Bu dizinin ilk yazısında Yeni Parti grubunun çerçeve yasa oylamasında 35 evet ve 54 hayır olarak bölünmesinin, Özgür Özel’in siyasal tavandaki liderlik zafiyetinden çok, Kürt olmayan muhalif tabandaki çözüm sürecine yönelik bir ikircikliği görünür kıldığını söylemiş ve tabandaki bu ikircikliğin nereden kaynaklandığını sormuştum.
İkinci yazımda ise barışı üç farklı düzlemde tarif etmiştim: toplumsal vicdan düzleminde diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin, çatışma üzerine örtüşen görüş birliği karşısında zemin kazanması; toplumsal-politik düzlemde farklı toplumsal kesimlerin, farklılıklarını koruyarak, birbirlerini meşru siyasal özneler olarak tanımaları ve şiddete başvurmadan siyasal ilişki kurabilmeleri, demokratik siyaset zeminini genişletebilecek ortak eylemlilikler içinde buluşabilmeleri; kurumsal-siyasal düzlemde ise otoriter rejimin gerilemesi ve bütün bunların demokratik hukuk devleti tarafından güvence altına alındığı bir düzenin tesisi.
Şimdi ilk yazıda sorduğum soruya bu çerçevede bir yanıt arayalım.
Toplumsal vicdan düzleminden başlayalım: Çerçeve yasa oylamasında görünürlük kazanan ikirciklik, Kürt olmayan muhalif tabanda diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kaybettiği, buna karşılık çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kazandığı anlamına mı geliyor?
Bu soruya net bir cevap vermek zor. Bir yanda, Kürt meselesinin silahla değil diyalog ve siyaset yoluyla çözülmesinin daha doğru olduğu kanaati etrafında oluşmuş geniş bir diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden bahsedebiliyoruz. Bunun karşısında ise, birbirlerinden çok farklı, hatta karşıt gerekçelerle de olsa, meselenin diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesini reddeden kesimlerin oluşturduğu bir çatışma üzerine örtüşen görüş birliği var: Bir tarafta “terörle ve teröristle müzakere edilmez” diyen Türk milliyetçileri; diğer tarafta ise PKK’nin feshinin ve silahsızlanmasının yolunu açan ve bu amaçla devletle müzakere yürüten Öcalan’ın Kürtlere ihanet ettiğini düşünen küçük bir Kürt milliyetçisi kesim bulunuyor. Birbirleriyle hemen hiçbir konuda anlaşmayan bu iki eğilim, diyalog yoluyla çözümün reddi noktasında aynı yerde buluşuyor.
Kamuoyu araştırmaları bu iki örtüşen görüş birliğini doğrudan ölçmüyor; ama toplumsal vicdan düzlemindeki tablo hakkında önemli ipuçları veriyor. Son dönemde yapılan araştırmalarda çözüm sürecine verilen destek yüzde 60’lar düzeyine ulaşırken, sürecin başarılı olacağına ya da başarıyla ilerlediğine inananların oranı yüzde 40’lar civarında kalıyor.[1] Başka bir deyişle, toplumun çoğunluğu silahların susmasını ve meselenin siyaset yoluyla çözülmesini istiyor; fakat halen yürütülen sürecin bunu gerçekten başarabileceğine henüz aynı ölçüde güvenmiyor.
Dolayısıyla Kürt olmayan muhalif tabanın çerçeve yasa oylamasında görünürlük kazanan çözüm sürecine yönelik ikircikliğini, diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kaybetmesinden çok, mevcut çözüm sürecinden demokrasi ve kalıcı bir barışın hasıl olabileceğine duyulan güvensizliğin bir yansıması olarak okumak daha doğru sanki.
Peki toplumsal vicdan düzleminde gözlemlenen bu güvensizlik nereden kaynaklanıyor? Bu düzlem, doğrudan müdahale edilebilecek bir eylemlilik alanı değil; toplumsal-politik düzlemdeki eylem ve söylemlere duyarlı, oradaki gelişmelerden etkilenen bir hissiyat zemini. İnsanların birbirlerine ilişkin korkuları, öfkeleri, güvensizlikleri, umutları ve beklentileri bu zeminde birikiyor; toplumsal-politik düzlemde söylenen sözler, yapılan jestler, kurulan ya da kurulamayan dayanışma ilişkileri de bu hissiyat üzerinde iz bırakıyor. Dolayısıyla Kürt olmayan muhalif tabanın mevcut çözüm sürecine duyduğu güvensizliğin kaynağını toplumsal-politik düzlemde aramak gerekir.
Toplumsal-politik düzlemin güncel hâlini şöyle haritalandırabiliriz: Bir yanda, kurumsal-siyasal düzlemi neredeyse tümüyle tahakkümü altında tutan otoriter rejimin uzantısı olarak işleyen iktidar koalisyonunun partileri ve onların sergilediği dediğim dedik liderlikle peşlerinden sürüklemeye çalıştıkları, ancak giderek daralan destekçi tabanı var. Diğer yanda ise Türkiye’nin kurumsal-siyasal düzlemde demokratikleşmesi için toplumsal-politik düzlemde otoriter rejime direnen iki güçlü muhalif taban ve bu tabanların siyasal tavandaki taşıyıcılığını üstlenmiş iki örgütlü yapı bulunuyor: Kürt siyasal hareketinin tabanı ve DEM Parti ile Kürt olmayan muhalif taban ve Yeni Parti.
Otoriter rejimin ve toplumsal-politik düzlemde onun uzantısı olarak işleyen tavan aktörlerinin gözlemlenebilen en baskın amacı, Kürt meselesinde çatışmasızlığın hüküm sürdüğü, demokratik muhalefetin ise etkisizleştiği bir ortam yaratarak rejimin bekasını güvence altına almak. Bu amaçla bir yandan Kürt siyasal hareketinin hapisteki önderi Abdullah Öcalan ile bir çatışmasızlık müzakeresi yürütüyor; diğer yandan Kürt olmayan demokratik muhalefetin taşıyıcılığına soyunan örgütlü siyasal yapıları ve tavan aktörlerini, en çok da Yeni Parti’yi ve Özgür Özel–İmamoğlu çizgisini, siyasallaşmış yargı ve devletin diğer şiddet araçlarıyla demokratik siyaset zemininin dışına atmaya çalışıyor.
Bu çerçevede otoriter rejimin yeni anayasa arayışını da aynı beka stratejisinin bir başka ayağı olarak okumak mümkün. Rejim bir yandan yeni anayasa için Meclis’te geniş bir siyasal destek ararken, bir yandan da çözüm sürecinin açtığı müzakere kanalının DEM Parti ile ilişkilerde yarattığı imkânı, yapmak istediği anayasal değişiklikler için ihtiyaç duyduğu desteği elde etmenin bir manivelası olarak kullanmaya çalışıyor.
Kürt muhalif tabanın ve onun taşıyıcılığını üstlenmiş DEM Parti’nin nihai amacı ise, otoriter rejimin adına “Terörsüz Türkiye” dediği mevcut çözüm sürecine kendilerinin verdikleri addan da anlaşılıyor: “Barış ve Demokratik Toplum.” Kürt siyasal hareketinin tavanındaki başlıca aktörler —hareketin “Önder” kabul ettiği Abdullah Öcalan ile DEM Parti— bu hedefe, önce çatışmasızlığın hukuki bir zemine kavuşmasını ve kalıcılaşmasını sağlamayı; kalıcı barış ve demokratik toplum yönündeki talepleri ve bu talepler için verilecek politik mücadeleyi ise demokratik siyasetin böylece oluşacak şiddetsizlik zemini üzerinde sürdürmeyi öngören bir yol haritasıyla ulaşmaya çalışıyorlar.
Bu nedenle bir yandan otoriter rejimin Kürt olmayan muhalefetin taşıyıcı kadrolarına reva gördüğü baskıcı ve dışlayıcı uygulamaları kamusal alanda yüksek sesle eleştirip bu kadrolarla dayanışma mesajları verirken, bir yandan da otoriter rejimle çözüm süreci kapsamında yürütülen müzakerelere halel gelmemesi için, Kürt olmayan muhalefetle demokratikleşme yönünde birlikte ve örgütlü biçimde mücadele etme konusunda biraz daha ihtiyatlı davranıyorlar —ya da en azından böyle bir görüntü veriyorlar.
Kürt olmayan muhalif tabanın taşıyıcılığını önce CHP çatısı altında, CHP’nin butlan kararıyla bir muhalefet aktörü olarak etkisizleştirilmesinin ardından ise Yeni Parti çatısı altında üstlenen Özel–İmamoğlu çizgisi ise, erken seçim yoluyla önce iktidarı, ardından rejimi değiştirerek demokratik hukuk devletini yeniden tesis etmeyi önceliklendiren bir politik mücadele yürütüyor. Bu nedenle bir yandan çözüm sürecini desteklerken, bir yandan da bu sürecin demokrasi ayağının geri bırakılmasının doğurduğu otoriter rejimin kalıcılaşması riskini görünür kılmaya ve bu riske karşı, çözüm sürecini otoriter rejime karşı demokratik direnişten, demokratik direnişi de kalıcı barış perspektifinden koparmadan mücadele etmeye çalışıyor.
Velhasıl toplumsal-politik düzlemde, otoriter rejim kendi bekasını, Kürt siyasal hareketinin tavandaki taşıyıcıları Abdullah Öcalan ve DEM Parti çatışmasızlığın hukuken kalıcılaştırılmasını, Kürt olmayan muhalefetin taşıyıcıları Özel, İmamoğlu ve Yeni Parti ise seçim yoluyla iktidar ve rejim değişikliğini önceliklendiren bir yerden söz ve eylem kuruyorlar.
Ancak bu önceliklendirme farkı, iki tarafın birbirinden bütünüyle farklı siyasal yönlere ilerlediği anlamına gelmiyor. Her iki taraf da çatışmasızlığı ve demokratik rejimin tesisini kalıcı barış yolunda uğranması gereken duraklar arasında görüyor; ayrıldıkları nokta, bu duraklara hangi sırayla ve hangi siyasal stratejiyle ulaşılacağı. Bu anlamda her iki taraf da otoriter rejimin karşısında, demokrasinin yanında yer alıyor.
İşte yukarıda Kürt olmayan muhalif tabanın toplumsal vicdanında gözlemlediğimiz güvensizliği, toplumsal-politik düzlemdeki bu ilişkilerin, eylemlerin ve önceliklendirme farklarının bıraktığı izlerin bir yansıması olarak düşünebiliriz.
Kürt olmayan muhalif taban, bir yandan otoriter rejimin kendi taşıyıcılarını demokratik siyaset zemininin dışına itmek için devletin şiddet araçlarını seferber ettiğini, diğer yandan aynı rejimin Kürt siyasal hareketinin tavanıyla çatışmasızlık müzakereleri yürüttüğünü görüyor; dahası, bu müzakere kanalını kendi anayasal bekasını tahkim etmek için kullanmaya çalıştığı kuşkusuna kapılıyor. Bütün bunlar, Kürt olmayan muhalif tabanın mevcut çözüm sürecinden demokratik ve kalıcı bir barışın hasıl olabileceğine inanmasını güçleştiriyor; toplumsal vicdan düzleminde sürece yönelik bir güvensizlik hissiyatı doğuruyor.
Kürt olmayan muhalif tabanın toplumsal vicdanında doğan bu güvensizlik, toplumsal-politik düzlemde yüksek sesle ve bazen de Kürtleri etnik kimlikleri üzerinden hedef alan dışlayıcı bir dille ifade edildiğinde; ya da bu düzlemin tavan aktörleri tarafından, İmralı ziyareti veya çerçeve yasa oylaması örneklerinde olduğu gibi, siyasal olarak görünür kılındığında, bu söylem ve eylemler bu kez Kürt siyasal hareketinin tabanının toplumsal vicdanında iz bırakıyor ve Kürt olmayan muhalif tabanla arasındaki mesafeyi artırıyor. Yani Kürt olmayan muhalif tabanın esas olarak otoriter rejime ve onun yürüttüğü çözüm sürecine yönelttiği güvensizlikten kaynaklanan bir ikirciklik, Kürt taban tarafından zaman zaman kendisine ve barış talebine yönelmiş bir güvensizlik olarak algılanabiliyor.
Zira politik tavanda yürütülen çözüm sürecinin Kürt siyasal hareketinin tabanının toplumsal vicdanında bıraktığı iz, Kürt olmayan muhalif tabanda bıraktığından biraz farklı. Bu hissiyatı herhalde en iyi anlatan ifade “temkinli iyimserlik.” İyimserlik, silahların susması, çatışmasızlığın hukuki bir zemine kavuşması ve böylece demokratik siyasetin önünün açılması ihtimalinden besleniyor. Temkin ise yalnızca geçmişte Kürtlere yönelmiş devlet şiddetinin açtığı yaralardan değil, aynı otoriter rejimin bugün Kürt olmayan demokratik muhalefete karşı benzer baskı ve dışlama yöntemlerini uygulamaya devam ettiğinin görülmesinden kaynaklanıyor.
Tam da bu temkinli iyimserlik içinde, Kürt olmayan muhalif tabandan yükselen güvensizlik ifadeleri Kürt tabanda çözüm sürecinin önüne yeni bir engel çıkarıldığı duygusunu ve buna bağlı bir kırgınlığı besleyebiliyor. Bu kırgınlık ve tepkinin toplumsal-politik düzlemde dışa vurulması da Kürt olmayan muhalif tabandaki güvensizliği biraz daha artırıyor; iki taban arasındaki mesafe biraz daha açılıyor.
Bu mesafenin açılması ise, otoriter rejime iki taban arasına on yıllardır sokulmuş olan kutuplaştırma kamasını biraz daha kanırtmak ve böylece, esasen her ikisi de demokrasi ve barış arzulayan bu iki tabanın toplumsal-politik düzlemde birlikte eyleyerek otoriter rejimi demokratikleşme yönünde adım atmaya zorlayabilecek çoğul bir politik güç oluşturmasını engellemek için yeni bir fırsat sunuyor.
Sonuç olarak otoriter rejim ile Kürt siyasal hareketi arasında politik tavanda yürütülen çatışmasızlık müzakerelerinden paradoksal bir sonuç hasıl oluyor: Toplumsal vicdan düzleminde, Kürt olmayan muhalif tabanda otoriter rejimin kalıcılaşması korkusu barışın kalıcılaşabileceğine ilişkin umudu gölgeliyor; Kürt tabanda ise çatışmalı ortama yeniden dönülmesi korkusu, Kürt olmayan muhalif tabanla diyaloğun kapısını açık tutma arzusunu baltalıyor. Bu, elbette, iki kaygının iki taban arasında mutlak biçimde bölüşüldüğü anlamına gelmiyor. Otoriter rejimin kalıcılaşması Kürt tabanda da, çatışmalı ortama yeniden dönülmesi Kürt olmayan muhalif tabanda da kaygı yaratıyor; fark, bu kaygılardan hangisinin hangi tabanda daha baskın hissedildiği ve siyasal davranışı daha güçlü biçimde yönlendirdiği noktasında ortaya çıkıyor.
Bu iki korku toplumsal-politik düzleme taşındığında ise, esasen ikisi de hem barış hem demokrasi isteyen Kürt ve Kürt olmayan muhalif tabanlar, aynı duraklardan geçen iki ayrı yolda birbirlerine omuz vermek yerine, öncelik verdikleri durağa ulaşmaya çalışırken ötekinin yolunu tıkayabiliyor ve istemeden de olsa kendi bekasını güvence altına almaya çalışan otoriter rejimin yolunu açabiliyorlar. Yani Kürt taban ile Kürt olmayan muhalif taban birbirine düştüğünde aradan sıyrılan otoriter rejim oluyor. Bu da hem barış hem de demokratikleşme umutlarını zora sokuyor.
Peki bu kısır döngü nasıl kırılabilir? Her ikisi de demokrasi ve barış isteyen Kürt ve Kürt olmayan muhalif tabanların bu yolda birbirlerinin önünü kesmek yerine birbirlerine omuz vermeleri nasıl sağlanabilir?
Bu soruları bir sonraki yazıda, dizinin ilk yazısında tartıştığım taşıyıcılık meselesine geri dönerek ele alacağım.
[1] Mayıs 2025’te Türkiye genelinde yapılan Rawest Araştırma–IstanPol çalışmasında yeni sürece destek yüzde 64,4 olarak ölçülürken, sürecin gidişatını başarılı bulanların oranı yüzde 42’nin altında kalmıştır. PanoramaTR’nin Eylül 2025 araştırmasında da sürece destek yüzde 60’lar düzeyinde seyrederken, sürecin başarılı olacağına ilişkin beklenti yaklaşık yüzde 40 düzeyinde kalmıştır. KONDA’nın Eylül 2025 Barometresi’nde ise katılımcıların yüzde 57’si hükümetin başlattığı açılımın Kürt sorununu çözemeyeceğini belirtmiştir. Bkz. Rawest Araştırma–IstanPol, Kürt Meselesinde Yeni Dönem: Türkiye Toplumunun Algı, Kanaat ve Tutumları, Mayıs 2025; PanoramaTR, Eylül 2025 araştırması; KONDA, Eylül ’25 Barometresi, “Kürt Meselesinde Güncel Gelişmeler”





