Çözüm sürecinin hukuki çerçevesini oluşturacak yasa geçtiğimiz günlerde Meclis’ten geçti. AKP, MHP, DEM Parti ve CHP’nin yanı sıra Yeni Parti’den de 35 milletvekili yasaya evet oyu verdi. Yeni Parti’nin 91 milletvekilinden 54’ü hayır oyu verirken, iki milletvekili ise oylamaya katılmadı. Evet oyu verenler arasında partinin genel başkanı Özgür Özel ve parti yönetiminde görev alan milletvekilleri de vardı.
Oylamadan önce Yeni Parti üzerinde, özellikle kendi seçmen tabanından, yasaya hayır demesi yönünde ciddi bir baskı oluşmuştu. Özel ise Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, otoriter rejimin kendilerine karşı yürüttüğü saldırılar düşünüldüğünde bu yasaya hayır demeye belki de en fazla hakları olan partinin kendileri olduğunu söyledi. Buna rağmen insanların barış umutlarının önünde durmayacaklarını; kendisinin ve parti yöneticilerinin yasaya evet oyu vereceğini açıkladı. Ama Yeni Parti milletvekillerini bağlayacak bir grup kararı da almadılar. Milletvekillerini, temsil ettikleri seçim çevrelerindeki eğilimleri de dikkate alarak, oylarını kendi siyasal muhakemeleri doğrultusunda kullanmakta serbest bıraktılar.[1]
Sonuçta Yeni Parti grubundan yekpare bir “evet” ya da “hayır” çıkmadı. Ve tam da bu nedenle, oylamanın hemen ardından Özgür Özel’in “liderliği” tartışılmaya başlandı. Bir parti genel başkanının kendisinin evet dediği, parti yönetimini de evet yönünde konumlandırdığı bir yasada milletvekillerinin çoğunluğunu arkasından sürükleyememiş olması, liderliğine halel getirmiyor muydu?
Getiriyordu elbette; ama ancak “politik liderliği”, peşinden sürüklediği insanlara kendi iradesini dayatabilen bir “dediğim dediklik” müessesesi olarak tanımlıyorsak getiriyordu.
Türkiye’de politik liderliği böyle Cengiz Han ile Napolyon kırması bir yerden düşünmeye epey alışığız: “Lider dediğin güçlü olur, partisinin ne düşüneceğini tek başına belirler; milletvekillerini hizaya sokar; parti tabanında kendi siyasal tercihleri doğrultusunda bir rıza üretir. Lider karar verir, teşkilat uygular, milletvekilleri oylar, seçmenler de destekler. Parti içinden farklı sesler çıkması çoğulculuk değil, çatlak sesleri susturamayan liderin zafiyetidir. İktidarda da olsa, muhalefette de, lider dediğin sözünü dinletir, grubuna hâkim olur, partisine söz geçirir.”
Kendimize bir meydan savaşını yürütmeye aday komutanlar arasından bir komutan seçmek zorunda kalsak, belki bu özelliklere sahip bir komutan isteyebilirdik ki, ondan bile pek emin değilim. Ancak siyasal partiler ordu, siyasal partilerin üyeleri ve seçmenleri de muvazzaf askerler değil. Dolayısıyla siyasal parti liderlerinin de komutanlık özellikleri göstermesini beklememiz biraz tuhaf değil mi?
Peki, “otoriter bir rejime karşı demokratik bir direniş sergileyen bir partinin lideri, dediğim dedik olmayacaksa nasıl olur?” diye soracak olursanız, cevabım şu: Özgür Özel gibi taşıyıcı bir lider olur.
Taşıyıcılık kavramını, 22 Mart–1 Nisan 2025 tarihleri arasında Birikim Güncel’de yayımlanan beş parçalı “Kurtuluş Yok Tek Başına” yazı dizimden beri, Türkiye’de özellikle 19 Mart’tan sonra ortaya çıkan demokratik politik gücü anlamaya çalışırken kullanıyorum. Buradaki hareket noktam Arendt’in politik güç tanımı.[2]
Arendt’e göre politik güç, insanların, bütün farklılıklarıyla birlikte, ortak bir siyasal tavır etrafında yan yana gelmelerinden ve birlikte eylemelerinden doğar; bu birlikte eyleme hâli sürdüğü sürece o da varlığını sürdürür, bittiğinde ise dağılır ve sönümlenir.[3]
Doğuşu gereği çoğul olan bu gücün bir sahibi olmaz; paydaşları olur. Liderler bu gücü yaratmazlar, yukarıdan aşağıya bir emir-komuta zinciri altında kendi amaçları doğrultusunda kullanamazlar. Bizim “lider” dediklerimizin ona halel getirmeden, onu politik güç olmaktan çıkarmadan yapabilecekleri, o çoğulluktan doğan ortak siyasal iradeyi görünür kılmak, onun sözcülüğünü yapmak ve taşıyıcılığını üstlenmektir.
Fakat burada “taşıyıcılık” sözünü yanlış anlamamak gerekir. Taşıyıcı lider ne tabanın görüş ve arzularını siyasal tavana ileten bir kuryeden ibarettir, ne de tabanın peşinden sürüklenen, kamuoyu araştırmalarına bakıp çoğunluğun duymak istediğini duymak istediği gibi söyleyen şahsiyetsiz, ilkesiz, popülist bir siyasetçidir. Taşıyıcı liderliğin yön gösterme, ikna etme, risk alma ve gerektiğinde kendi tabanının hoşuna gitmeyecek şeyleri söyleme gibi işlevleri de vardır.
Çünkü taşıyıcılık iki yönlü bir ilişkidir.
Taşıyıcı lider bir yandan tabanda ortaya çıkan farklı kanaatleri, talepleri ve bunlar arasındaki ortaklaşmaları duymak, bunların siyasal tavandaki taşıyıcılığını ve sözcülüğünü üstlenmek zorundadır. Ama diğer yandan kendi siyasal muhakemesiyle bu çoğul tabana seslenir; onu ikna etmeye, gerektiğinde farklı bir yönde hareket etmeye, başkalarıyla ortaklaşmaya da çağırır. Taşıyıcılığı liderin alışıldık dediğim dedikliğinden ayıran şey, yön göstermemesi değil; yön gösterirken kendi iradesini tabana dayatmaması, kendini o çoğul tabanın efendisi olarak üstüne değil, paydaşlarından biri olarak içine yerleştirmesidir. Herkesin kendi kendisinin efendisi olduğu bir çoğullukta, o da en fazla, herkes kadar efendidir.
Taşıyıcı lider, tam da böyle olduğu ölçüde, taşıyıcılığını üstlendiği çoğulluk onu kendi sözcülüğünü yapmaya layık görür. Sözü, yukarıdan buyurduğu için değil, kendisini o çoğulluğun dışında ve üstünde konumlandırmadığı için ağırlık taşır; taşıyıcılığı nedeniyle saldırıya uğradığında da yalnız şahsı değil, taşıyıcılığını yaptığı ortak siyasal irade hedef alınmış olur.
Buradan bakınca Özgür Özel’in ve Yeni Parti yönetiminin çerçeve yasa oylamasındaki tavrı, zayıf bir liderlik değil, iyi bir taşıyıcı liderlik örneği olarak görünüyor bana.
Özel, “tabanımızdan ‘hayır’ oyu vermemiz yönünde güçlü bir baskı geliyor; öyleyse ben de hayır oyu vereceğim” demedi. Kendi siyasal kanaatini açıkça ortaya koydu. Barış umudunun önünde durmamak gerektiğini savundu ve bunun siyasal sorumluluğunu üstlenerek kendisinin evet oyu vereceğini açıkladı. Yani yön gösterdi.
Ama ardından kendi kanaatini milletvekillerinin tamamına dayatmadı. Başkanı olduğu Yeni Parti grubunu kendi iradesinin bir uzantısı olarak görmedi; o grubu oluşturan milletvekillerinden, genel başkanın kanaatini kendi kanaatleriymiş gibi desteklemelerini istemedi. Tam aksine, milletvekillerini seçim çevrelerinde karşılaştıkları eğilimleri de hesaba katarak kendi muhakemeleri doğrultusunda karar vermekte serbest bıraktı.
Yani kendi iradesini ne tabanın ne de milletvekillerinin iradesinin yerine koydu. Tabanın ardından sürüklenmeden tabanı duydu; tabanın yerine geçmeden tabana yön gösterdi. Bu anlamda iyi bir taşıyıcı liderlik örneği sergiledi.
Sonuçta ortaya çıkan 35 evet, 54 hayır oyu da Özel’in liderliğindeki bir zaafiyetten çok, Kürt olmayan muhalif tabanda otoriter rejim ile Kürt siyasal hareketi arasında yürütülen çözüm sürecine ilişkin var olan ikircikliğin siyasal tavandaki bir yansıması olarak okunmalı. Özel’in çerçeve yasa oylamasında aldığı tavır tabandaki bu ikircikliği yaratmadı; daha ziyade, tabanda zaten var olan bu ikircikliğin siyasal tavana taşınmasına ve orada da görünürlük kazanmasına vesile oldu. Başka bir deyişle, Özel’in bu tavrı ne bir liderlik zafiyetinden ne de kendisinin barış konusunda ikircikli bir kanaate sahip olmasından kaynaklanıyordu. Özel’in yaptığı, taşıyıcı liderliğin gereğini yerine getirmekten ibaretti.
Türkiye’nin Kürt meselesinde kalıcı ve demokratik bir barışa ulaşması perspektifinden bakıldığında, Özel’in grup kararı almaması sayesinde siyasal tavanda da görünürlük kazanmış olan bu ikirciklik önemli ve hiç şüphesiz çözülmesi gereken bir sorun. Ama sorunlar, görmezden gelinerek çözülemezler. Başka bir deyişle, toplumsal tabandaki bir sorunu çözmenin en gerçekçi yolu, siyasal tavandaki dediğim dedik liderlerin o sorunu görmezden gelmeleri ve kendi aralarında aldıkları kararları kendi tabanlarına rağmen uygulamaları değildir, olamaz, olmamalıdır. Toplumsal tabandaki bir sorun, ancak bir sorun olarak görüldüğünde ve siyasal tartışmanın konusu yapılabildiğinde çözülebilir. Yeni Parti grubunun tamamı Özel’in arzusu doğrultusunda evet oyu vermiş olsaydı, tabandaki ikirciklik ortadan kalkmış olmayacak, yalnızca Meclis aritmetiğinin arkasına gizlenmiş olacaktı.
Ama bir sorun sırf görülmüş ve kamusal alanda tartışılmaya başlanmış olduğu için de çözülmez. Dolayısıyla Özgür Özel’in “taşıyıcı liderliği”, Kürt olmayan muhalif tabandaki bu ikircikliği görünür kılmak ve barış yönünde kendi siyasal ağırlığını koymak bakımından önemli olsa da, onu tek başına ortadan kaldırmaya yetmez. Bunun için önce bu ikircikliğin nereden kaynaklandığını, hangi siyasal ve toplumsal süreçler tarafından beslendiğini anlamamız gerekiyor.
Bu da bizi liderlik tartışmasının ötesine, çözüm sürecinin kendisine götürüyor. Çatışmasızlığa doğru ilerleyen bir süreç, hangi koşullarda toplumsal tabanda karşılık bulur ve kalıcı, demokratik bir barışa dönüşebilir? Bunun yanıtını yalnız siyasal tavanda İmralı ile devlet arasında yürütülen müzakerelere ya da Meclis’ten geçen yasalara bakarak veremeyiz. Barışın aynı anda toplumsal vicdanda, toplumsal-politik ilişkilerde ve kurumsal-siyasal düzende nasıl karşılık bulduğuna da bakmamız gerekir.
Bir sonraki yazıda tam da bunu yapmaya çalışacağım.
[1]Özgür Özel, çerçeve yasa görüşmeleri sırasında TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, 10 Ağustos 2026, video kaydı
[2]Murat Özbank, “Kurtuluş Yok Tek Başına: Türkiye’de Siyasi Muhalefetin Toplumsal Çoğullukla İmtihanı (1) – Kutuplaşma Kıskacında Türkiye”, Birikim Güncel, 22 Mart 2025. Beş parçalı dizinin sonraki yazıları 24, 27, 31 Mart ve 1 Nisan 2025 tarihlerinde yayımlandı.
[3]Hannah Arendt, On Violence, New York: Harcourt, Brace & World, 1970, s. 44.





