Mabel Matiz’i Savunmak Kendimizi Savunmaktır

“LGBTQ+ insanları zayıflatmaya çalışan hareketler, hepimizi; ifade özgürlüğümüzü, kişisel tıbbi kararlarımızı ve mahremiyetimizi kontrol etmeye çalışan hareketlerdir.”

 

Dünyanın en eski tıp dergisi The Lancet bu haftaki kapağına oldukça sert bir cümle taşıdı.[1] Bu kapağı gördüğümde aklıma hemen Mabel Matiz geldi. Türkiye’de bu durumun son derece öğretici bir örneğini yaşıyoruz.

Mabel Matiz hakkında “Ha Leylim” şarkısının sözleri ve klibi nedeniyle “müstehcenlik” suçlamasıyla re’sen soruşturma açıldı. 21 Ağustos’ta savcılıkta ifade verdi; ardından hakkında yurtdışına çıkış yasağı biçiminde adli kontrol kararı verildi. Üstelik birkaç ay önce “Perperişan” adlı şarkısı nedeniyle aynı suçlamayla yargılanmış ve suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraat etmişti.

Bir şarkının sözlerini beğenmeyebilirsiniz. Bir klibi kaba, erotik ya da “kitsch” bulabilirsiniz. Mabel Matiz’i hiç dinlemeyebilirsiniz.

Bunların hiçbir önemi yok.

Devlet bir sanat eserinin karşısına savcıyı, mahkemeyi ve ceza hukukunu neden çıkarıyor? Devlet yalnızca suç aramıyor. Hangi aşkın gösterilebileceğine, hangi arzunun dile getirilebileceğine, hangi bedenin görünür olabileceğine de karar vermeye kalkıyor.

LGBTQ+ insanlara yönelik baskıyı yalnızca LGBTQ+ insanların sorunu olarak görürsek olan biteni anlayamayız. İktidar insanın en kişisel alanlarına giriyor.

Aşkına. Bedenine. Cinselliğine. Sanatına. Mahremiyetine. Hatta doktoruyla birlikte vereceği tıbbi kararlara. The Lancet’in 22 Ağustos 2026 tarihli başyazısının uyarısı da bu.

LGBTQ+ insanların sağlık durumu, uzun zamandır insan hakları ve sağlıkta eşitlik alanındaki ilerlemelerin bir göstergesi oldu. LGBTQ+ kimliklerin suç olmaktan ve hastalık olarak görülmekten çıkarılması büyük mücadelelerle kazanıldı. Bugün ise dünyanın birçok yerinde bu kazanımların yeniden geri alınmaya çalışıldığını görüyoruz.

Özellikle trans bireylerin sağlık hizmetlerine erişimi giderek siyasal ve ideolojik bir mücadeleye dönüşüyor. Bilimsel kanıtlar, kişinin kendi bedeni üzerindeki söz hakkı ve hekim–hasta ilişkisi siyasal iktidarın müdahale alanına sokuluyor.

Sorun LGBTQ+ bireylerin sağlık hizmetlerine erişimi değildir. Bir devlet, bir grup insan için hangi tedavinin alınabileceğini, bedenleri hakkında hangi kararları verebileceklerini ve kimliklerini nasıl ifade edeceklerini belirleme yetkisini kendinde görmeye başladığında, aynı mekanizma yarın her insana uygulanacaktır.

Bu nedenle LGBTQ+ insanların sağlık hakkını savunmak yalnızca LGBTQ+ insanlarla dayanışmak değildir. Hekimin bilimsel özerkliğini savunmaktır. Hasta–hekim ilişkisinin mahremiyetini savunmaktır. Bir insanın kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmasını savunmaktır. En nihayetinde ifade özgürlüğünü savunmaktır.

Benim hayatım hakkında son sözü kim söyleyecek? Ben mi? Devlet mi?

Mabel Matiz’e yapılan baskıda bu sorunun sanat alanındaki karşılığını görüyoruz. Bir sanatçının metaforlarının ne anlama geldiğini savcı açıklamaya başlıyorsa, bir şarkının ne kadar erotik olabileceğinin sınırını ceza hukuku çiziyorsa, bu bir “müstehcenlik” tartışması olamaz. Devlet sanatın anlamını tayin etmeye başlamış demektir.

“Toplumu koruyoruz”, “Çocukları koruyoruz”, “Aileyi koruyoruz”, “Ahlâkı koruyoruz”, “Toplumsal değerleri koruyoruz”. Bahaneleri bunlar… LGBTQ+ haklarına yönelik saldırılar dünyanın farklı yerlerinde de bu sözlerle meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Devlet “aileyi koruma” ya da “çocukları koruma” iddiasıyla insanların bedenleri, kimlikleri, sağlık hizmetlerine erişimleri veya kendilerini ifade etme biçimleri üzerinde denetim kuruyorsa, buna koruma değil, kontrol etme denir. Tarih boyunca özgürlüklerin sınırlandırılması benzer ifadelerle gerekçelendirilmiştir.

Peki kimden koruyorsunuz toplumu? İki insanın birbirine bakmasından mı? Bir şarkıdaki imadan mı? Bir erkeğin başka bir erkeği sevmesinden mi? Bir kadının başka bir kadını sevmesinden mi? Bir insanın kendi bedeni hakkında karar vermesinden mi? Yoksa insanların devletin tarif ettiği “makbul hayat”ın dışına çıkabilmesini mi engellemek istiyorsunuz?

Mabel Matiz savcılık ifadesinde “Eserlerimi sürekli açıklamak zorunda bırakılmamın haksızlık olduğunu düşünüyorum,” dedi. Daha ne desin? Gerçekten de sanatçı neden eserini savcıya açıklamak zorunda olsun? Şair neden metaforunun suç olmadığını kanıtlasın? Müzisyen neden bir bakışın, bir dokunuşun, bir arzunun ceza kanunundaki karşılığını düşünerek şarkı yazsın?

Sanat ima eder. Rahatsız eder. Bazen sınırları aşar. Devlet sanatın başına bir ahlâk polisi diktiğinde bu sansürdür ve otosansürü beraberinde getirir. Sanatçı bir sonraki şarkıyı yazarken savcıyı düşünmeye başlar. Hekim hastasıyla birlikte vereceği kararda bilimsel kanıttan önce siyasal iktidarın ne diyeceğini düşünmeye başlarsa denetim artık muayene odasına da girmiş demektir.

Bir süre sonra devletin herkesi tek tek susturmasına gerek kalmaz. İnsanlar kendi kendilerini susturmaya başlar. The Lancet’in LGBTQ+ hakları üzerinden yaptığı uyarının evrensel yanı burada. Bir toplum kolay hedef haline getirilebilen bir grubun özgürlüklerinin kısıtlanmasını kabul ederse, “beni ilgilendirmiyor” derse, bunun arkası gelecektir. Başka grupların, kadınların, hekimlerin…

Ayrımcılık yalnızca hukuki bir hak kaybı olarak kalmaz. Damgalama ve dışlanma insanların sağlık hizmetlerinden kaçınmasına, bakım sürekliliğinin bozulmasına, ruhsal ve bedensel sağlığın zarar görmesine yol açar. LGBTQ+ topluluklarında görülen pek çok sağlık eşitsizliğinin kaynağında biyolojiden çok ayrımcılık, şiddet, damgalama ve ayrımcı politikalar vardır. Devletin “ahlâk” adına kurduğu baskının bedeli yalnızca özgürlüğün azalması değildir. İnsanların sağlığı da bozulur.

Bir gün bakarız ki mesele artık kimin kimi sevdiği değildir. Mesele, devletin insanın hayatına ne kadar girebileceğidir.

Bu yüzden Mabel Matiz’i savunmak için onun müziğini sevmek gerekmiyor. LGBTQ+ olmak da gerekmiyor. Özgürlük, bütün insanların özgürlüğünü savunabildiğimiz yerde anlam kazanıyor.

Mabel Matiz meselesi bu nedenle Mabel Matiz’in meselesi değildir. Bir şarkının müstehcen olup olmadığı meselesi değildir.

Kimin aşkına devlet karar verecek? Kimin şarkısına? Kimin bedenine? Kimin tıbbi kararına? Kimin mahremiyetine? Kimin hayatına? Yanıt çok basit aslında: Hiçbirine! Devletin görevi insanların nasıl seveceğini, bedenleri hakkında hangi kararıvereceğini ya da sanatçıların ne anlatabileceğini belirlemek değildir. Devletin görevi herkesin özgürce yaşayabileceği hukuku kurmaktır.

Bugün Mabel Matiz’in şarkısını savunurken aslında hepimizin hayatında devlete ait olmayan küçücük ama vazgeçilmez bir alanı savunuyoruz: Kendi hayatımızı.


[1] “LGBTQ+ health under attack is a threat to us all – Editorial”, The Lancet, 408(1056), 2026.