Malum siyasi operasyonların bir ucu Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’nın kurucusu Alparslan Kuytul ve eşine ve Süleymancılara uzandı. “Güç mücadelesinin dışında bir şey yoktur,” çıkarımına kıymet vermek gerekebilir, fakat bu bizi güç mücadelelerinin tarihsel seyrine dikkat kesilmekten alıkoymamalı. Osmanlı’nın erken dönemlerinden 17.-18. yüzyıla varan kitaplarınızda kültür ve iktidar ilişkisini mesele ediyorsunuz. Bu operasyonlarla ilgili kamuoyunda birçok yorum ve değerlendirme yayımlandı, fakat yine de bu operasyonları nasıl çerçevelemek gerektiğine dair yorumlarınızı merak ederiz.
Henüz çok yeni olan ve yargı sürecinin devam ettiği bir konuda kişileri zan altında bırakacak yorumlardan kaçınmak gerekir. Nitekim sosyal medya ve yapay zekâ araçları en suçluyu masum gösterebildiği gibi, en masumu da cânî gösterebilecek çılgınlıkta kullanılabiliyor. Bu bakımdan konuyu, tarihsel süreçte din ve devlet ilişkileri üzerinden değerlendirmek, bugünü anlama konusunda daha tutarlı bir tavır olacaktır. İslâm tarihinde, devletin din ile bütünleşmesine, daha doğrusu siyaset ve dinin tek elde toplanmasına, genellikle Emeviler dönemi bir milat olarak gösterilir. Muaviye ile başlayan ve sonraki dönemlerde de devam eden bu süreç, zamanla dinin ve dindarlığın bir iktidar aracı, ideolojik aygıt olarak istismar edilmesine kadar varmıştır. Nitekim, dinî otorite kabul edilen halifenin aynı zamanda siyasî alanı da temellük etmesi, rakip ve muhalif kabul etmeyen bir anlayışın ilk örneğini oluşturur. Bu tarihte dinî temsil eden otoritenin siyaset sahasına da müdahalesiyle başlayan süreç, Abbasiler döneminde halifelik kurumunun zayıflaması ve halifelerin önce Büveyhiler ve Gaznelilerin, sonra da Selçukluların himayesinde kaldıkları dönemde, bu kez sultanların hem devlet hem de din alanını temsil etmesiyle tersine dönüşür. Artık sultanlar hem devleti hem de dinî temsil eden bir kimlikle öne çıkar.
Selçuklu sultanlarının kullandıkları “Melikü’l-İslâm” (İslam hükümdarı), Adudedevle (devletin gücü), Celâlü’d-devle ve’d-din (dinin ve devletin yücesi) gibi lakaplar, sultanın hem dinî hem de dünyevî alanı temsilini yansıtır. Daha da önemlisi, Melikşah zamanında ünlü vezir Nizâmülmülk’ün kurdurduğu Nizamiye medreseleriyle, devletin halifeye rağmen, doğrudan dinin alanına müdahale etmesi ve Sünni-Şafii bir dindarlık projesini desteklemesi, bu alandaki gücün el değiştirmesini de işaret eder. Bu teşebbüs, bir bakıma Şiî ve Batınî hareketlere karşı alınmış bir tedbir olsa da daha önce (Büveyhîler döneminde) Şiî ve (Alparslan döneminde) Mutezilî akımların elde ettiği gücün yerine, yeni bir din siyaseti koymayı hedeflemiştir. Ancak asıl travma, Moğolların 1258 yılında son Abbasi halifesi el-Müsta’sım Billâh’ı ortadan kaldırmasıyla yaşanır. Hülagu’nun halifeyi katlederek yaklaşık beş yüz yıllık halifeliği ortadan kaldırması, biri dinî ve diğeri siyasî olan iki erkin artık tek bir şahsiyette, sultanda birleşmesini sağlamıştır. Böylece sultan, dindar olsun olmasın artık hem dinin hem de devletin tek temsilcisidir. Henüz Selçuklular döneminde, aynı zamanda Nizamiye Medreselerinin teorisyenlerinden olan Gazzâlî’nin, Sasânî kralı Erdeşir’e ait “din ve devlet ikiz kardeştir” sözünü gündeme getirmesi, aslında bu sürecin daha önceden başladığını gösterir. Esasen bu tarihten itibaren, Anadolu Selçuklularında (Gıyaseddin: dinin yardımcısı, İzzeddin: dinin izzeti, Alaeddin: dinin yücesi… gibi) dindar sultan imajı ve Memlükler ve daha sonra da Osmanlılarda halife-sultan sembolü, artık dinin ve devletin tek bir otoriteye bağlı olduğu anlayışını pekiştirir. Bütün bu tarihsel tablo bize şunu söylüyor: Devletin dini dizayn etme anlayışı, tarihsel bir vak’a olarak hep devam etmiş ve devlet kendisiyle çatışan ya da kendisi açısından zararlı gördüğü dinî hareketleri sürekli olarak kontrol altında tutmayı bir politika olarak sürdürmüştür.
Elbette bir de dinî alandaki tarikat ve cemaatlerin ne kadar dindarlık sınırında kaldığına bakmak gerekiyor. Bir kesimin, grubun veya müntesibin çıkarlarını korumak üzere, dar bir ahlâk ve adalet anlayışıyla hareket eden dindarlığın, siyasetle uzlaşarak kendi menfaatlerini koruyabildiği müddetçe, haksızlığa ve adaletsizliğe ses çıkarmadan “makbul dindarlığı” temsil etmesi, işin bir diğer yanı. Ancak bu şekilde, karşılıklı çıkar ilişkisi içinde yürütülen ilişkilerin, zamanla bir kesimin diğerini baskılaması kaçınılmazdır. Bütün bunlar, tarikat ve cemaatlerin “özgün” karakterlerini ve “müstagnî” tavırlarını terk ederek daha çok güç ve kudret devşirmeye çalışmalarına, daha doğrusu hırsla hareket etmeleri ve tabiî sınırlarını aşarak dünyaya talip olmalarına kadar varır. Dolayısıyla bugün olan bitenler, ancak tarihte cereyan etmiş olay ve olguların ışığında anlaşılabilir.
Biraz Osmanlı’dan devraldığımız bakiyeyi tartmak maksadıyla gerilere gidelim. Tarihte elbette bugünkü yol ve yordamlarla olması gerekmez ama benzer “operasyonları”, müdahaleleri görüyor muyuz? Hangi hadiseler bugünü de anlamak bakımından emsal teşkil eder?
Osmanlı tarihinde gerek münferit gerekse topluluk olarak devletle karşı karşıya gelenlerle veya bir devlet politikası olarak devlet tarafından mülhid/zındık kabul edilenlerle ilgili birçok örnek var. Özellikle Safevîlerle olan mücadeleler sırasında Kızılbaşlara karşı yürütülen politikalar ve zaman zaman kıyıma varan tedbirler, esasen siyasetin dindarlık biçimlerini belirleme teşebbüsü ve müdahalesi olarak okunabilir. Bilhassa Kalenderîlerin pervasız tavırları, Otman Baba gibi Balkanlar’da büyük nüfuz sahibi şeyhlerin merkezî otoritede yarattığı tedirginlik, henüz II. Bayezid döneminde Balkanlar’da birçok tekkenin kapatılması ve dervişlerin sürgün edilmesiyle sonuçlanmıştır. Nitekim, “müspet ve mülayim” şeyhlerin dinî grupları uyumlu ve itaatkâr bir zeminde tutmasının tarihteki en ilginç örneği, 1501 yılında Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Dergâhı’ndaki Balım Sultan’ın Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na “Pir” olarak atanması olarak karşımıza çıkar. Devletin Babaî, Kalenderî, Haydarî gibi “özgün” ve “lâkayd” karakterli dervişleri Bektaşîlik çatısı altında toplaması da siyasetin dini dizayn etme anlayışının bir prototipi olarak değerlendirilebilir. Esasen başta Makâlât olmak üzere, Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen pek çok “Sünnî karakterli” eserin bilhassa 16. yüzyıl gibi “Sünnîleştirme” politikasının etkili olduğu bir dönemde ortaya çıkması, bu sürecin hem pratik hem de teorik alanda sürdürüldüğünü gösterir.
Burada benzer pek çok örnek verilebilir… Fetret döneminde Şeyh Bedreddin’in taht kavgasında Musa Çelebi’yi desteklemesi sonrasında isyanı ve katli ya da Sünnî anlayışa aykırı bulunan Bayramî,-Melamî şeyhlerinin “zındıklıkla” itham edilerek katledilmesi gibi tarihsel olaylar, bazı yönleriyle iktidar kavgasının neticelerini gösterir. II. Mahmud döneminde, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte, siyasî sebeplerle Bektaşilik de tasfiye edilmiş ve bu dergâhlara Nakşi şeyhler atanmıştır.
Tarikat ve cemaatlerin siyaseti yönlendirme ve iktidarı elde etme hevesinin en önemli örneklerinden biri de 17. yüzyılda Kadızadeliler ve Sivasîler arasında cereyan eden mücadeledir. Selatin camilerinin vaizliği, hünkâr vaizi, padişah şeyhliği gibi makamlar üzerinden, padişahı ve yöneticileri etkileyerek kendi zihniyetlerini devlet politikası haline getirmeye çalışan fakihler ile devletten daha çok tekke ve vaaz kürsüsü elde ederek halkı ve yönetimi etkilemeye çalışan Halvetî ve Mevlevîler arasında cereyan eden tartışmalar, IV. Murad, Sultan İbrahim ve IV. Mehmed dönemlerinin tamamını dinin ana esaslarıyla alakası olmayan ve tamamen fıkhî tartışma konularıyla geçirmişlerdir.
Fakihler ve Sofuların Kavgası adlı kitabımda ayrıntılı olarak bahsettiğim bu kavgayı tarafsız bir bakışla değerlendiren Kâtip Çelebi’nin “gerek Halvetiyye gerek Kadızâdeli aptalların, suret-i haktan göründükleri dikkate alınmaya ve bir tarafın galip gelmesi câiz görülmeye” şeklindeki değerlendirmesi dikkat çekicidir. Dindar grupların devlette güçlü bir konum elde etmek için tutuştukları kavga, her iki kesimin de önde gelenlerinin sürgüne gönderilmesiyle sonuçlanmıştır.
Genel hatlarıyla, padişahın ve sarayın cemaat ve tarikatlarla ilişkisini kuran/düzenleyen temel kaideyi nasıl izah ederdiniz? Çekişmeler, uzlaşmalar, kopmalar nasıl biçimleniyordu?
Osmanlı tarihini yekpare olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım olmaz. Fatih, Yavuz, Kanuni gibi bazı padişahların tarikatlara karşı mesafeli durdukları veya en azından tavizkâr bir tutum sergilemediklerini biliyoruz. Ancak iradesiz ve güçsüz padişahların; ulema, esnaf ve yeniçerilerin desteğine ihtiyaç duyduğu dönemlerde, büyük nüfuz sahibi şeyhlerle iyi geçindikleri bilinmektedir. Esasen II. Bayezid döneminde başlayan ve Halvetîlere ciddi imkânların sağlandığı süreçte, diğer bazı çevrelerin rekabet hırsıyla, saray ve devlet adamları üzerinde etkili olmaya çalıştıkları bir gerçek. Tarikatlara geniş arazilerin tahsis edildiği, başta İstanbul olmak üzere çok sayıda tekke açılmasının sağlandığı 16. ve 17. yüzyıllarda, Halvetî, Mevlevî ve Nakşî şeyhlerinin padişaha ve devlet adamlarına medhiyeler yazdıklarını ve her konuda padişahı destekledikleri mâlum. Bu yüzyıllarda cereyan eden ilişkiler, karşılıklı çıkara dayanan ve tarikatlara verilen imtiyaz ve ihsanlara karşı, bu çevrelerin de idarecilere bağlılığı simgeleyen niteliktedir. Çekişme ve kopmaların mutlak anlamda idam veya sürgünle sonuçlanması, birçok tarikatın yeraltına çekilmesi ve devlet adamlarından uzak durmasına sebep olmuştur. Otman Baba’dan Akşemseddin’in de mensup olduğu Bayramîlere ve Melamîlere kadar uzanan çizgi, bir bakıma “müstağni” ve “muhalif” mutasavvıf tipinin örneklerini temsil eder. Bu çizgi, esas olarak klasik dönem Müslümanlığını temsil eden Ebu Hanife, İmam Şafiî, İmam Rabbanî gibi devlet nimetlerinden ve yöneticilerden uzak duran bir geleneğin devamı niteliğindedir. Mesela, Akşemseddin’in İstanbul’un fethinden sonra, itibar ve şöhreti geride bırakarak memleketi Göynük’e çekilmesi ve hayatının sonuna kadar mütevazı bir biçimde burada yaşaması üzerinde durulması gereken önemli bir tavırdır.
17-25 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ve ardından 2016’da 15 Temmuz kalkışmasına kadar cemaatler sivil toplumun önemli bileşenlerinden sayılıyordu ve demokratik bir sivil toplumun hayati bir unsuru olduğu dillendiriliyordu, özellikle iktidara yakın konumlanmış yorumcular tarafından. Cemaatlerin ve/veya tarikatların Osmanlı tarihi ve sonra Cumhuriyet tarihi boyunca demokratik sivil topluma doğrudan katkıları görülmüş müdür? Yoksa onların demokratik hayata etkilerini demokratik paradigmanın dışında bir paradigmadan daha dolaylı mı görmek gerekir? Lafın kısası, sivil toplumdaki rol ve işlevleri hakkında genel hatlarıyla neler söylerdiniz?
Bana göre, tarih boyunca birkaç istisna dışında “sivil toplum” karakteri taşıyan bir tarikat veya cemaat tipolojisi oluşmamıştır. Bir kere cemaatler ve tarikatlar, “biz/bizden” ve “öteki/onlardan” üzerine kurulu olduğu için, daima belli bir zümrenin varlığını ve menfaatini hedefler. Oysa sivil toplum kuruluşunun en önemli özelliği, ırk, din, mensubiyet gibi sınırlayıcı unsurlardan bağımsız olarak, toplumsal sorunlar karşısında her zaman duyarlı olması ve her kesime karşı sesini yükseltebilmesi ve tepki gösterebilmesidir.
Klasik dönemde inançlı-inançsız herkesin bir tekkenin kapısından içeri girerek karnını doyurabildiği ve bir süre barınabildiği bir tasavvuf anlayışı vardı. Bizde bu vasfı en çok temsil eden tarikatlardan biri olan Ahîlik, sadece bir sosyal organizasyon değil, aynı zamanda ticarî ve sosyal hayatı düzenleyen ve yönetim üzerinde sosyal haklar ve ticarî hayatın dengeli yürümesi konusunda baskı kurabilen bir mahiyette idi. Ekonomik bağımsızlığının yanı sıra, üretken ve hayırseverliği kendi imkânlarıyla yapabilen bir karaktere sahip olan Ahîliğin, şimdilerde sadece bir anma haftasında anılması, neyi kaybettiğimizi çok açık biçimde ortaya koyuyor!
Devletle çok az münasebet kuran ve kendi imkânlarıyla iyilik yapmayı esas alan Ahîlerin toplum hayatında kimseye muhtaç olmayan ve kimseden bir şey beklemeden, ama herkese ve her kesime açık olan zihniyet dünyasına, modern zamanda rastlamak mümkün değil. Bu konuda sadece İbn Battûta Seyahatnâmesi, bize Ahîlerin nasıl misafirperver olduklarını ve ırkı, inancı ne olursa olsun yabancı birini nasıl paylaşamayıp misafir etmek için adeta kavgaya tutuştuklarını göstermesi bakımından yeterli bir referanstır.
Elbette tarikat ve cemaatlerin doğrudan devlet kuruluşları olmaması, bazı konularda sivil toplumun ve alanın gelişmesine katkısı olmuştur. Ama bu yapıları doğrudan sivil toplum kuruluşları olarak görmek mümkün değildir. Bir araya geliş gayesi, bir zümrenin çıkarları ve mensuplarının refahı, mevki ve makam elde etmesi üzerine kurulu olan hiçbir anlayış, bütün toplumu kavrayacak bir zihniyete sahip olamaz. Bir sığınma, güç devşirme ve belli bir güce eriştikten sonra da yönetimde etkin olma anlayışı üzerine örgütlenen zümrelerin “modern kabilecilik”ten çok da farklı olmadığını kabul etmeliyiz. Elbette bu aşırı koruma ve korunma duygusunun şuuraltı sebepleri vardır. Yakın tarihimizde, Cumhuriyet’in ilanından sonra din politikasının “modernleştirme” paradigması üzerine kurgulanması ve toplumun yüzyıllardır süregelen bazı alışkanlıklarının görmezden gelinerek tepeden inme bir dönüşümün dayatılması, dindarlığın “müesses nizamın” dışında ve gizlilik içinde gelişmesine ve genişlemesine sebep olmuştur. Yaşar Kemal’in, Zülfü Livaneli ile yaptığı bir mülakatta, “tekkelerin kapatılmasının yarattığı travmayı” anlatması, bu süreçte oluşturulan “boşluğun” bir türlü doldurulamadığını işaret eder. Bugün tarikat ve cemaatlerin holdingleşmesi ve hem mensuplarından hem de ticari işletmelerinden (bir kısmı kayıt dışı olan) çok ciddi maddi kaynaklar toplaması, “dünyalık” üzerine kurulu farklı bir anlayışın hâkim olduğunu gösteriyor. “Bir hırka, bir lokma” sembolünün veya “postnişin” (posta oturan) tanımının şaşaalı sofralara, marka giysilere ve lüks araçlara dönüşmesi, bu dünyalığın/dünyaya dönüklüğün en açık göstergesidir.
Dolayısıyla, bir sivil toplum rolünün ve işlevinin üstlenmesi, öncelikle “müstağni”, yani tok gözlü ve minnet altına girmeyecek bir karakter gerektirir. Karşılıklı kazanç üzerine kurulu iktidar ve dinî gruplar arasındaki ilişkide, tarafların ortak menfaati sözkonusu olduğu için, itiraz ve eleştiri ya da şiddetli muhalefet, ancak taraflardan birinin çıkarının zarar görmesiyle sözkonusu olabilir. Burada üzerinde durulması gereken en önemli konu, bugünkü dinî yapı ve kavramların birçoğunun gelenekten kopuk ve içinin boşalmış olmasıdır. Düşünün ki muhtaçların, yetimlerin, yolda kalmışların sığınağı olan vakıf sistemi bile bugün “üniversite” alanında, ülkenin en pahalı eğitim kurumunu temsil eder hale geldi. Kişinin varlığını vakfetmesi ve hatta ondan yararlanamaması üzerine kurulu bir sistemin sülale boyu gelir kaynağı haline getirildiği bir dönemde, artık iyilik, ihsan, bağış ve adanma ruhunun kaybolduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuç olarak, bugün “vakıf” anlayışı ne kadar gerçek vakıf ruhuna sahipse, tarikat ve cemaat da o kadar hakikattir, diyebiliriz.





