Deniz Göktaş'ın bir stand-up gösterisinde Kur'an'ın "son kitap" olduğu inancını mizahi bir dille konu etmesi üzerine başlatılan soruşturma ve tutuklanması, Türkiye'de ifade özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Dünyanın birçok ülkesinde hâlâ "dine hakaret" suçunu düzenleyen yasalar yürürlükte bulunuyor. Ancak en ağır yaptırımların Müslüman çoğunluklu ülkelerde yoğunlaştığı görülüyor. Humanists International’in verilerine göre dine hakaret nedeniyle ölüm cezası öngören yedi ülkenin altısı Müslüman çoğunlukludur.[1] Yedincisi de Nijerya, yarısı Müslüman. Türkiye ölüm cezası uygulayan ülkeler arasında değil, ancak dine hakareti hapis cezasıyla cezalandıran ve ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu tarafından ‘Special Watch List'e alınması tavsiye edilen ülkelerden birisi.[2] Türkiye’de son kırk yıl içinde İslam üzerine eleştirel düşünceler geliştiren, kutsal metinleri farklı biçimlerde yorumlayan ya da yerleşik dinî kabulleri sorgulayan kimi aydınlar aydınlatılamayan cinayetlerde hayatlarını kaybettiler, kimileri ise tehditler altında veya yurt dışında yaşamak zorunda kaldı.[3]
Liberal İslam yorumlarıyla bilinen Mustafa Akyol, Malezya'da 2017 yılında İslam üzerine yaptığı bir konferansın ardından 'resmî izin olmadan din öğrettiği' gerekçesiyle gözaltına alındı ve Şeriat Mahkemesi'nde sorgulandı. Daha sonra babası Taha Akyol’un harekete geçmesi ve özellikle eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Malezya Kraliyet ailesi nezdindeki diplomatik girişimleriyle serbest bırakıldı. Kendi ifadesiyle bu olay ona “İslam dünyasındaki temel sorunlardan birinin teklifle dini yaymak yerine dayatmaya çalışmak olduğunu bir kez daha” göstermektedir.[4]
Tabii konu her zaman böyle tatlıya bağlanamayabiliyor. Kutsalın mizah yoluyla eleştirilmesine verilen tepkiler de her durumda aynı biçimi almıyor. 2005’te yayımlanan Danimarka karikatürleri, medya kuruluşları, dinî örgütler, hükümetler ve uluslararası protesto ağlarının dahil olduğu geniş ölçekli bir diplomatik ve siyasal krize dönüşmüştü. Protestolar sırasında çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Charlie Hebdo dergisine 2015’te düzenlenen silahlı saldırı ise kamusal bir tepkinin kontrolden çıkmasından ziyade, belirli kişileri hedef alan örgütlü ve ölümcül bir terör eylemiydi. Türkiye’deki Leman vakası ve Deniz Göktaş hakkında yürütülen süreçler ise esas olarak devletin ceza hukuku ve tutuklama mekanizmaları aracılığıyla ifade hürriyetine yönelik müdahaleler. Bu farklı olaylar arasındaki ortaklık, kutsal kabul edilen inançların eleştirilmesiyle ilgili değil, bu eleştirilerin dini otoriteler, siyasi elitler, devlet kurumları ve örgütlü gruplar tarafından farklı şiddet ve yaptırım biçimlerinin gerekçesine dönüştürülebilmesi. Bu nedenle asıl mesele bireysel dini hassasiyetlerden çok, belirli hakikat iddialarını eleştiriden muaf tutan epistemik iktidarın bu hassasiyetleri kolektif seferberliğe, hukuki cezalandırmaya ve fiziksel şiddete dönüştürmeyi kendi gücünü yeniden üretmenin bir yolu olarak kullanması.
Epistemik iktidar ve epistemik şiddet
Kuramsal psikolojinin önemli isimlerinden Thomas Teo, "epistemik şiddet" kavramıyla belirli sosyal bilimsel bilgi biçimlerinin alternatif yorumlamaları sistematik olarak dışlamasını ve kendilerini tek meşru hakikat olarak dayatmalarını anlatır.[5] Bu dayatmaya ya da zorlamaya varmadan önce ve tanımı biraz genişleterek, aslında her bilgi rejimi veya sistemi belirli ölçüde bir “epistemik iktidar” üretir ve neyin doğru bilgi sayılacağını, hangi yorumların meşru kabul edileceğini tanımlar diyebiliriz. Toplumsal ya da sosyolojik kurumlar olarak bilim, siyaset din de bunu yapar diyebiliriz. Birbirinden iddialı çıkışları ve içerikleriyle dinler, hangi anlatıların, yorumların veya yazılı metinlerin kutsal kabul edileceğini ve hangilerini meşru sayılacağını bildirirler. Bu yönleriyle epistemik bir iktidar üretmeleri kaçınılmazdır. Epistemik şiddetin ortaya çıkması ise bu iktidarın sorgulanamaz hâle gelmesi, eleştiriyi hatta farklı yorumları meşru bir düşünsel faaliyet olmaktan çıkarıp ahlaki ya da hukuki bir suç gibi görmeye başlamasıyla oluşur. Örneğin, Diyanet'in kendi mealini yayımlamasını epistemik bir iktidarın olağan bir aktivitesi olarak görebiliriz ama başka mealleri yasaklatmaya veya dolaşımdan kaldırmaya çalışması, epistemik şiddete bir örnek olabilir. ‘Tarihselci’ ilahiyatçıların işlerine bir şekilde son verilmesi de bir örnek olabilir.[6] Epistemik iktidarın epistemik şiddete dönüştüğü eşik burası gibi görünüyor.
Deniz Göktaş'ın yaptığı tam da bu eşiğe dokunmaktı. Mizah aracılığıyla doğruluğu bilimsel olarak sınanması mümkün olmayan metafizik bir iddiayı gündelik aklın alanına çekti, bizim Deniz. Bir kitabin Tanrı tarafından gönderilen son kitap olduğu inancı, inananlar açısından kutsal olabilir, ancak demokratik bir kamusal alanda diğer bütün metafizik iddialar gibi tartışılabilir olmalıdır. Deniz'in yaptığı şey Müslümanların haysiyetini hedef almak değil, yerleşik bir hakikat iddiasını kamusal eleştirinin konusu hâline getirmekti. Bu nedenle onun yaptığı şeyi bir saldırı olarak değil, bir epistemik direniş olarak okuyabiliriz. Çünkü saldırıyı yapan ve şiddet üreten taraf, kendi hakikat iddiasını eleştiriden muaf kılmaya çalışan epistemik iktidardır. Mizah ise burada tahakküm kuran değil, tahakkümün ürettiği sessizliği bozan bir araçtır.
Belli ki Deniz'in gösterisi, dine veya siyasal iktidara mesafeli kesimlerde bir rahatlama yaratırken, güncel ve hâkim ‘İslami ethos’un belirli kesimleri açısından bir ‘sınır ihlali’ olarak deneyimlenmiştir. Yani İslam'ın kurucu metinleri, yerleşik yorum gelenekleri ve tarihsel olarak baskın hâle gelmiş normatif kabulleriyle şekillenen ortak bir etik-yaşam ufku, belirli düşünme, hissetme ve davranma biçimlerini de teşvik edebiliyor ve psikopolitik sınırlar da burada çiziliyor.[7] Fethi Benslama'nın İslam'ın Psikanalizi kitabında dikkat çektiği gibi, modernleşme süreçlerinden geçen Müslüman toplumlarda kutsalın sembolik ihlali, dinî bir tartışma üretemeyebilir ama kimliğin ve güvenlik duygusunun tehdit edilmesi kökensel bir güvenlik arayışını tetikleyebilir.[8] Hatta bu süreç ‘allak bullak edici bir travma’ olarak bile deneyimlenebilir.[9]
Niçin İslam dünyasında bu derece bir tepki mevcut?
Burada sosyal psikolojinin kimi normatif yaklaşımları ve özel olarak deneysel varoluşçuluk bir açıklama sunabilir. Örneğin, Dehşet Yönetimi Kuramı'na göre insanlar diğer bütün canlılar gibi yaşama içgüdüsüne sahiptirler. Fakat diğer canlılardan farklı olarak, insanlar ölümün kaçınılmaz olduğunu bilirler. İki farklı yöne giden bu yaşama arzusu ile ölümsüzlüğün imkânsızlığına dair bilgi, insanlarda en azından psikolojik bir var-oluş kaygısı yaratır. Dinler ise tarih boyunca ölüm, adalet, belirsizlik ve anlamsızlık karşısında insanlara anlam ve sembolik de olsa bir kurtuluş sunan en güçlü sistemler olmuşlardır. Kaygıyla kolektif olarak baş etmemizi, dahası bir şekilde ölümü bir geçiş olarak görüp, yadsıyabilmemizi sağlamışlardır. Bu yüzden insanlar çoğu zaman dinlerini yalnızca bir dışsal kimlik olarak savunmazlar, hayatlarına anlam veren bütün sembolik evreni, en derin kaygılarını dindiren o hakikati savunurlar. Yüzlerce sosyal psikoloji deneyi de bu güçlü eğilimi doğrulamaktadır.[10] Kısaca bir dini dünya görüşünün mutlak geçerliliği ya da doğruluğu mizahi de olsa bir meydan okuma ile karşılaştığında, verilen tepki yalnızca bilişsel, entelektüel ve soğuk bir tepki değildir. Aynı zamanda duygusal, otomatik ve sıcaktır. Güven veren anlam çerçevesine tekrar sarılmaya yönelir insanlar. Hayatın çokluğu ve çeşitliliği karşısında, ölümün tekliğini ve kaçınılmazlığını bilen insan, inandığı o tek hakikati de her pahasına savunabilir.[11] Kendi inancının, bütün ‘dinler ailesinin sadece bir parçası’ olduğunu düşünmek aklına gelmeyebilir.[12]
Peki bu normatif psikolojik mekanizma, farklı dinlerde gözlenen tepkilerin neden aynı ölçüde ortaya çıkmadığını açıklamaya yeter mi? Muhtemelen hayır. Burada dinlerin de normatif içerikleri üzerine de düşünmek gerekiyor.[13] Benim dikkat çekmek istediğim nokta, günümüzde baskın ‘İslami ethos’da görülen bir epistemik kapalılık eğilimidir. Tanrı’nın doğrudan sözü olarak kutsal metnin hatasız, eksiksiz ve değişmez olduğu, vahyin tamamlandığı, önceki vahiylerin tahrif edildiği ve Muhammed Peygamber’in örnekliğinin sorgulanamayacağı yönündeki güçlü kabuller, alternatif yorumların meşruiyet alanını epeyce daraltıyor gibi görünüyor. Kısaca İslam dinindeki özellikle tevhid ve nübüvvet (ve tabii ahiret) inançlarının sorgulanamazlıgı ve İslam’ın ilahi bir otoriteye tam bir teslimiyet dini olarak yaşanması devreye giriyor. Dini aşağılamaya verilen tepkilerin büyüklüğünün yanında, örneğin dinden çıkışın da büyük bir sosyal ve psikolojik kriz olarak yaşanması dikkatlerimizi çekiyor.[14]
Tabii bir de işin politikliği var. Yakınlarda Mustafa Öztürk[15] ve Ahmet Arslan[16] gibi entelektüellerin altını çizdikleri önemli bir husus bu. İslam dini politik olarak aktif, dünyanın her yerine İslam’ı yaymak yani cihad gibi büyük bir ‘dava’yı taşıyan; hem misyonerliği öne çıkaran (Hıristiyanlık gibi) hem de bir şeriatı olan (Yahudilik gibi) tek kitaplı din. Örneğin, Pew Research Center'ın yakın tarihli araştırmasına göre Türkiye'de Müslümanların yaklaşık üçte biri şeriatın Müslümanlar için resmî hukuk olmasını desteklemektedir ve AK Parti seçmenleri arasında bu oran yarının üzerine çıkabilmektedir.[17] Aynı araştırma Bangladeş, Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde bu desteğin çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Elbette bu veriler bütün Müslümanların aynı siyasal görüşü paylaştığı anlamına gelmiyor. Ancak İslam'ın yalnızca manevi değil, yaygın bir şekilde hukuki ve siyasal bir düzen tasavvuru da ürettiğini görmezden gelmek mümkün değildir. İslami düşüncenin politik hakimiyet kurduğu ülkelerde genel özgürlükler de çok kısıtlı: Misalen, CATO Institute’ün 2020’de yayınladığı önemli bir raporu Mustafa Akyol söyle sonuçlandırmaktadır: “…birkaç parlak istisna dışında, Müslüman çoğunluklu ülkelerde net bir tablo mevcut: İslam dünyasında yakıcı bir özgürlük açığı bulunmaktadır.”[18]
Akademik/Epistemik Sorumluluk
Son yıllarda eleştirel sosyal bilimlerin önemli bir bölümü din eleştirisi konusunda dikkat çekici bir çekingenlik sergiliyor. Bunun anlaşılır nedenleri var: İslamofobi’nin yükselişi, Müslümanların maruz kaldığı ayrımcılık, artan Hristiyan nasyonalizmi,[19] Gazze’ye dair ikiyüzlülük,[20] postkolonyal eleştiriler ve kültürel çoğulculuk yönündeki haklı duyarlılıklar. Ancak bu duyarlılıklar zaman zaman dinlerin hakikat iddialarını tartışmayı kuşkulu bir faaliyet gibi göstermeye de başlayabiliyor. Tabiri caiz ise din deyince akan sular duruyor ve epistemik şiddetin sosyal bilimsel hali de kendisini ortaya koyabiliyor. "Özcülük", "determinizm" veya "oryantalizm" önermeleri bir yana, maalesef kimi zaman ‘İslamofobik olma’ suçlamasını da duyabiliyoruz.[21]
Biliyoruz ki dini anlam sistemleri zamansal ve mekânsal olarak büyük değişim gösterebiliyorlar. Dinler hem zamansal olarak evrilebilirler hem de verili bir zamanda kendi içlerinde önemli bir varyasyon gösterebilirler. Bunu bir ontolojik varsayım olarak alabiliriz. Fakat diğer bir varsayım olarak dinlerin normatif ve görece farklı ahlaki kaynaklarının, farklı toplumsal tahayyüllerinin ve farklı etik-yaşam biçimlerinin olduğunu da savunabiliriz.[22] Bir analoji olarak, Rom Harré de insani özneyi ikili bir ontoloji üzerinden anlamayı önerir: görece kalıcı yapısı, potansiyelleri, eğilimleri ve bunların belirli gelişimsel bağlamlarda aldığı somut tezahürler.[23] Benzer şekilde, dinlerin kurucu metinlerinin ya da normatif içeriklerinin, dert edindiğimiz önemli sosyolojik ve siyasal meselelere hiçbir etkisi olmadığını iddia edebilir miyiz? Cevaben, dinlerin tarihsel olarak değişiyor olması ya da kendi içlerinde farklı yorumlar barındırması, onların içeriklerinin ve yarattıkları yaygın ‘ethos’un karşılaştırılamayacağı veya eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Epistemolojik bir tutum olarak da, bir dini tarihsel ve kültürel bağlamında anlamaya çalışırken, o dinin kanuni kaynaklarının normatif etkilerini de araştırmak birbirlerinin alternatifleri değil, tamamlayıcısıdır diyebiliriz. Örneğin, farklı dinlerin farklı psikolojik, etik ve siyasal eğilimleri teşvik edebileceğini ya da azaltabileceğini araştırmak; dinî inanışın, şiddet, din eleştirisi ya da dinden çıkma gibi olgularla nasıl ilişkilendiğini ampirik olarak ve işi ampirizme götürmeden incelemek, sosyal bilimlerin meşru araştırma alanlarından birisi olabilir.
Buradaki hassas konu, bir dinin kendi içindeki çeşitliliğinin görmezden gelinebilmesi ve örneğin İslam tartışmasını sürdürürken bütün Müslümanları aynı kefeye koyma eğilimi. Tabii ki bu kabul edilemez. Fakat bir dinin çeşitli yorumlarının hangi siyasal, psikolojik ya da etik eğilimlerle daha sık birlikte ortaya çıktığını araştırırken, dini içeriklerle belirli toplumsal ve siyasal örüntüler arasındaki ilişkiye işaret edebilmek mümkün olabilir. Sanırım değişim umudu da ancak böyle özcü olmayan ama meselenin özüne de değinebilen bir sorgulama imkânını kabul ettiğimiz ölçüde anlamlıdır. Zaten eğer dinlerin değişebileceğine inanıyorsak, onların hangi temel yönlerinin değişmeye daha açık, hangi temel yönlerden eleştirel tartışmaya daha dirençli olduğunu da konuşabiliriz.
Eleştiri ile Müslümanları birbirinden ayırmak ve direnmek
Dini fikirleri eleştirmek ile insanların inanç özgürlüklerini inkâr etmek aynı şey değildir. Hiç şüphe yok ki insanların ilahi bir güçle içten ve dolayımsız bir ilişkisinin olması hayatlarına büyük bir anlam katabilir, onlara özellikle zor zamanlarında büyük bir manevi güç verebilir, hatta savunmacı tutumlarını da azaltabilir.[24] Diğer yandan insanların bu inanç haklarını anlamak ve ona derin bir saygı duymak, İslam'ın ya da başka herhangi bir dinin epistemik iddialarını eleştiriden muaf tutmayı gerektirmez. Kaldı ki eleştirinin susturulmasından ve iktidarların şiddetinden, azalan özgürlükler bağlamında inançlı Müslümanlar da zarar görüyorlar.
İşin direniş kısmına gelince, kimi akademinin içinde, kimi dışında veya aramızdan ayrılmış olan bazı entelektüellerin (özellikle Dawkins, Dennet, Harris ve Hitchens) dinlerin hakikat iddialarının diğer bütün bilgi iddiaları gibi kamusal eleştiriye açık olması gerektiği yönündeki o büyük ısrarları bugün de kritik önemini koruyor. Özellikle 2001’den beri artan din tartışmalarının içeriği sadece İslam da değil tabii ki. Çeşitli dinler çeşitli yönleriyle, moral, bilimsel, toplumsal ve siyasal yaşamdaki sonuçları açısından eleştiriliyorlar. Diğer yandan epistemik şiddete dair son bir veri olarak, bu entelektüellerin kimi kitaplarının çoğunlukla Müslüman ülkelerde yasaklandığını hatırlatmak isterim.[25]
Son olarak, sosyal bilimler de bu sürece daha cesur bir şekilde katılabilirler diyebiliriz. Örneğin, psikopolitik açıdan incelikli bir din eleştirisi, insanların manevi ihtiyaçlarını ciddiye alır ama epistemik ihtiyaçlar karşılanırken oluşan bilişsel bir kapalılığın sonuçlarını da tartışabilir.[26] Çünkü düşünce ve davranış köprüsü var oldukça, mutlakiyetçi ve dini bir politik ideoloji, reforme olmadıkça, oransal olarak örneğin daha fazla yasak, şiddet veya en azından keyifsizlik üretmesi kaçınılmazdır. Yakın zamanda yayınlanan kimi ampirik veriler de bunu doğrulamaktadır.[27]
Sanırım Deniz Göktaş’ın cesareti bu yüzden önemli. Ancak mesele bir komedyenin cesareti ya da mizahın sınırları değil, daha temelde dini inançların, kutsal metinlerin ve metafizik hakikat iddialarının kamusal eleştiriye açık olup olmadığı. Mizah, epistemik iktidarın duvarında sıcak bir gedik açabilir, fakat o gediği o gediği ilk açması gereken daha soğuk bir eleştirel düşüncedir. Eğer dinleri de diğer bütün bilgi ve hakikat sistemleri gibi tartışamıyorsak, sorun yalnızca ‘ifade hürriyeti’nin sınırlandırılması olmayabilir. Sorun aynı zamanda devletin belirli inançları koruma altına alarak onları eleştiri karşısında ayrıcalıklı hale getirmesi ve bu ayrıcalığı hukuki ya da idari yaptırımlarla desteklemesidir. İnançlarını korurken siyasi ve dini tahakkümden özgürleşme talep eden Müslümanların da dahil olduğu bir epistemik direniş, kutsallaştırılmış hakikat iddialarını kamusal aklın, eleştirinin ve özgür tartışmanın alanına geri çağırma çabası olmalıdır. Aksi halde, hakikati yeniden kutsalın himayesine bırakmamızı ve devletin metafizik iddiaların şedid bir koruyucusuna dönüşmesini engelleyecek olan şey nedir?
[1] Humanists International. Countries campaign report: Laws penalizing blasphemy and apostasy. End Blasphemy Laws. https://end-blasphemy-laws.org/countries/
[2] United States Commission on International Religious Freedom. (2026). 2026 Annual report of the U.S. Commission on International Religious Freedom. https://www.uscirf.gov/sites/default/files/2026-03/USCIRF_2026_AR_3326_NEW.pdf
[3] Önemli iki ismin, Bahriye Üçok ve Turan Dursun olduğunu düşünüyorum. Bu iki cinayet tamamen aydınlatılmamış olsa bile, din dışı nedenlerle öldürülebilmiş olmalarına dair elimizde yeterince makul bir gerekçe olduğunu pek düşünmüyorum. Bu Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi diğer cinayetler için geçerli gibi olmayabilir.
[4] Akyol bu cümleyi başka bir makalesinde kullanıyor ama şu makalesi konuyu daha iyi özetliyor: Akyol, M. (2021, Haziran 22). The consequences of speaking out against religious illiberalism in Malaysia. Literary Hub. https://lithub.com/the-consequences-of-speaking-out-against-religious-illiberalism-in-malaysia/
[5] Teo, T. (2010). What is epistemological violence in the empirical social sciences? Social and Personality Psychology Compass, 4(5), 295–303.
[6] Mustafa Öztürk bunun yakın bir örneği. Konuyu sekülerleşme üzerinden anlatan Dr. Emrah Çelik’in şu yazısı bilgilendirici: https://tr.euronews.com/2020/12/06/mustafa-ozturk-u-istifaya-goturen-kur-an-yorumu-ve-turkiye-de-sekulerlesme-gerilimi
[7] ‘İslami ethos’ kavramını hatırlatan ve yazıya geri bildirim veren Özgür Emrah Güler’e ve ikinci editöre de ayrıca teşekkür ederim.
[8] Böyle bir ihlale örnek olarak, 1962 yılında Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba'nın Ramazan ayında kamuoyu önünde meyve suyu içmesi veriliyor: Benslama, F. (2005). İslâm'ın psikanalizi (I. Ergüden, Çev.). İletişim Yayınları.
[9] Tanıl Bora, Cereyanlar kitabinin İslamcılık bölümünde, Rasim Özdenören’in (1940–2022) denemelerinden aktarıyor: Bora, T. (2017). Cereyanlar: Türkiye'de siyasî ideolojiler. İletişim Yayınları.
[10] Bu kuramın dinin psikolojik fonksiyonlarına dair bulguları için: Vail, K. E., Rothschild, Z. K., Weise, D. R., Solomon, S., Pyszczynski, T., & Greenberg, J. (2010). A terror management analysis of the psychological functions of religion. Personality and Social Psychology Review, 14(1), 84–94.
Ayrıca “varoluşsal anomali” yaratan ve “anlamı tehdit eden” durumlarda ilişkili başka bir sosyal psikolojik yaklaşım için: Heine, S. J., Proulx, T., & Vohs, K. D. (2006). The Meaning Maintenance Model: On the coherence of social motivations. Personality and Social Psychology Review, 10(2), 88–110.
[11] Erdoğan’ın annesinin vefatından hemen sonra, bir yazısında Ahmet Altan ‘hayatın çokluğuna karşı ölümün tekliğini’ edebi bir dille ifade etmişti. Yazı ölümün bir ‘erginleşme’ şansı olarak görülebilme ihtimali açısından önemli olabilir: https://t24.com.tr/yasam/ahmet-altan-iki-damla,173857
[12] Buna benzer bir ifadeyi Ruşen Çakır ile aylık görüşmelerinden birinde Mehmet Altan kullanmıştı. Bence bu ifadenin önemi şu: Bütün dinlerin aynı ‘zeminsizlikten’ veya aynı ihtiyaçtan doğan farklı birer anlatı olduklarına dair bir varsayım, eğer inançlı insanlar arasında yaygın olabilirse, genel manevi refah için bu müsbet sonuçlar verebilir.
[13] Dini dünya görüsünün içeriğinin önemine binaen: Rothschild, Z. K., Abdollahi, A., & Pyszczynski, T. (2009). Does peace have a chance with fits of holy rage? Terror management and support for warfare among Amish-Mennonites, Muslims, and Christians. Journal of Personality and Social Psychology, 97(6), 1034–1048.
[14] FluTV. (2024, 21 Mart). Dini terk eden erkekler - Sarı Masa: Doç. Dr. Volkan Ertit - Dr. Furkan Dilben - B04 [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=SDpP7iq_VlA
Ayrıca, okuyucuya dinden çıkarken “uyarılar” alan ilahiyatçı Taha Hakan Alp’in hikayesini öneririm.
[15] Şu yayınında ilahiyatçı Mustafa Öztürk "Kimse gevezelik etmesin, -İslam’ın siyasalı olur mu- " diye uyarıyor. Kuran’ı Kerim'e yansıdığı sekliyle ve özellikle Medine döneminin muhtevasıyla ilgili olarak İslam "tepeden tırnağa" politik bir içeriğe sahiptir diyor: Öztürk, M. (2022, Eylül 19). Türkiye'de dinin geleceği aydınlık mı karanlık mı? - Mustafa Öztürk [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=7O6gDVYQoco
Benzer biz tespiti Dücane Cündioğlu, Fetullah Gülen’in ölümünün ardından yapmıştı: Felsefe Dersleri. (2024, October 21). Fethullah Gülen'in Ölümü ve Cemaatin Geleceği [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=GMqBlLd_dCI
[16] Ruşen Çakır’ın dini politik şiddet ile ilgili “zor” bir sorusuna cevaben Ahmet Arslan, “İslamiyet’in pek mülayim bir din olmadığı belli, Peygamberimizin de pek mülayim bir adam olmadığı belli…” ifadesini kullanıyor ve devam ediyor: Medyascope. (2023, Eylül 11). Prof. Ahmet Arslan ile söyleşi: Günümüz Türkiye’sinde Müslümanlar ve İslam düşüncesi [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=pQG4LNK8eu4
[17] Pew Research Center. (2025, January 28). What role should religion play in Muslim- and Jewish-majority countries? https://www.pewresearch.org/global/2025/01/28/what-role-should-religion-play-in-muslim-and-jewish-majority-countries/
[18] Akyol, M. (2020, August 25). Freedom in the Muslim world. CATO Institute. https://www.cato.org/economic-development-bulletin/freedom-muslim-world
[19] Irkçı grupların artması bir yana, yakın zamanda ABD-Iran savaşına Hristiyan Siyonist gruplar ‘kozmik’ bir nitelik kazandırmaya çalıştılar: https://theconversation.com/as-iran-war-expands-some-conservative-christians-interpret-the-conflict-through-biblical-prophecies-277488
[20] Vancouver’da bir kitap kulübünde tartıştığımız şu kitap bu ikiyüzlülüğü çok çarpıcı bir şekilde belgeliyor. Tartışmaya davet edilen yazar, İslam dininin eleştirisi üzerine sorduğum bir soruya, daha çok ‘dış müdahalelerin’ altını çizerek cevap verdi. El Akkad, O. (2025). One day, everyone will have always been against this. Knopf.
[21] Maalesef bazı organizasyonlar insanları etiketleyip hedef gösterebiliyorlar. Council on American-Islamic Relations (CAIR) bir web sitesinde “İslamofobik bireyler” alt sekmesinde bunu yapıyor: https://islamophobia.org/
[22] Charles Taylor’un ‘ahlaki kaynaklar’, ‘toplumsal tahayyüller’ ve ‘etik-yaşam’ gibi anahtar kavramlarını Seküler Çağ kitabi üzerinden hatırlatan Özgür Emrah Gürel idi. Bu kavramların, "Müslüman özne" gibi kulağa daha partiküler ve dolayımsız gelen veya "dinlerin doğası" gibi kulağa özcü gelen ifadelere nazaran daha geçerli ve kapsayıcı olduğunu düşünüyorum. Tekrar teşekkür ediyorum.
[23] Harré, R. (1997). Forward to Aristotle: The case for a hybrid ontology. Journal for the Theory of Social Behaviour, 27(2‐3), 173–191.
[24] Jonas, E., & Fischer, P. (2006). Terror management and religion: Evidence that intrinsic religiousness mitigates worldview defense following mortality salience. Journal of Personality and Social Psychology, 91(3), 553–567.
[25] Which books by Dawkins, Dennett, Harris, and Hitchens are banned, and where?
Üniversitelere davet edilmeyen Ayan Hirsi Ali’yi ve kendisiyle bir belgesel çektiği için Hollanda’da sokakta vahşice katledilen yapımcısı Theo van Gogh’u burada anmak isterim. Ali’nin Türkçe’ye henüz çevrilmemiş olan şu kitabini öneririm: Hirsi Ali, A. (2015). Heretic: Why Islam needs a reformation now. HarperCollins. Diğer bir önemli bulduğum kitap Ali Rizvi’nin (2016) The Atheist Muslim: A Journey from Religion to Reason isimli kitabi. Kendisi ve kimi görüşleri hakkında şurada bilgi mevcut: https://en.wikipedia.org/wiki/Ali_A._Rizvi Son olarak Sam Harris’in Maajid Nawaz ile yayınladığı Islam and the Future of Tolerance isimli kitabi ve çektiği belgesel, meselenin Müslüman düşmanlığı olamadığını anlamak için önemli olabilir: https://www.youtube.com/watch?v=lMW4XOft0AA
[26] Webber, D., Kruglanski, A., Molinario, E., & Jasko, K. (2020). Ideologies that justify political violence. Current Opinion in Behavioral Sciences, 34, 107–111.
[27] “Keyifsizlikler” için yukarıdaki CATO Institute özgürlük raporuna bakılabilir. Devlet-dışı aktörlerin ürettiği şiddet konusunda da şu makale küresel ölçekte önemli bir sonuç veriyor: LaFree, G., Jensen, M. A., James, P. A., & Tishler, A. (2022). A comparison of political violence by left-wing, right-wing, and Islamist extremists in the United States and the world. Proceedings of the National Academy of Sciences, 119(30), e2122593119.





