlin/rbb-berlin-wahl-2026-knappes-rennen-am-sonntag-erwartet-100.html

Tagesspiegel. (2004a, 25 Mayıs). US-Investor will Wohnungsbaugesellschaft kaufen.

Tagesspiegel. (2004b, 3 Kasım). Sechs Unternehmen.

Tagesspiegel. (2010). Der zähe Kampf um Berlins besetzte Häuser. https://www.tagesspiegel.de/berlin/der-zahe-kampf-um-berlins-besetzte-hauser-7039006.html

Tagesspiegel. (2026, 6 Ağustos). Linke-Chefin macht Enteignung zur Koalitionsbedingung: Krach weist Forderung zurück: „Mit der SPD jedenfalls nicht“.

Vollmer, L. (2017). Keine Angst vor Alternativen. Ein neuer Munizipalismus. Über den Kongress ‘Fearless Cities’, Barcelona 10./11. Juni 2017. sub\urban. zeitschrift für kritische stadtforschung, 5(3), 147–156.

Wenzel, S. ve Ritter-Wurnig, D. (2026, 22 Eylül). Wahlerfolg der Linken in Zahlen: Partei der Berliner Mitte. rbb24/Tagesschau. https://www.rbb24.de/politik/berlin-wahl-2026/beitraege/wahlerfolg-linke-berlin-mitte-waehlergruppen.html